3. Bölüm:Son Bakış
Babamın o soğuk hastane odasında bizi gördüğünde sorduğu ilk soru, kendi canının derdini çoktan aşmıştı. Güçlükle nefes alırken, gözlerimizin içine bakmış ve adeta son enerjisini toplayarak fısıldamıştı:
— Kirayı verdiniz mi? SGK’yı yatırdınız mı?
Bizden onaylar şekilde "Evet," cevabını alınca, hemen ardından gözleri umutla kapıya doğru kaydı. Sesindeki o titrek ama hasret dolu tonla, kalbimizi paramparça eden o soruyu sordu:
— Anam nerede? Anam geldi mi?
Babam annesine çok düşkündü. Ölümün eşiğinde, bilincinin son demlerinde bile gözleri onu aramış, onun kokusunu özlemişti. Biz o odada iki gün daha kaldık. Babamın kesik kesik nefes alışlarını, odadaki o soğuk makinelerin sinir bozucu ritmini içimize sindirmeye çalışarak geçen o kırk sekiz saatin ardından memlekete geri dönmek zorunda kaldık.
Aslında bu yolculukta en çok zoruma giden, çocuk yüreğimi bir kor gibi yakan şey başka bir detay olmuştu. Babam, o amansız hastalığın pençesinde kıvranırken o çok sevdiği babaannemden sadece bir pijama takımı istemişti. Hastanede giyebileceği temiz bir pijama... Ama babaannem yüzümüze bile bakmadan, buz gibi bir sesle bizi geri çevirmişti:
— Param yok.
En çok bu koymuştu bana, en çok bu canımı yakmıştı. Çünkü babam hayattayken, her ay maaşını alır almaz daha kendi evine uğramadan önce koşa koşa babaanneme gider, parasının yarısını onun avcuna sayardı. Babaannem ise babamın bu büyük fedakarlığını hiç görmez, dünyadaki tek evladı oymuş gibi sadece kızını düşünürdü. Dünyanın adaletsizliğiyle daha on üç yaşında, o soğuk hastane köşesinde yüzleşmeye başlamıştım.
Biz eve döndükten sonraki gün, keşke zamanı durdurabilseydim de o sabah hiç olmasaydı. Erken uyandım, her şeyden habersizce okul önlüğümü üzerime geçirdim. Tam çantamı omzuma takmıştım ki kapı acı acı, adeta felaketi haber verir gibi çaldı. Gelen, mahallemizin iğnecisi Dilek teyzeydi. Yüzünde garip, insanı huzursuz eden, rengi atmış bir ifade vardı. Kapıyı araladığımda doğrudan gözlerimin içine baktı:
— Şermin...
Sesi her zamankinden daha fısıltılı, daha ürkütücüydü. İçimde beliren ani bir korkuyla yanıt verdim:
— Efendim Dilek teyze?
Gözlerini benden kaçırarak, ellerini önlüğünün cebine sakladı:
— Ablanlar nerede?
— Sezen ablam dershanede, Seren ablam da işte, dedim şaşkınlıkla.
Dilek teyze elini yavaşça omzuma koydu, derin bir şekilde yutkundu ve o tuhaf cümleyi kurdu:
— Kızım önlüğünü çıkar, okula gitme bugün. Baban iyileşmiş, geliyor.
O an on üç yaşındaki çocuk aklımla içimi devasa bir sevinç kapladı. Gözlerim parlayarak atıldım:
— Dilek teyze! Babama yatak hazırlayalım mı? Yer yatağı yapalım mı?
Yüzü daha da düştü, gözlerini benden tamamen kaçırarak aceleyle konuştu:
— Hayır, hayır... Ben onlar gelince geleceğim.
Arkasını dönüp hızla, adeta kaçar gibi merdivenlerden indi ve gitti. Aradan beş dakika bile geçmemişti ki, ev sahibimiz üst kattan telaşla bana seslendi:
— Şermin!
Başımı pencereden uzatıp yukarı doğru baktım:
— Efendim Melahat abla?
Melahat abla evlenip boşanmış, annesiyle birlikte yaşayan, hayatın sillesini erken yemiş bir kadındı. Babasını iki yıl önce kaybettiği için acının rengini, ölümün kokusunu çok iyi bilirdi. Balkondan seslendi:
— Yukarı gel kızım, pasta yaptım. Sana vereyim, ye.
— Tamam, diyerek merdivenleri ikişer üçer, içimdeki o çocuksu heyecanla çıktım.
Kapıyı açtığında Melahat ablanın gözleri kıpkırmızıydı, ağladığı her halinden belliydi. Beni görür görmez doğrudan sordu:
— Annelerden haber var mı?
Ben de yüzümde kocaman bir tebessümle içimi döktüm:
— Sabah Dilek teyze geldi Melahat abla. Babamlar geliyormuş, baban iyileşmiş dedi. Ama ben ona hiç inanmadım ki... Babamın hastanedeki o son halini görünce, bence babam öldü. Benden saklıyorlar değil mi?
Melahat abla gözlerindeki yaşları gizlemek ister gibi başını hızla diğer tarafa çevirdi. Sesi titreyerek konuştu:
— Yok yok, iyileşmiştir... Ben de konuştum annenle, iyileşmiş baban, geliyorlar.
Pastayı aceleyle elime tutuşturup yüzüme kapıyı hemen kapattı. Elindeki o tatlı pastayla merdivenlerden yavaş yavaş inerken, içimdeki o karanlık şüphe artık bir çığ gibi büyüyordu.
Eve girdikten kısa bir süre sonra, bizim küçük ev yavaş yavaş insanla dolmaya başladı. Normalde kapımızı pek çalmayan amcamlar, onların bize her zaman tepeden bakan sosyetik kızları ve yengemler birer birer içeri süzüldü. Eve girer girmez ilk işleri, koridordaki o eski çevirmeli ev telefonunu kilitlemek oldu. Sağı solu arayıp bir şey öğrenmeyeyim diye önlem alıyorlardı. Amcamın kızları normalde oldukça açık giyinirlerdi ama dikkat ettim, hepsinin saçları alelacele birer başörtüsüyle kapatılmıştı. Büyük amcam yanıma gelip sert ve buz gibi bir sesle sordu:
— İstanbul’dan kimseyi aradın mı sen?
— Yok amca, dedim ve sabah Dilek teyzenin söylediklerini anlattım.
Duyduklarını onaylar gibi kafasını salladı. Sonra gözlerini benden kaçırarak beni başından savmak istedi:
— Sen şimdi bizi biraz yalnız bırak, dışarı çık oyna hadi.
— Tamam amca, deyip odadan çıktım ama dışarıya gitmedim.
Holde, karanlık duvarın kenarında sessizce beklemeye başladım. İçeriden gelen fısıltılı konuşmalar kapının altındaki boşluktan holde yankılanıyordu. Amcamın büyük kızı endişeyle sordu:
— Gelmezlerse ne olacak baba? Nasıl yapacağız?
Amcamın ağzından dökülüp kapı altından sızan o buz gibi cümle kulaklarımda çınladı:
— İstanbul’a kefen yollarım!
Вот o an... O uğursuz kelimeyi duyduğumda, etrafımda dönen bu büyük tiyatronun ne anlama geldiğini tamamen anlamaya başladım. İçimdeki çocuk o an oracıkta çöktü.
Bir süre sonra Sezen ablam dershaneden eve döndü. Evdeki o tuhaf kalabalığı görünce o da kapının eşiğinde donakaldı. Amcam hemen yanımıza gelip Sezen ablama emir verdi:
— Seren’i de almaya git, söyle hemen eve gelsin.
— Tamam amca, diyerek ablamı almak için hızla evden fırladım.
Sokakta yürürken mahalledeki kimi görsem kafasını çeviriyor, bana acıyarak, iç çekerek bakıyordu. O bakışlardaki ağır, ezici acıma duygusunu iliklerime kadar hissediyordum. Herkes... Mahalledeki herkes her şeyi biliyordu ama kimse yüzüme söylemeye cesaret edemiyordu. Seren ablamın çalıştığı iş yerine vardığımda nefes nefeseydim, kalbim ağzımda atıyordu:
— Abla, dedim, amcamlar geldi, seni de çağırıyorlar. Hemen eve gelecekmişsin. Babamlar da geliyormuş, yoldalarmış...
Ablamın yüzü saniyeler içinde kireç gibi bembeyaz oldu. Hemen patronuna döndü:
— Melis abla... Gidebilir miyim?
Melis abla hiçbir şey sormadan, gözlerindeki o hüzünlü ifadeyle sadece kafasını sallayıp izin verdi.
Birlikte eve döndüğümüzde manzara daha da ağırlaşmıştı. Baktım, Sezen ablam da mutfakta bir köşeye oturmuş, saçını siyah bir tülbentle kapatmış sessizce ağlıyordu. Yanına gidip kolundan çekiştirdim:
— Abla... Neden saçını kapattın? Ne oluyor?
Gözyaşlarını alelacele silerek beni uzaklaştırmaya çalıştı:
— Bir şey yok Şermin, yok bir şey.
— Ben de kapatacağım o zaman! dedim içimdeki o büyük, henüz adını koyamadığım yasa ortak olmak isteyerek.
— Yok, dedi ablam elimi sımsıkı tutarak. Sen şimdi babaannemlere gidiyorsun, orada kal. Annemler gelince biz seni çağıracağız. Git Esen'le oyna hadi.
Esen halamın yedi yaşındaki kızıydı. Halam eşinden boşandığı için babaannem, dedem ve kızı Esen’le birlikte kalıyordu. Bu sırada diğer amcamın kızı, benden sadece bir yaş büyük olan kuzenim Buse de yanımdaydı; ikimizi de aynı anda evden gönderdiler.
Babaannemin evi bizimle aynı sokakta, sadece yedi ev ilerideydi. Kapıyı çaldık, Esen o küçük ve masum yüzüyle kapıyı açtı:
— Ne oldu? Neden geldiniz? diye sordu merakla.
Durumu ona çocukça kelimelerle kısaca anlattık. Çok geçmeden halam da bizi evde yalnız bırakıp bizim eve doğru koşarak gitti; biz çocuklar o koca evde baş başa kalmıştık. İçerideki o boğucu, kasvetli havadan kaçmak için Buse bana döndü:
— Hadi sokakta oynayalım, içerisi çok sıkıcı.
Dışarı çıktık. Kapının önündeki kaldırımda, taşlarla oynarken sokaktan hiç tanımadığımız, yabancı bir amca geçti. Durdu, bizim olduğumuz tarafa doğru baktı ve doğrudan sordu:
— Mahir’in cenazesi burada mı? Bu evde mi kalkacak?
O kelime... "Cenaze" kelimesi kulaklarımdan beynime bir ok gibi saplandı. Hemen kaldırımdan doğruldum, adama öfkeyle ve dik dik bakarak bağırdım:
— Ben Mahir’in kızıyım! Benim babam ölmedi ki! İyileşti, geliyor o!
Adam duyduğu bu acı cevapla adeta buz kesti. Derin bir şekilde yutkundu, gözlerini kaçırarak mırıldandı:
— Hımm... Sanırım yanlış duymuşum, kusura bakma.
Arkasını dönüp hızla, adeta koşarak uzaklaştı sokağın sonuna doğru.
Sokaktaki o tuhaf, ağır sessizliğin üzerinden yaklaşık bir saat geçmişti ki, uzaktan tanıdık bir araba göründü. Almanya’daki Nedim amcam gelmişti. Amcam, tüm yeğenleri arasında en çok beni severdi. Eskiden memlekete o lüks Mercedes’iyle gelir, beni büyük bir gururla ön koltuğa oturtur, diğer tüm çocukları arkaya dizer ve bizi şehirde gezdirirdi.
Aslında onun hayatı da kendi içinde büyük bir dram barındırıyordu. Yıllar önce komşu kızı Selin ablaya büyük bir aşkla sevdalanmış ama aileler bu aşka, onların kavuşmasına asla izin vermemişti. Amcam da bu dinmeyen yaranın üzerine memleketten gitmiş, Almanya’da başka biriyle evlenip yerleşmişti ama ruhu hep mutsuz, hep eksik kalmıştı. Orada iki çocuğu olmuştu fakat içindeki o büyük boşluğu dolduramadığı için yasaklı maddelerin pençesine düşmüştü.
Şimdi ise uzun süredir klinikte gördüğü tedavinin tam ortasında, abisinin acı haberiyle apar topar memlekete dönmüştü. Arabadan inişi, sokaktaki o gizemli ve ağır havayı daha da bozarken; o büyük, yıkıcı fırtınanın kopmak üzere olduğunu artık çok iyi, iliklerime kadar biliyordum.