EVET DE🔞🔥

1960 Words
EZO Gidiyordu… Hem de yarın. Bu da demek oluyordu ki bu son günümüzdü. Peki yüreğim neden kışı karşılayan sonbahar gibi sararmıştı? Neden onu bir daha göremeyecek olmak beni bu kadar derinden üzüyordu? Neden? Gidişinden duyduğum üzüntüyü anlamasın diye kadehimi bile kaldırmıştım. “Türkiye’ye gelirsen seninle görüşmeyi çok isterim,” dediğinde ona baktım. En iyi yaptığım şeydi duygularımı saklamak. Kalbimin hüznünü saklayıp, sesimi mümkün olduğunca kayıtsız çıkarmaya çalışarak “Geleceğimi sanmıyorum,” dedim. “Beni oraya bağlayan bir şey yok çünkü.” Aldığı cevapla suratı asılır gibi oldu. Acaba peşinden gideceğimi falan mı sanmıştı? Şarabından bir yudum alıp masaya bıraktı. “Bir daha görüşmemiz imkansız desene,” dedi, “Ben de çok nadiren İtalya’ya gelirim. Senede, iki senede bir belki.” Bir ya da iki sene sonra ne fark ederdi ki. Araya giren zaman ve mesafeden sonra yine ben, bu ben olabilecek miydim? Hiç sanmıyordum. Söylediklerini umursamamış gibi “İyi işte. Burada olanlar ikimiz için de sadece birer anı olarak kalır,” dedim, “Bir sonraki gelişinde muhtemelen bir ilişkim olur.” Yeni bir ilişkim olabileceğini özellikle vurgulayınca suratı daha da asıldı. Ağzını peçeteye silip bozulan moraliyle “Kalkalım mı?” dedi. Neydi bu şimdi? Kıskançlık olamazdı herhalde. “Olur,” dedim. Restorandan çıktıktan sonra ne o konuştu ne de ben. Trastevere’nin dar taş sokaklarında yan yana sessizce yürüdük. Eve kadar tek kelime etmedik. Birlikte kapının önünde durduğumuzda benimle içeri girecek gibi görünüyordu. Eğer girerse daha çok üzüleceğimi, daha çok bağlanacağımı biliyordum. Ona karşı hissetmeye başladığım duyguları kalbime gömüp yüzüne döndüm. “Buradan ayrılsak iyi olur,” dedim. Şaşırmış gibi yüzüme bakıyordu. “Yanlış bir şey mi yaptım?” dedi. Gülümsedim, ama gülümsemem sahteydi. “Hayır.” Dedim. “O zaman ne oldu?” Kapıyı açtım. “Kalırsan benim için daha zor olacak,” dedim. İçeri girip kapıyı yüzüne kapatırken kapı aralığından “Tehlikeli oluyorsun mermer adam,” diye devam ettim. Bartu’yu dışarıda bırakıp kilidi takarken ellerim titriyordu. Adım seslerini duyar mıyım diye kulağımı kapıya yasladım. Kalbim “Gitme!” diye haykırırken dudaklarım “Git,” diye mırıldandı. Ve o gitti. Ayak seslerini duydum; önce yavaş, sonra giderek uzaklaşan o ritmik tıkırtılar… Her adımda içimde bir şey kopuyordu. Pencereye gidip arkasından bakmak istedim ama sonra bu işkenceyi kendime yapmaktan vazgeçtim. Yatak odama gittim. Üzerimi değiştirirken gözlerim aynaya takıldı. Göğüslerimde hâlâ sevişmemizin izleri vardı; hafif morarmış emme izleri, parmaklarının bıraktığı hafif kızarıklıklar… Sert seviyordu, bunu ikinci s*ksimizde anlamıştım. Çok da hoşuma gitmişti. Aynaya yaklaşıp kendimi uyardım. “Tamam iki kere yaptınız ama tek gecelik gibi düşün. Yaşandı ve bitti. Düşünme Ezo.” Ama düşünmeden edemiyordum. O güçlü kolları, o bakışları, içime girerken ki o yoğunluğu… hepsi hâlâ tenimde, aklımdaydı. Bu kadar kısa sürede bu kadar çok şey hissetmek… normal miydi? Duşa girmeye karar verdim ve üzerimden çıkarttıklarımı yanıma alarak banyoya gittim. Kıyafetleri kirli sepetine atacakken sepetin içindeki çarşafı gördüm. Kan lekesi artık kahverengileşmişti. Zihnimde birden o an canlandı: Bartu’nun içime ilk girişi, yüzünde beliren ifade… Gözlerindeki o şaşkınlık, “Bilmiyordum…” diye fısıldayışı… “Bitti gitti Ezo, abartma,” diye söylendim kendi kendime, “Ne yapacaktı, herif seni bozdu diye nikahına mı alacaktı? Kendin istemedin mi? Hem de nasıl istedin…” Dakikalar sonra üzerimdeki bornozla banyodan çıktım. O an telefonumun çaldığını duydum. Üniversiteden olan arkadaşım Giulia arıyordu. Yanıt verdim. “Uzun zamandır görüşemedik. Ne yapıyorsun?” dedi neşeli ve meraklı sesiyle. Yaşadıklarımı birisiyle paylaşma ihtiyacı duyduğumdan buradaki en yakın arkadaşıma “Hayatımın ilk seksini yaptım,” dedim. Bir an sessizlik oldu, sonra Giulia’nın çığlık sesi kulaklarımı çınlattı. “Evde misin?” diye sordu heyecanla. “Evet.” “Detayları duymak için hemen geliyorum!” deyip telefonu yüzüme kapattı. Bir saat sonra ellerimizde kahvelerimizle koltuklara yayılmıştık. Giulia bacak bacak üstüne atmış, merakla beni dinliyordu. Ona Bartu’yu anlattım; Kütüphanedeki tanışmamızı, Roma’nın sokaklarında yaşadığımız romantizmi, eve gelişimizi, yatak odasına kadar olan her şeyi… Geceyi, acıyı, zevki, sabahı, evimin kapısındaki son konuşmayı… hepsini. Giulia sessizce dinledi, ara sıra kaşlarını kaldırıp “hımmm…” diye mırıldandı. Sonra birden “Neden o?” diye sordu “Diğerlerinden farkı neydi ki yirmi dört saattir birlikte olduğun bir adama bekaretini verdin? Daha önce de erkek arkadaşların oldu, ama hiçbiriyle bu noktaya gelmedin.” Verebileceğim net bir cevap yoktu. Omuzlarımı silktim, bakışlarımı kahve fincanıma indirdim. “Bilmiyorum,” dedim içtenlikle. “Herif efsunlu gibiydi. Çok etkilendim. Sanki… sanki yıllardır tanıyormuşum gibi hissettirdi. Kendimi tutamadım. İlk kez onunla yaşamak istedim.” “Pişman mısın?” diye sordu Giulia. Hiç tereddütsüz “Asla,” dedim. “Yine olsa yine yapardım. O an o kadar doğaldı ki… Sanki başka türlüsü mümkün değilmiş gibi.” Gözlerini gözlerime dikerek. “O zaman sorun ne Ezo? Neden üzgünsün?” diye üsteledi, “Sakın bana iki gündür tanıdığın bir adama aşık olduğunu söyleme. “Aşk… Bunun adı aşk mı bilmiyorum ama onda beni çeken bir şey vardı,” dedim. “Garip bir şey. Sanki hayatımda hep varmış gibi tanıdıktı. Bana dokunurken ilk kez değil de daha öncede dokunmuş gibi…” Giulia bir süre sessiz kaldı, sonra elini dizime koydu. “Belki de gerçekten özel biriydi,” dedi. “Bu anıyı güzel bir hatıra olarak sakla. Hem belki bir gün Türkiye’ye gidersin, kim bilir?” Gülümsemeye çalıştım ama içimdeki o boşluk hâlâ oradaydı. Bartu’nun yüzüne kapıyı kapatışım, “Tehlikeli oluyorsun mermer adam” diye mırıldanışım… hepsi zihnimde dönüp duruyordu. Belki de gerçekte tehlikeli olan bendim. Bu kadar çabuk bağlanmak… Kesinlikle ruha zarardı. Ertesi gün restorana gittiğimde karar vermiştim. Son iki gündür yaşadıklarımı bir daha düşünmeyecek, yoluma onu tanımamışım gibi devam edecektim. Fakat bu sandığım kadar kolay değildi. Bütün gün mutfakta bir hayalet gibi dolaşmıştım. Elimdeki bıçağı sebzelere vururken aklım Bartu’daydı. Onu ne kadar düşünmemeye çalışırsam o kadar çok düşünüyordum. Herkes “Bir sorun mu var Ezo?” diye soruyordu. Garson kızlar, şef yardımcıları, hatta bulaşıkçı bile… Her soruda daha çok öfkeleniyordum. İçimdeki kasveti dışarı vurmamak için dişlerimi sıkıyordum. Gitmek istiyordum. Çalışmak istemiyordum. İçimdeki bu hüznü dağıtmak için açık havaya ihtiyacım vardı. Ama daha yeni izin almıştım. Tekrar izin isteyerek bana gösterilen iyi niyeti suistimal etmek istemiyordum. O yüzden zorla gülümsüyor, “Yok bir şey, sadece uykusuzum,” diye geçiştiriyordum. Öğle saatlerinde gözüm sürekli saatimdeydi. Uçağı birazdan kalkacaktı. Bartu şimdi havaalanında belki de güvenlikten geçmişti. Birkaç saat sonra onunla bir daha aynı gökyüzünün altında bile olmayacaktık. Belki de sonsuza kadar… Tezgâha yaslanıp tekrar saatime baktım. Restoranın sahibi o sırada yanıma yaklaştı. Yaşlıca, iyi kalpli bir adamdı. Yüzüme dikkatle baktıktan sonra “Bugün iyi görünmüyorsun Ezo. Evine git, dinlen istersen. Biz burayı idare ederiz,” dedi. Patronumdan bunu duymayı hiç beklemiyordum. “Teşekkür ederim,” dedim. “Gerçekten çok teşekkür ederim.” Çantamı kaptığım gibi dışarı çıktım. Doğruca en yakın parka gittim. Borghese bahçelerinden biraz daha küçük, sakin bir parktı. Ağaçların altında boş bir bank bulup oturdum. Güneş hâlâ parlaktı ama içim karanlıktı. Birkaç metre ötemde genç bir anne, iki çocuğuyla oynuyordu. Küçük olanı koşarken düştü. Annenin panikle koşup çocuğu yerden kaldırması, dizine üfleyip “Geçti,” diye teselli etmesi… Gözlerim doldu. Annem… Nasıl bir kadındı acaba? Kimdi? Yaşıyor muydu? Ya babam? O nasıl bir adamdı? Kendimle ilgili tek bildiğim, birinin beni yurdun bahçesine bıraktığıydı. Yeni doğmuş bir bebek… ve yanımda sadece eski bir oyuncak tavşan. Başka hiçbir şey yoktu. Hiçbir not, hiçbir ipucu. İsmimi bile koymamışlardı. Yurttaki görevlilerden biri, ölen küçük kızının adını vermişti bana: Ezo. O isimden başka hiçbir şeyim yoktu. Ne aile fotoğrafı, ne doğum günü kutlaması, ne de “annem böyle derdi” diyebileceğim bir anı… Hava yavaş yavaş kararıyordu. Banktan kalkmadım. Gökyüzü turuncudan mora, oradan da koyu laciverte döndü. Saat akşamın yedi buçuğunu geçmişti. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Bartu… şimdi Türkiye’de olmalıydı. Belki de yeni indi, belki de ailesinin yanına gidiyordu. Eve gittim. Kapıyı açarken ilk defa kendimi bu kadar yalnız hissettim. Kimsesizliğim daha önce hiç bu denli acıtmamıştı canımı. Sanki biri göğsümün ortasına derin bir çukur kazmıştı. Kapıyı kapatıp anahtarımı vestiyere bıraktım. Karanlık salonda bir süre öylece durdum. Sonra kendi kendime, neredeyse duyulmayacak kadar kısık bir sesle “Her zaman eksik kalacaksın Ezo… Tıpkı Bartu’nun bir türlü tamamlayamadığı kitaptaki o eksik hikâye gibi.” Dedim. Işığı açtım. Çantamı fırlatır gibi salonun koltuğuna attığımda kapının zili çaldı. Bu saatte kim olabilirdi ki? Giulia mıydı? kapıya doğru yürüdüm. Mercekten dışarı baktığım anda nefesim kesildi. Bartu… Oradaydı. Kapının hemen önünde, gözleri kapıya sabitlenmişti. Kalbim deli gibi çarpmaya başladı. Göğsümün içinde bir kuş çırpınıyordu sanki. Gitmiş olması gerekiyordu. Uçağı çoktan kalkmış olmalıydı. Peki burada ne işi vardı? Heyecandan elim ayağım birbirine dolandı, dizlerim titriyordu. Tam o sırada zile tekrar bastı ve kapıya vurdu. “Ezo!” diye seslendi. Heyecanımı bastırmaya çalışarak, normal görünmek için derin bir nefes aldım. Saçlarımı hızlıca düzelttim, kapıyı açtım. Karşımdaydı. Gerçekti. O koyu bakışları, geniş omuzları, o her zamanki yakışıklı ve bugün biraz dağınık haliyle tam karşımda duruyordu. “Gitmemişsin…” diyebildim sadece. Gözleri gözlerime kenetlenmişti. “Evlen benimle,” dedi dümdüz, hiç dolandırmadan. Şaşkınlıkla ona bakakaldım. “Ne!” dedim, kulaklarıma inanamıyordum. “Duydun işte,” diye tekrarladı. “Evlen benimle. Evet de, karım ol.” Birbirimizi daha 48 saattir tanıyorduk. Dün gece sevişmiştik, bugün uçağına binip gidecekti… ve şimdi burada, bana evlenme teklifi ediyordu. Beynim durmuştu. Ne diyeceğimi bilemiyordum. Ne evet ne de hayır. Ben daha cevap veremeden Bartu bir adım attı, ellerini yüzüme koydu ve dudaklarıma yapıştı. O öpücük öyle ani, öyle aç ve öyle güçlüydü ki şaşkınlığım, sorularım, bütün düşüncelerim bir anda uçup gitti. Dudakları benimkileri ezercesine öpüyordu. Dilini ağzımın içine kaydırdı, tadımı alır gibi emdi. Ben de kendimi bırakıverdim. Aç bir kurt gibi karşılık verdim. Ellerimi ensesine doladım, parmaklarımı saçlarının arasına gömdüm ve onu kendime çektim. Öpüşmemiz daha da sertleşti, dah da vahşileşti. Bartu beni duvara yasladı, iri bedeniyle vücudumu sıkıştırdı. Elleri belimden aşağı kaydı, kalçalarımı kavradı ve sertçe sıktı. “Bartu…” diye inledim dudaklarının arasından, ama o cevap vermedi. Beni kucağına aldı ve yatak odasına doğru taşıdı. Adımlarını atarken boynumu emiyor, ısırıyordu. Tenimde diş izleri kalacaktı ama umursamıyordum. Sadece onu istiyordum. Yatağa fırlattı beni. Üzerime çıktı, dudaklarımız tekrar birleşti. Elleri bluzumun altına girdi, sutyenimi bile çıkarmadan memelerimi avuçladı, sıktı. Parmakları uçlarımı buldu, sertçe çekiştirdi. Acıyla karışık zevk bütün bedenimi titretti. “Seni aklımdan çıkartamıyorum” deyip gömleğini yırtarcasına çıkardı, pantolonunu indirdi. Aleti dışarı fırladı; kalın, damarlı, hazır. Ben de şortumu ve külotumu aceleyle sıyırdım. Hiç beklemedi. Bacaklarımı araladı, birini omzuna attı ve tek hamlede içime girdi. Sert, derin, acı verici bir girişti. Dün geceki gibi darlığımı zorluyordu ama bu sefer acının içinde inanılmaz bir zevk vardı. “Çok dar… hâlâ çok dar…” diye homurdandı dişlerinin arasından. Sonra ritmini artırdı. Sert, hızlı, vahşi vuruşlarla içime girip çıkıyordu. Her seferinde en derinime kadar giriyor, kalçaları tenime çarpıyordu. Tok, ıslak sesler odayı dolduruyordu. Memelerim her vuruşta sallanıyor, o da birini ağzına alıp emiyor, ısırıyordu. Tırnaklarımı omuzlarına geçirdim, derisini çizdim. “Daha sert… lütfen daha sert!” diye yalvardım. Bartu beni ters çevirdi, bluzumu ve sutyenimi çıkartıp dizlerimin üzerine çökmemi sağladı. Omuzlarımı tutarak arkamdan yeniden girdi. Bu pozisyonda daha derine ulaşıyordu. Saçlarımı tuttu, hafifçe geri çekti ve kalçama sert bir tokat attı. Acı ve zevk karışımı bir inilti koyuverdim. Aynı anda hem gidip geliyor hem de kırbaç gibi şaplaklar indiriyordu. Soluk soluğa “Benim olacaksın Ezo… sadece benim.” Dedi. “Ve ben seni sonsuza kadar böyle becereceğim. Sana benden başkası dokunamayacak” Söyledikleri de en az hissettirdikleri kadar aklımı başımdan alıyordu. Arkamdan kolunu önüme uzattı. Bir eli klitorisime gitti, sertçe ovuşturdu. Diğer eliyle mememi yoğuruyordu. Vücudum titremeye başladı. Orgazm yaklaşıyordu. İçimdeki kaslarım onu sıkıca sardı. Bartu hızını daha da artırdı, neredeyse acı verecek kadar sert girip çıkıyordu. “Boşal… benim için boşal,” diye emretti. Ve boşaldım. Şiddetli, uzun, bütün bedenimi sarsan bir orgazm… İçim kasılırken yüksek sesle haykırdım. Bartu da birkaç sert vuruştan sonra aletini çıkarttı. Ardından kalçalarıma damlayan sıcaklığını hissettim. Kendi elleriyle beni temizledikten sonra nefes nefese üzerime yığıldı, Dudaklarını boynuma gömdü, yavaşça öptü. Sonra kulağıma fısıldadı: “Bana evet de.” Dedi. Aklım durdu. Mantıklı düşünemez haldeydim. Kalbimde havai fişekler art arda patlıyordu. “Evet.” Dedim.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD