EVLENDİM

1979 Words
BARTU Bütün gece gözümü bile kırpmamıştım. Saat sekizi vururken yatakta yanımda huzurla uyuyan Ezo’nun yüzünü izliyordum. Uyurken öyle masum, öyle güzel görünüyordu ki... Dün ona evlenme teklifi ettiğime, hayatımı bir saniyede ellerine bıraktığıma hâlâ inanamıyordum. Her şey o telefonla başlamıştı. Havaalanında, uçağa binmek üzereyken gelen o haberden sonra kendimi bir anda onun kapısında bulmuştum. Dört gün sonra Mardin’de, başka bir kadınla evlenecek olan “ben”, her şeyi yakıp yıkmış ve bu yalnız kadına “karım ol” demiştim. Zihnimde, Ezo’yu araştırması için görevlendirdiğim adamın tok sesi yankılandı: “Ezo Sönmez. 3 Temmuz 2002 Şanlıurfa doğumlu...” Adamım, Ezo’nun bana anlattığı her şeyi harfiyen doğrulamıştı. Dediği gibi, köksüz ve kimsesizdi. Benim kalabalık ve gürültülü ailemin aksine o, bu koca dünyada yapayalnızdı. Onu bırakıp gidemezdim. Mardin’de, konakta düğün için hummalı bir çalışma vardı. Telefonumun ekranı yedi yirmi dört bir uyarı levhası gibi yanıp sönüyordu: Annemden, müstakbel nişanlımdan, ailenin diğer fertlerinden ve aşiretin ileri gelenlerinden gelen onlarca cevapsız çağrı... Ama hiçbirini düşünecek, hiçbirine cevap verecek halde değildim. Benim dünyam şu an bu odanın dört duvarı kadardı. Sessizce yatak örtüsünün altından sıyrıldım. Ezo hafifçe kıpırdandı, bir an uyanacak sandım, nefesimi tuttum. Neyse ki uyanmadı. Sabaha karşı beşe kadar seviştiğimiz için bitkin düşmüştü; tenindeki o yorgun ama huzurlu ifade, kolay kolay uyanmayacağının kanıtı gibiydi. Komodinin üzerinde duran telefonuna uzandım. İşe gitmek için kurduğu sabah alarmını tek bir dokunuşla kapattım. Artık o restorandaki işine ihtiyacı yoktu. Benimle Mardin’e, gelecekti; artık işi de, evi de, yurdu da bendim. Çıplak ayaklarımla balkona açılan kapıya yönelip kendimi dışarı attım. Kapıyı usulca, tek bir çıt çıkarmadan kapattım. Rehberde Selim’in numarasını buldum. Selim, yakın arkadaşlarımdan birinin abisiydi ve T.C. Roma Başkonsolosluğu’ndaki o aşılmaz bürokratik kapıları açabilecek, sistemi dize getirebilecek tek anahtarımdı. İsmine tıkladım. Telefon daha ikinci kez çalmadan açıldı. Selim’in sesi pürüzlüydü: “Bartu? Bu saatte hayır olsun? Bir sorun mu var?” “Bana yardım etmen lazım dedim, “Bugün, hemen şimdi... Bizim evlenmemiz gerekiyor.” Telefonda sessizlik oldu. Ardından Selim’in o sinir bozucu, alaycı gülüşü duyuldu. “Bartu, sabah mahmurluğu herhalde, şaka yapıyorsun. Ne nikahı yahu? Sen Mardin’de evlenmeyecek miydin?” “Orasını karıştırma” dedim dişlerimin arasından, öfkem sesime yansımıştı. “Mardin bitti. Ben bugün, burada, bu şehirde o imzayı atmak istiyorum. Nikahın bugün kıyılmasını istiyorum.” Sesi bir anda ciddileşti. İstediğim şeyin ne kadar büyük bir risk olduğunu fark etmişti. “Bak Bartu,” dedi resmi bir tonda. “Bizde nikahlar haftalar, bazen aylar öncesinden randevuyla olur. Öyle kapıdan girip her 'ben geldim' diyeni evlendiremeyiz. Burası devletin makamı.” “Şaka yapmıyorum,” diye fısıldadım, gözüm camın arkasında uyuyan Ezo’nun üzerindeydi. “Hayatım söz konusu.” Selim’in derin bir nefes aldığını, sigara içmek için çakmağı yaktığını duyar gibi oldum. “Başımı yakacaksın Bartu... Bak, prosedürler çok katı. Sistem üzerinden geriye dönük işlem yapmak ya da birini araya sıkıştırmak imkansıza yakındır. Ama...” Duraksadı. “Eğer evraklarınız olursa, müsteşarla konuşup bir boşluk yaratmaya çalışırım. Ama bak, 'eğer' diyorum.” “İstersen yapabileceğini biliyorum” dedim. “Ezo zaten altı yıldır burada