BÖLÜM 1 Kışlanın Kapısında
BÖLÜM 1
Kışlanın Kapısında
Arabanın camından dışarı baktığımda gördüğüm ilk şey, uzakta uzanan dağların ardında kaybolan güneşti.
Yol boyunca telefonum birkaç kez çekmiş, sonra yeniden susmuştu.
Haritaya son kez baktım.
Kışlaya on iki dakika.
Derin bir nefes aldım.
“Harika…”
Sesli söyleyince bile kulağa kötü geliyordu.
Bir gazeteci olarak daha önce birçok yere gitmiştim. Kalabalık şehirler, protestolar, kazalar, mahkeme salonları…
Ama burası farklıydı.
Buraya bir haber için gelmiştim.
Ve bu haberin, tahmin ettiğimden çok daha büyük olduğunu henüz bilmiyordum.
Telefonum çaldı.
Ekranda editörümün adı vardı.
“Efendim?”
“Zeynep, ulaştın mı?”
“Az kaldı.”
“Bak, tekrar söylüyorum. Orada tek başına hareket etmiyorsun. Kışlada kalacaksın. Görüşmelerini kayıt altına alacaksın. Ve özellikle—”
“Özellikle ne?”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Dikkatli ol.”
Gülümsedim.
“Bunu söylemek için mi aradın?”
“Hayır. Bir de şu dosyayı unutma. Sana mail attım.”
“Tamam.”
Telefon kapandı.
Önümdeki yola baktım.
(Dikkatli ol.)
Herkes aynı şeyi söylüyordu.
Ama kimse nedenini doğru düzgün açıklamıyordu.
Ben de öğrenmeye gelmiştim zaten.
Yaklaşık on iki dakika sonra yüksek duvarların ve güvenlik noktalarının bulunduğu kışlanın önüne geldim.
Arabayı yavaşlattım.
Kapıdaki görevli elini kaldırdı.
Durmak zorunda kaldım.
Camı indirdim.
“Gazeteci Zeynep Kaya.”
Görevli kimliğimi istedi.
Uzatırken içimden bir ses,
(İşte şimdi başlıyor.)
dedi.
Kimliğimi kontrol ettikten sonra başka bir görevli geldi.
“Aracınızı kenara alır mısınız?”
“Tabii.”
Arabayı park ettim.
Birkaç dakika sonra üst rütbeli bir subayın telefonla konuştuğunu gördüm.
“Evet komutanım. Geldi.”
Kısa bir sessizlik.
“Emir'e haber veriyorum.”
Emir.
İsim kulağımda garip bir şekilde yankılandı.
Nedenini bilmiyordum.
Ama o ismi daha önce duymuş gibiydim.
Hem de çok önce.
Kışlanın diğer tarafında, Emir Demir telefonunu kapattı.
Kaan ona baktı.
“Komutanım?”
Emir telefonu cebine koydu.
“Misafir geliyor.”
“Kim?”
“Gazeteci.”
Mertcan hemen araya girdi.
“Gazeteci mi? Buraya?”
Emir ona baktı.
“Bir sorun mu var?”
“Yok komutanım.”
Mertcan başını çevirdi.
“Ben sadece şaşırdım.”
Emir cevap vermedi.
Çünkü duyduğu isim hâlâ zihninde yankılanıyordu.
Zeynep Kaya.
(Olmamalıydı.)
Yıllardır duymadığı bir isimdi.
Ama o ismi duyduğu anda geçmiş, hiç beklemediği bir yerden önüne düşmüştü.
Bir ev.
Eski bir bahçe.
Bir çocuk sesi.
Ve Mert'in gülerek söylediği o cümle:
“Kız kardeşim sana yine kızmış.”
Emir gözlerini kısa süreliğine kapattı.
(Bunca yıl sonra neden şimdi?)
“Komutanım?”
Kaan'ın sesiyle kendine geldi.
“Ne var?”
“İyi misiniz?”
Emir yüzünü yeniden sertleştirdi.
“İyiyim.”
Kaan onu birkaç saniye inceledi.
Emir'in bir şey sakladığını anlamıştı.
Ama sormadı.
Henüz.
Arabanın kapısını kapattığımda üzerimdeki ceketi düzelttim.
Çantamı aldım.
Karşımda bana doğru yürüyen adamı gördüğüm anda nedense olduğum yerde kaldım.
Uzun boylu.
Dik duruşlu.
Üniforması kusursuz.
Yüzü ifadesiz.
Bana yaklaşırken gözleri doğrudan üzerimdeydi.
Ve ben…
Onu tanıyordum.
Ama nereden?
Yanıma geldiğinde durdu.
“Zeynep Kaya?”
“Evet.”
“Teğmen Emir Demir.”
Elini uzattı.
Bir saniye tereddüt ettikten sonra elini tuttum.
Tokalaşmamız birkaç saniyeden fazla sürmedi.
Ama o kısacık anda gözlerindeki değişimi gördüm.
Sanki beni gördüğüne şaşırmıştı.
Hayır…
Daha fazlasıydı.
Sanki beni tanıyordu.
Elimi çektim.
“Daha önce karşılaştık mı?”
Emir'in yüzü bir anda taş gibi oldu.
“Hayır.”
Cevabı fazla hızlıydı.
Kaşlarımı kaldırdım.
“Emin misiniz?”
“Evet.”
(Beni hatırlamıyor.)
Emir'in içinden geçen düşünce yüzüne yansımadı.
(Hatırlamasın. Böyle daha iyi.)
Ben ise hâlâ onu inceliyordum.
(Bu adamı nereden tanıyorum?)
Emir arkasını döndü.
“Misafirhaneniz hazır.”
“Teşekkür ederim.”
“Kuralları birazdan anlatacağım.”
“Kuralları mı?”
Bana döndü.
“Burası kışla.”
“Biliyorum.”
“Gazeteci olmanız bazı kuralları değiştirmiyor.”
Gülümsedim.
“Ben de özel ayrıcalık istemedim.”
“Güzel.”
“Çünkü sizin de bana ayrıcalık tanıyacağınızı düşünmüyorum.”
İlk kez gözlerinin kenarında belli belirsiz bir hareket oldu.
Gülümseme değildi.
Ama neredeyse.
“Doğru düşünüyorsunuz.”
Yanımızdan geçen birkaç asker bize bakıp selam verdi.
Emir başıyla karşılık verdi.
Ben de istemsizce gülümsedim.
Askerlerden biri bana dönüp:
“Hoş geldiniz,” dedi.
“Hoş buldum.”
Emir hemen araya girdi.
“Görevine dön.”
Asker toparlandı.
“Emredersiniz komutanım.”
Ben Emir'e baktım.
“Biraz sert değil misiniz?”
“Görev sırasında sert olmak gerekir.”
“Her zaman mı?”
“Gerektiğinde.”
“Peki şimdi gerekiyor mu?”
Emir gözlerimin içine baktı.
“Henüz karar vermedim.”
İçimden istemsizce:
(Bu adamla başım belada.)
diye geçirdim.
Emir ise yürümeye devam etti.
(Evet, Zeynep. Henüz bilmiyorsun.)
(Ama başına geleceklerden seni korumak için elimden geleni yapacağım.)
Misafirhanedeki odaya girdiğimde çantamı yatağın üzerine bıraktım.
Oda sade ama temizdi.
Pencereden kışlanın büyük bir kısmı görünüyordu.
Tam perdeyi açmıştım ki dışarıdan bir düdük sesi geldi.
Bir anda hareketlilik başladı.
Askerler sıraya girmeye başladı.
Merakla cama yaklaştım.
Ve onu gördüm.
Emir.
Timin karşısında duruyordu.
“Sağa dön!”
Askerler aynı anda hareket etti.
“Hazır ol!”
Sesindeki sertlik odanın içinden bile hissediliyordu.
Ben farkında olmadan gülümsedim.
(Demek böyle biri.)
Tam perdeyi kapatacaktım ki Emir başını kaldırdı.
Gözleri doğrudan benim pencereme geldi.
Beni gördü.
Bir saniye.
İki saniye.
Bakışlarımız birbirine kilitlendi.
Sonra Emir'in yüzü değişti.
Sanki bir anlığına kışladaki herkes kaybolmuştu.
Sanki yıllar önceki başka bir yerdeydi.
Ben de garip bir şekilde nefesimi tuttum.
(Bu adam beni gerçekten tanıyor.)
Emir bakışlarını benden çekti.
Ama içinden geçen tek düşünce şuydu:
(Mert… keşke burada olsaydın.)
Ve ben henüz bilmiyordum.
Kışlaya gelişimin yalnızca bir haberin peşinden gitmek olmadığını…
Geçmişimin de beni buraya kadar takip ettiğini.
Ve Emir Demir'in…
Benim hatırlamadığım bir hikâyenin en önemli parçası olduğunu.