NAMUS

2111 Words
BARTU Annem, ağzından zehir gibi çıkan o sözlerle Ezo’nun varlığını ve bu evliliği reddetmiyordu sadece, benim kararıma da karşı çıkıyordu. Sinirden kan beynime sıçradı. Tam ona cevap verecekken Ezo çatlayan ve zar zor duyabildiğim bir sesle, “Gitmek istiyorum, Bartu” dedi. “Götür beni buradan” Bakışlarımı annemden Ezo’ya çevirdim. Yüzüne baktığımda hayal kırıklığıyla dolup taşan gözlerinde yaşlar birikmişti. Roma’daki o neşeli kadın gitmiş, yerine kimsesiz kalmış bir çocuk gelmişti. “Sana her şeyi açıklayacağım, söz veriyorum,” diye fısıldadım. Ardından bakışlarımı bir cellat gibi merdivenlerin tepesinden bize nefretle bakan anneme yönelttim. Bu konaktaki herkes benim verdiğim karara saygı duyacaktı. Annem dahi olsa herkes haddini bilecekti. Sesimdeki otoriteyi ve kararlılığı tüm avluya yayarak, “Sen kabul etsen de etmesen de Ezo benim karım ve yeryüzündeki hiçbir güç bunu değiştiremez!” dedim. Ben konuşurken amcam araya girdi. “Oğlum, etme eyleme! Anan haklıdır, usul vardır, erkan vardır,” dedi ellerini iki yana açarak. “Biz bu durumu Cezmi Ağa’ya nasıl izah ederiz? Adamın yüzüne nasıl bakarız? Kıyamet kopar, kan davasına döner bu iş...” Cezmi, evlenmem beklenen Meryem’in babasıydı. Ezo’nun henüz bu karmaşık ağdan, üzerimize çökmeye hazır olan bu geçmişten haberi yoktu. Öğrenmesini de istemiyordum. Mevzunun daha fazla derinleşip onu yaralamasını istemediğim için amcamın sözünü kestim: “Amca yeter! Kapat şu konuyu.” Dedim. “Daha fazla duymak istemiyorum” Artık tartışacak bir şey kalmamıştı. Yanımda başı önünde, omuzları çökmüş bir halde duran Ezo’yu yukarıya, kendi güvenli alanıma çıkarmak için merdivenlere doğru yönlendirmeye çalıştım. Fakat Ezo, bir adım bile atmak istemiyordu. “Hayır” diyordu. Avucumun içindeki narin eli şiddetle titriyordu. Ayaklarını yerde diretiyor, bu düşman dolu bakışların arasına girmeyi reddediyordu. Kaşımı çatıp gözlerinin içine bakarak “Benimle geliyorsun,” dedim. Annem, bana söz geçiremeyeceğini anlayınca merdivenlerden iki basamak daha indi, öfkesi yüzünü kapkara etmişti. “O kız bu eve girmeyecek dedim sana! Tek bir adım dahi attırmam!” diye bağırdı. Sesi konağın duvarlarında yankılanırken herkes nefesini tutmuş bize bakıyordu. Annem "giremez" diyordu, Ezo "gelmem" diye diretiyordu ve benim sabrım artık son raddesine gelmişti. Geriye yapmam gereken tek bir şey kalmıştı: Dizginleri tamamen elime almak. Ani bir hareketle eğildim ve Ezo’yu sanki hiçbir ağırlığı yokmuş gibi omzumun üzerine aldım. Ezo, neye uğradığını şaşırarak çırpınmaya başladı. “Bırak beni! İndir hemen, ne yapıyorsun?” diye bağırıyordu. “İndirmeyeceğim,” dedim dişlerimin arasından. Gözümü karartmıştım bir kere. Omzumdaki Ezo’yla birlikte merdivenin ilk basamağına sertçe adımımı attım. Tüm ailem, amcam, kardeşlerim, yengemler ve hizmetliler büyük bir şaşkınlık içinde, donup kalmış bir halde bizi izliyordu. Çünkü bu, onların beni anneme karşı ilk kez bu kadar net ve sert bir şekilde baş kaldırırken görüşleriydi. Ama daha da önemlisi; mantığıyla hareket eden o soğuk Bartu’nun yerini, aşkı için her şeyi göze almış bir adamın alışına ilk kez tanıklık ediyorlardı. Ezo, “Sana diyorum Bartu, rezil ediyorsun, indir beni!” diye haykırmaya devam ederken, annem taş kesilmiş gibi duruyor, öfkeli ve zehirli gözlerle doğrudan gözlerimin içine bakıyordu. Dengemi kaybetmemek ve onun daha fazla sarsılmasını önlemek için kollarımı Ezo’nun bacaklarına sıkıca doladım. Hareket alanını kısıtlayarak, her basamakta ailemin o ağır sessizliğini çiğneye çiğneye yukarı çıktım. Tam annemin hizasına geldiğimde durdum. Aramızda sadece birkaç santim kalmıştı. Gözlerimi bir an bile kırpmadan, her bir kelimeyi bastıra bastıra konuştum: “Ben neredeysem, karımın yeri de tam orasıdır. Bunu böyle bil,” dedim ve omzumdan indirmek için sırtımı döven Ezo’ya aldırmadan herkese tek tek bakarak “İtirazı olan var mı?” diye sordum. Kelimelerim tokat gibi patladı havada. Annemde dahil kimse ağzını açıp tek kelime edemedi. Diğerlerinin şaşkın bakışları arasından geçip üst basamaklara doğru ilerledim. O sırada, kenarda duran erkek kardeşim Emir’in yüzünde muzip bir ifade belirdi. Kalabalığın arasından bana bakıp sırıtarak gizlice göz kırptı; bu, "Helal olsun abi" demenin sessiz yoluydu. İçeriye girdim. Üst kata çıkan merdivenlerde ilerleyip doğruca koridorun sonundaki odama yöneldim. Kapıyı hızla açıp içeri girdikten sonra omzumda hâlâ çırpınan Ezo’yu yavaşça yere indirdim. Ayakları yere değer değmez benden birkaç adım uzaklaştı. Öfke dolu gözleriyle yüzüme baktı, bakışlarında daha önce görmediğim kadar derin bir kırgınlık vardı. “Ailenin böyle bir tepki vereceğini biliyordun, değil mi?” diye sordu, sinirden seesi titriyordu. “Biliyordun ve bana tek kelime bile söylemedin. Beni bile bile buraya getirdin. Şu an ne hissettiğim hakkında, aşağıda yaşadığım utanç hakkında en ufak bir fikrin var mı?” Kız sonuna kadar haklıydı. Roma’dan buraya gelirken hayallerinde onu kucaklayacak sıcak bir aile, neşeyle kurulan sofralar vardı; bense ona bizimkilerin o töre kokan, katı ve sert gerçeklerini anlatmamıştım. Ona bir masal vaat etmemiştim elbet ama böyle bir savaştan da bahsetmemiştim. “Üzgünüm,” diyebildim sadece, “Gerçekten böyle olsun istemezdim. Annemin bu kadar ileri gideceğini, seni bu kadar inciteceğini tahmin edemedim.” Yumruk yaptığı ellerini belinin iki yanına yerleştirip düşünüyor gibi yaptı. Sonra “Buradan gitmek istiyorum. Lütfen, hemen şimdi götür beni,” dedi. “Bu kadar nefretin, öfkenin arasında kalamam” Sözleri biter bitmez dışarı çıkmak için kapıya doğru bir hamle yaptı. Hızla önüne geçip yolu kapattım. “Olmaz,” dedim. “Şu an gidemeyiz. Biz evlendik Ezo, artık bizim evimiz burası.” “Çekil önümden!” diyerek göğsümden itmeye çalıştı beni. Gücü yetmiyordu ama kırgınlığı ve öfkesi derindi “Burası benim değil, senin evin! İnsanların suratıma nefretle baktığı, istenmediğim bir yerde tek bir saniye bile kalamam ben. Ben bu aşağılanmayı hak etmedim.” Kollarından tutup onu durdurdum. Gözlerinin tam içine baktım; o kahverengi gözlerde yavaş yavaş yaşlar birikiyordu. Burnu kızardı anında. Ve birkaç damla süzüldü göz pınarlarından. Hayatım boyunca birçok kişinin ağladığını görmüştüm ama hiçbirinin gözyaşı canımı bu kadar acıtmamıştı. Normalde ağlayan insanları zayıflıkla suçlar komik bulurdum fakat Ezo’nun gözyaşları başkaydı. Her bir damlası kurşun kadar ağır geliyordu. Baş parmaklarımla yanaklarındaki ıslaklığı sildim. “Benim evim, artık senin de evin. Annemin söylediklerine aldırma, o sadece kontrolü kaybettiği için şaşkın ve öfkeli. Zamanla seni tanıdıkça alışacak, göreceksin.” “Ama bana ‘ne olduğu belli olmayan kız’ dedi...” diye fısıldadı. Bu cümle onuruna dokunmuştu, kimsesizliğini yüzüne bir tokat gibi çarpmıştı annem. Bunu söylerken o kadar masum ve savunmasız görünüyordu ki, daha fazla dayanamayıp onu kollarımın arasına aldım, göğsüme bastırdım. Saçlarını koklayıp sakinleşmesi için sırtını şefkatle okşarken, “Senin hakkında bir şey bilmiyorlar” dedim. “Öfkesinden ne dediğini bilmiyordu o an, seni durdurmak için saldırdı. Sadece biraz zamana ihtiyacımız var.” Hâlâ kollarımın arasında dirençsizce duruyordu ama kararı değişmemişti. “Yine de gitmek istiyorum,” dedi. “Eğer sen götürmezsen ben giderim. Beni burada zorla tutamazsın” Zorla ya da güzellikle, tutardım. Ama Ezo bunu bilmiyordu. Çünkü tanımıyordu beni. İşlerin o noktaya gelmemesini umarak biraz geri çekilip yüzünü avuçlarımın arasına aldım. Belki de gururunu tetiklerim umuduyla “İlk günden kaçacak mısın yani?” diye sordum, “Daha ilk engelde vaz mı geçeceksin? Seninle böyle mi aile olacağız biz” Gözlerini kapattı. Aile… Can damarıydı. Bana anlatmasa bile en büyük hayallerinden biri olduğunu tahmin edebiliyordum. Ben onu, onun beni tanıdığından daha fazla tanıyordum aslında. Doğru hamle yaptığımı ağlaması şiddetlenmeye başlayınca anladım. Kapalı kirpiklerinin arasından yaşlar dışarı taşıyordu. Hıçkırıklara boğuldu, nefesi kesiliyordu. Onu yatıştırmak için tekrar sarılıp “Tamam, tamam sakin ol... Geçti,” dedim. Amacım onu ağlatmak değildi. Sadece güzellikle yanımda tutmaktı. Ezo ağladıkça anneme ve aileme karşı içimde büyüyen karanlık öfke artık kontrol edilemez bir noktaya geliyordu. Hepsi onların yüzündendi. Bu gözyaşlarının sebebi onlardı. Benim kararıma, evliliğime saygı duymamışlardı. Ezoya yaptıkları ayıp aslında bana yapılmıştı. Ben onlara kararımı yok saymanın ne demek olduğunu göstermez miydim şimdi? Ezo beni hafifçe geri itip hıçkırıklarının arasından o en can yakıcı cümleyi kurdu: “Beni kendi annem babam bile sevmemiş istememiş, yanlarında tutmamışlar... Senin ailen mi kabul edecek beni?” “Kabul edecekler de sevecekler de” dedim. Çünkü başka çareleri yoktu. “Zorlamayla olmaz. Israr etme” dedi. Cevap vermedim. Ezo, dakikalarca göğsümde, gömleğimi gözyaşlarıyla ıslatarak ağladı. Sarsıntıları biraz yatışınca, geri çekilip gözlerinin içine baktım. “Beni burada bekle,” dedim güven veren bir sesle. “Aşağı ineceğim, annemle konuşacağım. Eğer aynı sözleri tekrarlarlarsa, söz veriyorum, birlikte gideriz bu konaktan. Arkamıza bile bakmayız. Kimsenin seni üzmesine izin vermeyeceğim.” Gözündeki yaşlar biraz azalmıştı ama hâlâ sarsılıyordu. Güçlükle, kesik kesik konuşabildi: “Beni… Beni kabul etmesi için… Kimseyi zorlamanı, kimseyle tartışmanı istemiyorum Bartu.” Dedi. “Zoraki bir kabulle bu evde yaşayamam. Hem o senin annen. Benim yüzümden onu da kırmanı istemem. O da kendine göre haklı. Sadece tavrı yanlıştı” Annemin o ağır laflarına rağmen hala onu düşünmesi, kalbinin ne kadar özel olduğunu gösteriyordu. Eğilip alnına uzun bir öpücük kondurdum. “Kimseyi zorlamayacağım Ezo. Sadece hadlerini ve yerlerini bildireceğim. Konuşup geleceğim hemen. Bana iki dakika ver. Bak, söz verdim sana; ben yanındayken kimse seni incitemez artık.” Gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı ve teslim olmuş bir edayla, “Tamam, ama güzel güzel konuş. Ne olur kimseyi incitme” dedi. Odadan çıktığımda öfkem damarlarımda zonklayan bir davul gibiydi. Doğruca büyük salona yöneldim. Tam da tahmin ettiğim gibi, ağır ahşap kapıların ardında aile meclisi çoktan kurulmuştu. İçerideki uğultu yaklaştıkça netleşiyordu; konu beklediğim gibi Ezo'ydu. Kapı eşiğine vardığımda adımlarım yavaşladı. Sırtı kapıya dönük olan annem, ellerini dizlerine vurarak amcama dert yanıyordu: “Oğlanın aklına nasıl girdiyse artık, belli ki kız şeytanın ta kendisi! Çocuğumu bir büyücü gibi avucunun içine almış,” dedi sesi nefretle titreyerek. Tüm bakışlar bana çevrildiğinde annemin arkasından “Ne diyorsun anne sen?” dedim. Bana döndüğünde devam ettim “Sen benim karım hakkında nasıl böyle konuşursun?” Salondaki herkes suspus olunca annem yerinden bir ok gibi fırladı. Gözü dönmüş bir halde üzerime yürüdü ve daha ne olduğunu anlamadan, tüm hıncını parmak uçlarına yükleyerek okkalı bir tokadı suratıma yapıştırdı. Yüzüm yana savrulurken kulağımda keskin bir çınlama yükseldi. “Senin gibi evlat olmaz olsun!” diye haykırdı. Annem hayatım boyunca ilk kez bana el kaldırmıştı. Öfkemin yerini afallama aldığında babamın ilk karısı olan, Enise anne yerinden kalkıp araya girmeye çalıştı. “Meral ne yapıyorsun Allah aşkına, sakin ol! Bir dinleyelim önce çocuğu, nedir ne değildir anlayalım,” dedi kolundan tutarak. Ama annem duracak gibi değildi; Alev alev yanan gözleriyle “Sen karışma Enise abla.” Dedi. “Bu Bartu’yla benim aramda” Annem hırsını alamadan öteki yanağıma ikinci tokadı aynı şiddetle yapıştırdı. İki adım gerilerken “Nasıl bu kadar bencil, bu kadar düşüncesiz olabilirsin?” dedi, sesi hıçkırıklı bir bağırışa dönüşmüştü. “Kendi uçkurun için aileni, soyadımızı, bunca yıllık itibarımızı hiç mi düşünmedin? Seni o okullarda bu yüzden mi okuttuk biz? Bize karşı gel, yüzümüzü yere yık diye mi?” Amcam, Enise anneye bakarak başını hoşnutsuzlukla salladı. “Yenge kusura bakma ama Meral yengem yerden göğe kadar haklıdır,” dedi sesini yükselterek. “Beyimiz, aşiret reisimizin kızıyla yapılacak düğününe üç-dört gün kala, sanki bizle dalga geçer gibi gidip elin tanımadığımız kızıyla evlenmiş gelmiş. Ne yapalım Enise yenge, bir de madalya mı takalım?” Amcam oturduğu koltuktan ağır ağır kalkarak yanıma yaklaştı. Yüzü asıktı, bakışları beni yargılıyordu. “Oğlum sende hiç mi akıl yok?” dedi hayret edercesine. “Cezmi Ağa canımıza okuyacak, anlamıyor musun? Senin evlenmekten vazgeçtiğini söylediğimizde bile burada yer yerinden oynadı, kıyamet koptu. Şimdi bir de elini kolunu sallayarak başka bir kadını, üstelik 'karım' diyerek buraya getirdiğini duysa, o adam taş taş üstünde bırakmaz, bu konağı hepimizin tepesine geçirir!” Tüm bu hakaretleri, tehditleri ve suçlamaları ruhsuz bir heykel gibi durarak, büyük bir sükunetle dinledim. Yanağım yanıyordu ama içimdeki yangın çok daha büyüktü. Anneme ve amcama buz gibi bir ifadeyle bakarak, “Bitti mi? Söyleyecekleriniz bu kadar mı?” dedim. Düğün hazırlıkları için Mardin’e erken gelen, Ankara’da tıp fakültesinde okuyan ve olaylara daha modern bir pencereden bakabilen kardeşim Arda, oturduğu köşeden bıyık altından gülerek, “Bence daha yeni başlıyorlar abi, asıl fırtına kopmadı henüz,” deyince annem ona, Emir’e ve henüz on beş yaşında olan, korkuyla köşeye büzülmüş kız kardeşim Ekin’e sert bir bakış fırlattı. “Odalarınıza! Hemen!” diye gürledi. Emir, annemin bu baskıcı tavrına karşı çıkarak, “Çocuk muyuz biz anne, neden her şeyi bizden gizliyorsunuz?” deyince annem iyice zıvanadan çıktı. “Bir de karşıma geçmiş konuşuyor musunuz? Yürüyün dedim!” diye çıkıştı. Çocuklar boyunlarını bükerek salondan çıktılar. Kapı kapandığında içeride sadece çekirdek kadro kalmıştı: Amcam, amcamın karısı Kıymet yengem, Enise anne, babamın Enise anneden olan kızı Vicdan, annem ve ben. Amcam kardeşlerimin arkasından kapıyı sıkıca kapatınca, annem gözlerini tekrar üzerime dikti. Sesini alçalttı ama etkisi daha yıkıcıydı. “O kız sana kendini yamayabilmek için ne yaptı Bartu?” dedi iğrenç bir imayla. “Söyle bana, mecbur mu kaldın onu almaya?” Ben dahil salondaki herkes, annemin neyi kastettiğini, o çirkin imanın nereye vardığını saniyeler içinde anlamıştı. Ezo’nun iffetine dil uzatıyordu. Bu… Benim için bardağı taşıran son damlaydı. Öfkeden titreyen sesimle “Anneeee!” dedim “Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu senin?” Yüzüme, sanki dünyanın en kirli şeyine bakıyormuş gibi tiksinerek bakıyordu. “Gerçi şaşırmamak lazım,” dedi dudak bükerek. “Oralarda, o yabancı ülkede yaşayan bir kızda namus kavramı, haya duygusu ne arasın? Kim bilir kaç kişinin elinden geçtikten sonra seni gözüne kestirdi...”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD