'Gülcan'
Gülcan Aksoy
İstanbul’un karmaşasında, hastane koridorlarında şifa dağıtan bir hemşireyken, köklerimin beni bu kadar sert bir şekilde geri çağıracağını hiç düşünmemiştim.
Ben Gülcan Aksoy; 24 yaşındayım, hayatını başkalarını yaşatmaya adamış bir kadınım. Ama o gün, Mardin’in kızgın güneşi altında kendi hayatımın son bulacağını bilmiyordum.
Annem ve babamı beş yıl önce bir trafik kazasında kaybetmiştik. O günden beri dünyadaki tek dayanağım, her şeyim olan 28 yaşındaki abim Selim’di. İstanbul’da galericilik yapıyordu; neşeli, hayat dolu, bana hem babalık hem de arkadaşlık eden bir adamdı. Ta ki o düğün davetine kadar...
Mardin’e, amcam Mustafa’nın kızı Beritan’ın düğünü için, törenden bir hafta önce gelmiştik.
Yıllardır İstanbul’un modern yüzüne alışmış olsak da, amcamın konağında bizi karşılayan o sıcaklık içimi ısıtmıştı.
Kuzenlerimle avluda oturup eski günlerden konuşuyor, kahkahalar atıyorduk. Abim Selim ise her zamanki karizmasıyla erkeklerin meclisinde yerini almıştı.
O bir haftalık süreçte, karşı konağın kızı Dila Atabey sürekli yanımıza geliyordu. Cıvıl cıvıl, gözlerinin içi parlayan bir kızdı. Bizimle oturup İstanbul hayatını soruyor, Beritan’ın çeyizine bakıyordu.
Düğünden bir önceki akşam, Dila yine bizdeyken kapı çalındı. Gelen, Dila’nın abisi Boran Atabey di. Kardeşini almaya gelmişti. Kapıda durduğunda, heybeti avluyu kaplamış gibi hissettim.
"Dila, hadi eve," dedi sesi gür ve emredici bir şekilde.
Kuzenim Beritan bizi tanıştırdı.
"Ağam, bu amcamın kızı Gülcan, kendisi hemşire. İstanbul’dan geldiler. Bu da abisi Selim," dedi.
Boran’ın bakışları bir an benim üzerimde durdu.
"Hoş geldiniz," dedi sadece. Sertti ama nezaketi de eksik etmemişti. O an Boran’ın omuzlarındaki o ağır yükü, aşiretin tüm sorumluluğunu taşıyan o mağrur duruşunu fark etmiştim.
O sırada abim Selim ve Dila... Birbirlerine öyle bir baktılar ki, sanki dünya o an ikisi için dönmeyi bıraktı. Gülüşmeler arasında gizlice telefonlarını aldıklarını, balkonda fısıldaşarak mesajlaştıklarını fark ettim ama gençlik heyecanıdır, deyip geçtim.
Abimin bu topraklardan birine gönül verebileceğini, canımızı tehlikeye atacağını hiç düşünmedim.
Düğün gecesi her şey bir rüya gibiydi. Ama gece yarısı o rüya kabusa döndü. Bir fısıltı yayıldı.
"Dila Atabey yok! Selim Aksoy’la kaçmış."
Dünyam başıma yıkıldı. Telefonunu aradım, kapalıydı. O an anladım ki abim, bir kız uğruna bizim canımızı, annemden babamdan kalan tek mirası, onurumuzu o ateşe atmıştı.
Ertesi sabah, daha gün ağarmadan, konak silahlı adamlar tarafından sarıldı. Boran Atabey, bu sefer kardeşini almaya gelen o sakin adam değildi. Elinde silahı, gözlerinde ölümle girdi avluya.
"Selim nerede!" diye kükredi Boran.
Amcamlar korkuyla geri çekilirken, ben öne çıktım. Bir hemşire olarak ölüme çok yakından bakmıştım ama kendi ölümümü ilk kez bu kadar net görüyordum.
Boran Ağa yanıma geldi. Bakışları yüzümü bir kırbaç gibi dövüyordu.
"Abin, bacımı, onurumu aldı. Ya Selim’in kanı akacak, ya da senin."
Babamın ve annemizin vefatından sonra bana vasiyetiydi Selim; ona bir şey olmasına izin veremezdim.
"Benim suçum yok," diye fısıldadım.
Boran kolumu öyle bir kavradı ki, parmak izleri ruhuma işledi.
"Suçun yok ama bedelin sensin Gülcan Aksoy! Madem abin benim evimi yıktı, o zaman sen gelip o evi kuracaksın. Kan akmayacak, zılgıt çalmayacak. Yarın bu konağa Berdel gelini olarak gireceksin. Benim karım olacaksın! Eğer gelmezsen, abinin ölüsünü kapına bırakırım."
Gözyaşlarım yerdeki taşlara damlarken, özgürlüğümün ve hayallerimin o gün Mardin’in dar sokaklarında can verdiğini hissettim. Ben artık bir şifacı değil, abimin hayatı için kurban edilen bir esirdim.
Boran Ağa tekrar bağırarak konuştu.
"Hüküm verilmiştir! Yarın akşam ezanından önce Gülcan, Boran Ağa’nın helali olarak bu eşikten girecek. Tek bir silah patlamayacak, tek bir damla kan akmayacak. Berdel budur!" dedi.
Avludaki uğultu, Boran’ın o buz gibi sessizliğiyle kesildi. Modern dünyanın tüm mantığıyla karşısında duruyordum ama buradaki taşlar mantıkla değil, bin yıllık kurallarla dizilmişti.
"Saçmalamayın Boran Ağa. Hangi çağda yaşıyoruz? Berdel mi kaldı? İki insan birbirini sevmiş, kaçmış. Bu devirde aşiret töresi mi kaldı? Oturup konuşuruz, aileler anlaşır, bir düğün de onlara yapılır, biter. Kimsenin hayatını böyle bir saçmalık için karartamazsınız!"
Boran, bir adımda aramızdaki mesafeyi kapattı. Sağ kolumu öyle sert bir şekilde kavradı ki, parmaklarının kemiğime baskı yaptığını hissettim. Beni kendine doğru çekti; şimdi öfkesi yüzüme çarpıyordu.
Boran;
"Senin o dediğin masallarda olur hemşire hanım. İstanbul’un süslü hastanelerinde, o okuduğun kitaplarda olur. Burası Mardin. Burada rüzgâr bile törenin izniyle eser. Sen sevmişler diyorsun, ben onur diyorum. Sen çağ diyorsun, ben kan diyorum."
Kolunu kurtarmaya çalışarak; "Bırak kolumu! Canımı yakıyorsun! Biz köle değiliz, insanız. Sevmenin bedeli bu olamaz!"
Boran sesini kısarak ama etkisini artırarak konuşmaya devam etti.
"Daha canın yanmadı Gülcan Aksoy. Bak şimdi iyi dinle o modern kulaklarınla; Berdel demek, bir canın diğeriyle takas edilmesi demektir. Eğer sen yarın o kapıdan gelin olarak girmezsen, abin Selim’in cesedi güneş batmadan bu avlunun ortasına atılır. O çok sevdiğin, sığındığın abinin canı senin ellerinde şimdi."
O an, gözlerim doldu.
"Beni tehdit mi ediyorsun? Hiçbir suçum yokken beni bu hayata mahkûm edemezsin!"
Boran;
"Ben silahımı temizledim, adamlarım namlularını yağladı. Karar senin; ya benim karım olup abini yaşatacaksın, ya da abinin yasını tutacaksın.
Beni nefretle tepeden tırnağa süzerek devam etti.
"Hem sana çok meraklı olduğumu mu sanıyorsun? Benim gönlümde de, yatağımda da senin gibi şehirlice, dik başlı bir kadına yer yoktu. Ama mecburum. Bacımın namusunu, aşiretimin şerefini temizlemek zorundayım."
"Sen de en az bu töre kadar acımasızsın. Kendi kardeşini de, beni de bu ateşe atıyorsun."
"Ben bu ateşi yakmadım Gülcan, abin yaktı. Ben sadece küllerin altında kimin kalacağına karar veriyorum. Sırf o Selim denen herifin kanı dökülmesin, toprak bir kez daha kızıla boyanmasın diye seni bu konağa emanet diye alıyorum. Senin o hemşire parmakların, benim evimin tozunu silecek artık, hastaların yarasını değil."
Beni sertçe geri itti. Sendeledim, dengemi zor topladım. Boran arkasını bile dönmeden çıkışa yürüdü, kapıdan çıkmadan önce omzunun üzerinden son bir uyarı bıraktı.
"Yarın akşam ezanı. Eğer o konakta yoksan, Selim için selayı bizzat ben okuturum,"dedi.
Kolumdaki sıktığı yer sızlarken, Mustafa amcamın ağır adımlarla yanıma yaklaştığını gördüm. Bir umut, beni bu karanlıktan çekip alacak bir söz bekledim ama o, yüzünde korku ve çaresizliğin gölgesiyle önümde durdu.
Mustafa Amcamın sesi alçaldı, elleri titredi.
"Gülcan kızım, Boran Ağa haklıdır. Sen İstanbul’da büyüdün, buraları unutmuşsun. Atabeylerden kız kaçırmak demek, ölüme davetiye çıkarmak demektir. Eğer o eveti demezsen, yarın sadece Selim’in değil, bu konaktaki tüm erkeklerin kanı akar."
"Amca ne diyorsun sen? Beni bir eşya gibi takas etmenize göz mü yumacaksın? Ben okudum, ben bir hemşireyim. Hayatımı böyle bir saçmalığa nasıl feda edersiniz?"
Mustafa Amcam gözlerini kaçırdı.
"Başka yol yok kızım! Dila onların tek kızı, Boran’ın can parçası. Selim onu kaçırarak Boran’ın ciğerini söktü, onurunu ayaklar altına aldı. Atabeyler affetmez. Eğer Berdel kurulmazsa, yarın bu kapının önünde ne Selim kalır, ne de biz. Kendi canın için abini ölüme mi yollayacaksın?"
Amcamın sözleri her bir hücreme iğne gibi batarken, kapının eşiğinden Boran Ağa’nın o alaycı, soğuk sesi tekrar duyuldu. Henüz gitmemişti; kapının pervazına yaslanmış, bizi bir avcı gibi izliyordu.
Boran Ağa, dudaklarında aşağılayıcı, ince bir gülümsemeyle konuştu..
"Amcanı dinle, Şehirli Hanım. Bak, o bu toprakların dilini iyi bilir. Ben sana sadece gerçeği söyledim, o ise sana bu gerçeğin faturasını anlatıyor."
Doğruldu ve yavaş adımlarla tekrar üzerime yürüdü. Bakışlarında en ufak bir merhamet kırıntısı yoktu.
Boran Ağa;
"Dinlemezsen neler olacağını anlattım işte. Benim için hava hoş; ya yarın bu konağa şanımla gelir seni alırım ya da silahımla gelir abini alırım. Kararını amcanla istişare et, ama unutma..."
Eğilip yüzüme yaklaştı, sesi bu kez daha da alaycıydı.
"Mardin’de zaman, İstanbul’daki gibi hızlı akmaz. Her saniye abinin nefesi biraz daha azalıyor. Yarın ezan vaktinde o beyaz elbiseyle kapımda ol."
Boran, amcama ters bir bakış atıp bu kez gerçekten gitmek üzere arkasını döndü. O alaycı gülüşü avluda asılı kalırken, amcam Mustafa yaşlı gözlerle bana bakıp sadece fısıldadı:
Mustafa Amcam;
"Kabul et kızım. Abin için, bizim için kabul et."
Avluda yapayalnız kalmıştım. Bir yanda beş yıl önce kaybettiğim annemle babamın emaneti olan abim, diğer yanda ise ruhumu kelepçeleyecek olan o adamın karanlığı vardı. Seçim benim değil, törenindi.
Amcam Mustafa’nın çaresizliği avluyu bir sis gibi sarmışken, köşede sessizce ağlayan kuzenim Şevval yanıma geldi. Şevval, buranın kurallarını, taşın ve toprağın dilini benden çok daha iyi biliyordu. Titreyen elleriyle buz kesmiş ellerimi tuttu, gözlerimin içine bakarken sesi hıçkırıklarla boğuluyordu.
Şevval;
"Gülcan, ne olursun o dik başlılığını bir kenara bırak. Amcam haklı, Boran Ağa dediğini yapar. Sen sanıyor musun ki bu iş sadece Selim abimin canıyla biter?"
"Daha ne olabilir Şevval? Canından bahsediyorlar! Ölümden bahsediyorlar! Hangi hakla beni buna zorluyorlar?"
"Anlamıyorsun.. Selim abim sadece bir kızı kaçırmadı, o koca bir aşiretin damarına bastı. Eğer sen o konağa girmezsen, bu iş kan davasına döner. Önce abimi alırlar, sonra durmazlar. Atabeyler öç almadan durulmaz. Bizim aileden eli silah tutan kim varsa, sokak ortasında, uykusunda ya da bir kuytuda hedef olur. Babamın, kardeşlerimin, amcamın. hepsinin ölüm fermanını Selim abim o gece o kızı kaçırarak imzaladı!"
"Bu..bu delilik! Bir aşkın bedeli bütün bir ailenin yok olması mı yani?"
Şevval, daha da yaklaşarak, fısıltıyla konuştu.
"Burası İstanbul değil Gülcan. Burası göze göz, dişe diş diyenlerin yurdu. Selim abim o kızı kaçırırken sadece kendi hayatını değil, senin onurunu da, bizim huzurumuzu da o arabaya bindirip götürdü. Atabeylerin gelini olmazsan, onların düşmanı olursun. Onların düşmanı olmak demek, toprağın altına girmek için gün saymak demektir. Boran Ağa insaflı davranıp berdel teklif etti. Başkası olsa çoktan kan akıtmıştı."
"İnsaf mı? Adam beni hapse mahkûm ediyor, sen insaf diyorsun Şevval!"
"Hapis de olsa nefes alacaksın. Ama kabul etmezsen, yarın Selim abimin selası okunurken ardından ağlayacak bir erkeğimiz bile kalmayabilir bu konakta. Selim abim büyük bir felakete yol açtı; o sevdasının bedelini sen ödeyeceksin ki biz yaşayalım. Yalvarırım... Babamın, kardeşlerimin hatırına kabul et."
Şevval’in sözleri, Boran’ın tehditlerinden daha ağır gelmişti. Omuzlarımdaki yük artık sadece abimin canı değil, koca bir sülalenin yaşam hakkıydı. Mardin’in o kadim, acımasız kuralı boğazıma bir ilmek gibi dolanmıştı: Ya bir kadın kurban edilecekti ya da toprak kana doyacaktı.