yaşıyor, Roma’da şef kendisi. Bütün düzeni burada. Benim de her şeyim yanımda. e-Devlet’te Mardin’deki nikah için hazırladığım tüm o belgeler; sağlık raporum, falan tek bir tıkla önüne düşer.” Selim’in zihnindeki çarkların döndüğünü hissedebiliyordum. “Dijital belgeler işimizi hızlandırır,” diye mırıldandı. Selim, her bir kelimesiyle adeta hayatımın rotasını yeniden çizerken, içeride uyuyan Ezo’nun üzerinden gözlerimi ayırmıyordum. Selim “Senin için iş kolay; gerekli belgelerin var. Pasaportunu ve nüfus cüzdanını sakın unutma. Yanında mutlaka dört tane de fotoğraf olsun. Ama Ezo Hanım için durum biraz daha farklı. Altı yıldır burada olduğu için İtalyan makamlarından aldığı oturum izni, yani Permesso di Soggiorno şart. Ayrıca nüfus kayıt örneğini hemen e-devletten indirip bana mail atması lazım.” Sıra en kritik noktaya, Ezo’nun sağlık raporuna gelmişti. “Via Veneto tarafında sürekli çalıştığımız, konsolosluğun tanıdığı bir doktor var. Oraya gidin, ben şimdi arayıp durumun aciliyetini bildireceğim. Siz muayene olur olmaz onayı hemen sisteme düşürür, biz de burada dosyaya ekleriz.” “Tamam,” dedim, hafızama kazıyarak. “Doktorun ismini ve adresini hemen bana mesaj at.” “Ve en önemlisi Bartu; iki tane Türk vatandaşı şahit gerekiyor. İtalyan arkadaşlarınız olmaz, kanun böyle. O iki kişiyi bulamazsanız o defter asla açılmaz, bilesin.” Dedi. “Şahit mi?” diye mırıldandım. İki Türk vatandaşı... Birkaç tanıdık vardı elbet ama hepsini bugün organize etmek imkansız gibi görünüyordu. Ben sessizliğe gömülünce Selim, dostluğumuzun hatırına o büyük adımı attı: “Tamam, şahitleri dert etme, ben buradan birilerini ayarlarım. Sen sadece dediklerimi yap.” Tam telefonu kapatacaktı ki, “Bunu kimse bilmeyecek. Özellikle de Ezo. Mardin’deki o hazırlıklardan, başka bir kadınla evlenmek üzere olduğumdan ona sakın bahsetme. Henüz kendisine anlatamadım.” Selim'in hattın diğer ucundaki sessizliği saniyelerce sürdü. Sonra sadece, “Tamam,” dedi ve telefonu kapattı. Balkonun serin havasını geride bırakıp içeri girdiğimde yatağın kenarına, Ezo’nun yanına usulca iliştim. Eğildim, parmaklarımı o ipeksi, vanilya kokulu saçlarının arasında gezdirdim. Bu kadının hayatını bir günde değiştirecektim. “Ezo,” dedim, “Uyanmalısın sevgilim. Bugün evleniyoruz.” Gözlerini bir anda açtı. Yatağın içinde doğrulurken kahverengi gözleri şaşkınlıktan kocaman olmuştu. “Bugün mü? Bartu sen ne dediğinin farkında mısın?” dedi. “Evet, bugün saat 15.00’te konsoloslukta,” dedim, her kelimenin üzerine basarak. “Şimdi hemen kalkıyoruz, doktora gidip senin sağlık raporunu halledeceğiz, evrakları mail atacağız...” Ben ona Selim’in saydığı o listeyi, yapmamız gerekenleri tek tek anlatırken, o sanki bir yabancıya bakıyormuş gibi beni izliyordu. “Sen... Sen gerçekten ciddisin,” dedi, eli kalbinin üzerine giderken. Sanki kalbinin yerinden çıkmasından korkuyordu. Yanağını öptüm. “Hayatımda hiç bu kadar kendimden olmamıştım” diyerek ellerini avuçlarımın içine aldım. Parmaklarını dudaklarıma götürdüm. “Zamanımız dar, hemen çıkmalıyız. Gün bitmeden karım olacaksın.” Sarıldı bana “İnanamıyorum” dedi. “Bu bir rüya olmalı” Gülümsedim. “Rüya olmadığına seni inandırırdım ama vakit yok” dedim. Birden geri çekildi. “Ama ya ailen” dedi. “Onlar…” Konuşurken onu susturmak için dudağını öptüm. “Onları takma. Karalarıma saygı göstermek zorundalar” Gözleri doldu. Yüzüne hüzün çöktü. “Artık benimde bir ailem olacak” dedi. Aile… İçim sızladı. Çünkü konaktakilerin Ezoyu kolay kolay kabullenmeyeceklerini biliyordum. Özellikle de annem kök söktürecekti. Ama ona bunu anlatamazdım. “Senin ailen sadece ben olmalıyım” dedim. “Hadi şu işi bitirelim” O saniyeden sonra zaman hızla akmaya başladı. Sanki kader, önümüze görünmez bir ray döşemişti ve biz o rayın üzerinde kontrolsüzce kayıyorduk. Arkamızdan bir el bizi sürekli itiyor, durup düşünmemize, tereddüt etmemize tek bir saniye bile izin vermiyordu. Telefonumdan evrakları indirip Selim’e gönderirken, bir yandan da Ezo’ya döndüm. “Hemen seninkileri de indirmemiz lazım,” dedim. Ezo, şifresini girerken hâlâ ne yaptığımızı tam olarak kavramış görünmüyordu. Belgeleri göndermemizin ardından vakit kaybetmeden evden çıktık. Kiraladığım aracı Selim’in yönlendirdiği Via Veneto tarafındaki muayenehaneye sürdük. Doktor bizi kapıda bekliyordu; Selim’in ricası her kapıyı açmıştı. Ezo muayene olup onayını sisteme düşürttüğünde, geriye birkaç küçük işimiz kalmıştı. Oturum belgesini aldığımızda Roma’nın tepesine öğlen sıcağı çoktan çökmüştü. Bir ara Trastevere’nin gölgesinde soluklanmak için durduk. Ezo elindeki dosyaya bakıp başını kaldırdı. Gözlerinde hâlâ o 'buluntu çocuk' olmanın verdiği derin güvensizlik, bir yere ait olamamanın o kadim korkusu vardı. “Bartu, bunlar gerçekten oluyor mu? Şaka değil, değil mi?” diye sordu. Sesi öyle kırılgandı ki, sanki biri gelip bu kağıtları elimizden alacakmış gibi titriyordu. Onu bu ana mühürlemem gerekiyordu. Onu, o sahipsiz bırakılmış küçük kız çocuğunun hüzünlerinden çekip almalıydım. “Gelinlik olmadan bu iş tamam sayılmaz,” dedim. “Gelinlik mi?” dedi heyecanla. “Gelinliksiz gelin olmaz” dedim. Via del Corso üzerindeki şık butiklerin arasına daldık. Günlerce sürecek prova şansımız, ince elenip sık dokunacak vaktimiz yoktu. Ezo, vitrindeki o sade, zarif ve bembeyaz ipek elbiseyi giyip kabinden çıktığında, nefesim kesildi. Elbise, sanki Roma’nın tüm terzileri aylardır sadece onun için çalışmış gibi kusursuz oturmuştu üzerine. Ayaküstü birer dilim pizza atıştırırken, hayatımızın en önemli imzasını atmaya giden bir çiftten çok, yasak bir hazineyi çalmaya giden iki maceracı gibiydik. Saat tam 15.00’te, Via Palestro üzerindeki o görkemli binanın, Türkiye Cumhuriyeti Roma Başkonsolosluğu’nun önündeydik. Selim bizi arka kapıda bekliyordu. Gözlerinde hem bir dostun endişesi hem de başarılmış bir işin gururu vardı. “Şahitler hazır, sizi bekliyorduk,” dedi kısık bir sesle. İçeride, o klasik resmiyet kokusunun sindiği odada konsolosluk memuru önüne koyduğum belgeleri incelemeye başladı. Odada ölüm sessizliği vardı; sadece kağıtların hışırtısı ve Ezo’nun hızlanan nefesi duyuluyordu. “Belgeler uygun,” dedi memur nihayet, başını kaldırıp bize hafifçe gülümseyerek. Şahitlerle nikah masasına oturduğumuzda Ezo’nun elini tuttum. Parmaklarını parmaklarıma kenetledim. Yüzüme heyecanla baktığında avuçlarının içinin ateş gibi yandığını fark ettim. Memur o kaçınılmaz soruyu sordu: “Bartu Özkan, hiçbir baskı altında kalmadan, Ezo Sönmez’i eşliğe kabul ediyor musunuz?” Zihnimde bir anlığına Mardin’deki o koca konak, annemin öfkeli sesi belirdi. Bizimkiler duyduğunda kıyametler kopacak, yer yerinden oynayacaktı ama umurumda bile değildi. O dünyayı arkamda bırakmıştım. “Evet!” dedim, Memur aynı soruyu Ezo’ya yöneltti: “Siz, Bartu Özkan’la evlenmeyi kabul ediyor musunuz?” Ezo bir an duraksadı. O birkaç saniyelik sessizlik, bana bin yıl gibi geldi. Kalbim duracak gibi oldu; sanki reddedecek kaçacak sandım. Korkuyla yüzümü ona döndüm. Başını önüne eğmişti, “evet” demeye çekiniyordu. Memur sorusunu sabırla tekrarlayınca Ezo başını kaldırdı. Gözlerimin tam içine, ruhumun derinliklerine baktı. O bakışta tüm geçmişini, korkularını ve bana olan teslimiyetini gördüm. “Evet,” dediğinde, boğazımda düğümlenen o koca yumru dağıldı, rahat bir nefes aldım. Konsolosluk binasının çıktığımda yüzü hiç gülmeyen ben, sürekli sırıtıyordum. Ezo’da öyle. Hayatım boyunca şu üç-dört günde güldüğüm kadar hiç gülmemiştim. Arabaya bindiğimizde sessizliği bozan ilk Ezo oldu. “Şimdi ne olacak?” dedi, gözlerini elindeki nikah cüzdanından ayırmadan. “Mardin’e, evimize gideceğiz,” dedim. Sesimdeki netlik hem onu sakinleştirmek hem de kendi içimdeki fırtınayı dindirmek içindi. Artık dönüşü olmayan bir yola girmiştik. “Giulia!” dedi aniden. “En yakın arkadaşım... Evlendiğimizden haberi bile yok Bartu. Buradan öylece çekip gidemem, ona veda etmeliyim.” Onu anlayabiliyordum. Roma’daki altı yıllık yalnızlığında tutunduğu tek dal belki de oydu. “Tamam,” dedim. Arkadaşının çalıştığı restoranın yol üzerinde olduğunu söyledi. “Beni beş dakika arabada beklersen ona görüneyim, durumu anlatayım,” dediğinde başımla onayladım. On dakika sonra restoranın önündeydik. Ezo, heyecanla Giulia’yı arayıp kapıda olduğunu haber verdi. Arabadan inişini, üzerindeki gelinlikle restoran doğru süzülerek yürüyüşünü izledim. Çok güzeldi. O içeri girdiğinde ben, gerçek dünyanın karanlık yüzüyle baş başa kaldım. Telefonumu çıkardım. Kaçış bitti, savaş başlıyordu. İlk olarak Meryem’i aradım. Telefon daha ilk çalışta, sanki cihazın başında nöbet tutuyormuşçasına açıldı. “Bartu! Üç gündür arıyorum, neden cevap vermiyorsun?” dedi. “Meryem…” dedim, derin bir nefes alarak. “Ben Roma’da evlendim.” Kısa bir sessizlik oldu, ardından acı bir gülüş duydum. “Ne saçmalıyorsun Allah aşkına? Ne evlenmesi? Şunun şurasında üç gün kalmış düğünümüze. Bu yaptığın çok çirkin, çok ağır bir şaka.” “Şaka değil Meryem. Sana evlendim diyorum. Neyi anlamıyorsun? Evlendim işte, bitti.” Sesi aniden değişti, öfke ve hayal kırıklığı hıçkırıklarına karıştı. “Ama bana söz vermiştin…” diye bağırırken daha fazla dinleyemedim. Telefonu suratına kapattım. Kalbim göğüs kafesimi zorluyordu. Hiç vakit kaybetmeden annemi aradım. O, Meryem’den çok daha sertti. Telefonu açar açmaz, “Neredesin oğlum sen? Neden gelmedin? Başına bir iş geldi sandık” “Evlenmekle meşguldüm anne,” dedim, sesimi olabildiğince düz tutmaya çalışarak. Sesi durgunlaştı. Kısılan sesiyle “O ne demek Bartu?” dedi. “Anlamayacak ne var anne? Evlendim diyorum. O düğünü iptal et.” Annem çığlık atar gibi bağırdı: “Sen beni delirtecek misin! Cezmi Ağa, kızını bırakıp başkasıyla evlendiğini duyarsa bu konağı başımıza yıkar! Kan çıkar Bartu, kan!” Hattın ucunda birden bir hışırtı oldu ve amcamın o taviz vermeyen sesi duyuldu: “Buraya gelip Meryem’le hemen evleneceksin! Başka yolu yok, töreye karşı gelemezsin!” Hayatımı sürekli kontrol altında tutmaya çalışan amcam o silsileleri sıralarken, restoranın kapısında Ezo belirdi. Yanında kendi yaşlarında, şaşkınlıkla arabaya bakan bir kız vardı; muhtemelen Giulia’ydı. Ezo’nun beyazlar içindeki masumiyetiyle amcamın telefondan sızan karanlık tehditleri arasındaki uçurum midemi bulandırdı. Artık nezaket ya da saygı sınırı kalmamıştı. Sabrım tükendiğinden “Düğünün de amına koyarım Cezmi Ağa’nın da!” diye kükredim telefona. Cevap vermelerini beklemedim. Beni bir daha aramamaları için telefonu tamamen kapattım.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD