MARDİN

1546 Words
EZO Uçağa bindiğimizden beri Bartu çok durgundu. Onu konuşturmaya çalışıyordum ama her girişimim sanki kalın bir duvara çarpıp geri dönüyordu. Tek tük, ruhsuz cevaplar alıyordum. Bir anda kendini kapatmıştı bana, sanki görünmez bir zırh kuşanmıştı. Hostes, koltukların arasında mekanik bir gülümsemeyle gezinip rutin kontrollerini yaparken, gözleri kapalı halde başını koltuğa yaslamış olan Bartu’nun kulağına eğildim. Kokusu burnuma doldu ama o an bu bile beni rahatlatmaya yetmedi. “Neden böylesin? Ne oldu?” dedim içimdeki huzursuzluğu bastırmaya çalışarak. “Yoksa pişman mı oldun?” Koltukta aniden dikleşti. Sanki uykusunun en tatlı yerinde uyandırmış gibi sertçe bana döndü. Yüzüme bakarak “Ben pişman olmam” dedi. Bakışları keskin, sesi ise bir o kadar tavizsizdi. Kelimelerin üzerine basarak söylemişti bunu, sanki pişmanlık onun lugatında bir zayıflıktı. Sonra tekrar hiçbir şey olmamış gibi başını koltuğa yaslayıp gözlerini kapattı. Bu kayıtsız tavrı canımı sıkmıştı; belirsizlikten ve görmezden gelinmekten nefret ederdim. Elimle omzunu hafifçe dürttüm. “Öyleyse konuş benimle” dedim. “Buradayım, yanındayım ama yokmuşum gibi davranıyorsun. Uzaktasın.” Gözlerini açtı. Bakışları bu kez yüzümde değil, direkt omzuna dokunan elime kilitlendi. O an gözlerinde gördüğüm şey bir yabancının sertliğiydi. Elimi itti. “Böyle hareketlerden hoşlanmam. Bir daha yapma” dedi. Sesi o kadar mesafeliydi ki, bir an dokunduğum kişinin o olduğundan şüphe ettim. Benimle böyle üst perdeden konuşan adamla, Roma’da bana evlilik teklif eden adam aynı kişi olamazdı. Bu adam soğuktu, mesafeliydi, gülümsemiyordu. O an içimi bir üşüme kapladı. Yönümü cama çevirdim. Gökyüzünü izlerken sinirden dişlerimi sıktım, gözlerimin dolmasına izin vermedim. İlk kez verdiğim kararı sorguladığım andaydım. Bir anda hayatıma giren, toplasan sadece birkaç gündür tanıdığım bu adamla ışık hızıyla evlenivermiştim. Ona dair aslında hiçbir şey bilmiyordum. Kimdir, nedir, sorsamda hiçbir şey anlatmamıştı. Sadece bir iş insanı olduğunu, Mardinli olduğunu biliyordum. Hepsi bu kadardı. Gözümü kapatıp balıklama dalmıştım karanlık sulara. Üstelik yıllarca tırnaklarımla kazıyarak kurduğum hayatımı, işimi bırakmıştım Roma’da. Ne cesaretle? Onca sene verdiğim emeği, o uykusuz geceleri ve kariyerimi bir kağıt parçası gibi buruşturup çöpe atmıştım. Şimdi bu uçağın içindeydim ve verdiğim bu karara değecek miydi, bilmiyordum. İçimdeki o heyecanlı kız, yerini endişeli bir kadına bırakmıştı. Bulutları izlerken, parmak uçlarının koluma dokunduğunu hissettim. Ama bakmadım yüzüne. “Uçak beni geriyor” dedi alçak bir sesle. Sesinde az önceki o sertlikten eser kalmamış, yerini savunma mekanizmasına bırakmıştı. “Seninle bir ilgisi yok.” Şaşırarak ona döndüm. Az önceki öfkem, bu beklenmedik itirafla bir anda dağılıverdi. “Sakın bana uçaktan korktuğunu söyleme” dedim. “Korktuğumu söylemedim” dedi hemen, gururundan taviz vermeyerek. “Gerildiğimi söyledim. İkisi farklı şeyler.” Bayağı bayağı korkuyordu işte ama kabul etmiyordu. O karizmatik maskesinin altındaki bu insani zaaf bana bir an çok masum, çok komik geldi. Gülümsedim. Benim gülümsememle birlikte onun da yüzündeki o gergin hatlar yumuşadı. O da gülümsedi. Elimi tuttu. Parmakları parmaklarıma değdiği, o sıcaklık tenime geçtiği an gevşedim. Bütün o şüpheler, o negatif düşünceler bir anlığına dindi. “Pişman oldun sandım” dedim dürüstçe. “Sana pişman olmayacağımı söylemiştim” dedi, gözlerimin içine derin derin bakarak. “Umarım bana evet dediğin için sen pişman olmazsın.” Bunu neden demişti, neden durup dururken içime böyle bir şüphe tohumu ekmişti merak ettim. Sesi çok ciddiydi, sanki bir şeyin ön hazırlığını yapıyor gibiydi. “Neden öyle söyledin ki şimdi?” dedim. “Yolun başında böyle cümleler kurma.” Düşünüyor gibi gözlerimin içine bakıyordu. Bir şey söylemek istiyordu da, doğru kelimeleri seçemiyormuş ya da söyleyeceği şeyin bende yaratacağı etkiden çekiniyormuş gibiydi. Sessizlik uzadıkça merakım arttı. “Evet seni dinliyorum” diyerek onu konuşmaya teşvik etmeye çalıştım. “Ailem kalabalıktır” dedi sonunda, “Amcamlar falan hep birlikte yaşıyoruz. Bizim oralarda düzen başkadır.” Gülümsedim. Çok hoşuma gitmişti söyledikleri. Bu bana çok samimi, çok sıcak gelmişti. Büyük bir aile demek, benim için neşeyle kurulan uzun sofralar ve hiçbir zaman yalnız kalmamak demekti. “Olsun, kalabalık aileyi severim ben. Sıkıntı olmaz” dedim. Aktarmalı geldiğimiz için Mardin’de uçaktan indiğimizde akşam olmuştu. Yıllar sonra Türkiye’de olmak garipti. Garip ve hoş. Çünkü çevremde Türkçe konuşan insanlar görmeyeli uzun yıllar olmuştu. Bavullarımızı aldık. Bavulların tekerleklerinin zeminde çıkardığı ses, kalbimdeki çarpıntıya eşlik ediyordu. Birazdan Bartu’nun ailesiyle tanışacaktım ve gittikçe heyecanım artıyordu. Havaalanından çıktığımızda, siyah takım elbiseli üç adam yanımıza yaklaştı. Adamların sert yüz hatlarından ve ciddiyetlerinden tedirgin olurken içlerinden biri hürmetle öne çıkıp Bartu’ya, “Hoş geldiniz ağam,” dedi. Ağam mı? Şaşırdım. Kelime kulağıma o kadar yabancı, o kadar "ekran başı" gelmişti ki bir an sendeler gibi oldum. Ama Bartu’nun o doğal karşılayan tavrı karşısında hiçbir şey diyemedim. Adamlar, sanki bu onların en önemli göreviymiş gibi bavullarımızı hızla aldılar. Bartu, elimi sıkıca tuttu. Ona doğru yaklaşarak kısık sesle, “Sana ağa dediler,” dedim; sesimdeki hayret gizlenemeyecek kadar ortadaydı. “Çünkü ağalarıyım,” dedi, son derece sıradan bir durumdan bahsediyormuş gibi. Şaka yapıyordu herhalde. Belki de bu bölgenin kültürüne has bir hitap şekliydi bu. Diyarbakır’da yetiştirme yurdunda büyüsemde dışarıyla pek bir alakam olmadığından emin değildim. Gülümseyerek, “Şu dizilerdeki aşiret ağaları gibi mi?” dedim, bir yandan da çevremi meraklı gözlerle süzerek. “Dizilerdeki olaylar gerçeği yansıtmasa da, evet. Aşiret ağaları gibi ama bizim aşiretin ağası ben değilim, başkası,” dedi. Sıradan bir iş insanı sandığım adam, aslında koca bir aşiretin parçasıydı. Üstelik ağaydı. Şaşkınlığım, katlanarak artmaya devam ediyordu. Siyah, geniş bir SUV’un yanına gittik. Adamlardan biri, sanki bir devlet büyüğünü karşılarcasına arabanın sürgülü kapısını açtı. İçerisi, loş ışıklar altında parlayan krem renkli deri koltuklarla döşenmişti. İlk defa bu kadar lüks bir arabaya biniyordum. Ayaklarımın altındaki kalın halı ve koltukların o yumuşak dokusu arasında, kendimi birazcık özel hissetmedim dersem yalan olur; ama bu hissin hemen arkasında büyük bir kaygı gizliydi. Yola çıkınca heyecandan ellerimin terlediğini hissetmeye başladım. Bartu, ailesine evlendiğimizi anlattığını söylemişti ama beni gerçekten nasıl karşılayacaklardı? İçimden geçen en büyük arzu, beni ailelerinden biri olarak kabul etmeleriydi. Çünkü çocukluğumdan beri bir yere ait olmaya, o hikayelerdeki aile sıcaklığına hep aç kalmıştım. Ne beni dizine yatırıp saçlarımı şefkatle okşayan bir annem olmuştu, ne de akşamları işten ya da okuldan geç çıktığımda kapının önünde beni bekleyen bir babam. Paylaşabileceğim, kavga edip sonra barışabileceğim bir kardeşim de olmamıştı bu hayatta. Belki de bu sebepten, mantığım "dur" derken kalbim Bartu’nun evlenme teklifine bu kadar kolay ‘evet’ demişti. Bir ismim, bir yuvam, bir ailem olsun diye. “Heyecanlanmana gerek yok.” Bartu’nun tok sesiyle daldığım o puslu düşüncelerden silkelenerek ona baktım. “Heyecanlı değilim,” dedim. Ancak bakışlarını, kolunu sımsıkı saran ellerime çevirdi. “O kadar sıkıyorsun ki tırnakların batıyor,” dedi. Farkında olmadan onu pençeler gibi kavradığımı o an anladım. Ellerimi hemen gevşettim, yüzüm utançtan ısındı. “Canını yaktıysam özür dilerim,” dedim mahcup bir edayla. “Senin yapacağın hiçbir şey benim canımı yakamaz,” dedi. Bir saate yakın süren, uçsuz buçaksız toprakların arasından geçen yolculuktan sonra, görkemli bir konağın önünde durduk. Taş duvarlar, sarı ışıklarla aydınlatılmış kemerler... Kapıda takım elbiseli adamlar vardı. Şaşkınlıkla, “Burada mı yaşıyorsun?” dedim. Ev değil, adeta bir kale gibiydi burası. Beni sessizce, sadece başıyla onayladı. Bu sırada arabanın kapısı dışarıdan büyük bir hürmetle açıldı. Birlikte dışarıya çıktık. Toprak kokusu daha yoğun geliyordu artık. Konağın devasa kapısına doğru yürürken, yanından geçtiğimiz insanlar saygıyla eğilerek geri çekiliyordu. Her ağızdan, sanki önceden prova edilmişçesine aynı sözcükler dökülüyordu: “Hoş geldiniz ağam.” Konağın kapısından içeriye adımımızı attık. Avluda 14-15 yaşlarında, bir kız vardı. Bizi görür görmez yüzünde tarif edilemez bir şaşkınlık belirdi ve bizimle konuşmadan hızla konağın merdivenlerine koşup avazı çıktığı kadar bağırdı: “Anneeee! Abim geldi!” Eğer kız, ‘Abim geldi’ demese kardeş olduklarına inanmazdım. Çünkü bir kardeş abisini görünce önce bir selam verirdi. Yani öyle bir sıcaklık olmalıydı. Kızın sesi taş duvarlarda yankılanırken, içime bir huzursuzluk çöktü. Bartu’ya sokulup teyit etmek ister gibi “Kız kardeşin mi?” dedim. Cevap vermedi. Avlunun tam ortasına doğru emin adımlarla yürüdü. Attığı her adımda, avucunun içindeki elimi biraz daha güçlü sıkıyordu; vücudu kaskatı kesilmiş, omuzları gerilmişti. Yüzüne baktığımda, bu karanlık surat ifadesini ilk kez görüyordum. Adımlarımı yavaşlatıp durdum. “İyi misin?” dedim endişeyle. Yine cevap vermedi. Sanki başka bir boyuttaydı, sadece karşıya odaklanmıştı. Birlikte üst kata çıkan geniş merdivenlere doğru ilerledik. İlk basamağa ayağımızı koyduğumuz o an, yukarıdan bir ses yükseldi. Keskin, adeta havayı bıçak gibi kesen bir kadın sesi: “Sakın adımını atayım deme!” Başımı kaldırdım. Merdivenlerin tepesinde, oymalı korkulukların hemen yanında duran kadını gördüm. Kadın, her an üzerimize atlayıp bizi… Ya da belki de sadece beni… parçalayacakmış gibi bakıyordu. Yüz ifadesi, hayatımda kimsede görmediğim kadar yoğun bir öfke ve saf nefretle doluydu. Gözleri adeta üzerime çivilenmişti. Bartu, boğazından çıkan hırıltılı bir sesle “Anne!” dediğinde, kadın merdivenlerden bir basamak indi. Bakışı o kadar ürkütücü, o kadar deliciydi ki gayri ihtiyari Bartu’nun arkasına doğru sığınmak için hamle yaptım. Ancak o, tam o anda kıpırdamamam için tuttuğu elimi sertçe çekti ve beni omzunun hizasında, olduğum yere sabitledi. Kaçmama izin vermiyordu. Annesinin yüzüne bakarak “Sana gelinini getirdim. Karım, Ezo.” Dedi. Kadının yüzündeki o sert hatlar bir gram bile yumuşamadı. Aksine, dudakları küçümseyerek gerildi; bana sanki yerdeki bir böcekmişim gibi, tiksiniyor gibi bakıyordu. Bu esnada kadının arkasında, merdivenlerin en üst basamağında başka insanlar belirdi. Çatık kaşlı adamın babası olduğunu düşündüm. Hemen yanında orta yaşlarda iki kadın daha vardı. Bizi avluda karşılayan o genç kız, şimdi iki genç erkeğin yanında duruyordu. Ve hiçbirinin yüzünde en ufak bir sıcaklık yoktu. Bu konakta hoş karşılanmadığımı anladığım an annesi Bartu’ya bakarak “Geldiği yere geri gönder.” Dedi. “Ne olduğu belli olmayan bir kızı gelin diye kapımdan sokmam ben!”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD