ALACA/ "Hoş geldin Aişe..."

1922 Words
İşgal mahkemelerindeki Şeyh Raid Salah ve tüm Allah için sürgün olanlar anısına ithafen... Ölüm, devam edebilmenin bir diğer adı olmasa hiçbirimiz gitmekten bu kadar korkmadan yaşayamazdık. Bize ölümü sevdiren başka bir şey de var anne, şehadetin o ılık sıcaklığı... Dünkü gibi olmasa da tepemi yakan güneşin, güneş gözlüklerine rağmen gözlerimi yaktığını hissedebiliyordum. Kocaman merdivenlere yürümeye devam ederken aynı zamanda kamufle ettiğine inandığın gözlüklerin altından etrafı süzüyordum. Bizden olan herkesin geri çekilmesini istememden sonra ilk kez onların arasında bu kadar yalnızdım. İbrahim Muhammed’in haberimi daha o gece herkese ulaştırdığından emindim. Fakat ne olursa olsun bir anda bu kadar yalnız hissetmek de istediğim bir şey değildi. En son bu merdivenlerde Osman ile karşılaşmıştık. En son yine burada hiç birbirimizi tanımıyor gibi çarpışmıştık. Eliza’nın o esnada Osman’ı fark ettiğine ve bilerek onu kendi kadrajına sığdırdığına inanıyordum ama yeniden bu merdivenlerde yürürken olayın iç yüzünün böyle olamayacağını fark ettim. Duygularımı yüzüme yansıtabilmeyi başaran bir adam olsaydım, hiç şüphesiz şu an fark ettiğim şey üzerine yüzüm hayretlere bulanırdı. Eliza, ben tuvalet bahanesi ile dışarı çıktığımda henüz Bay Perllman ile içerideydi. Ben dışarı çıktığımda ise dikkatinin üzerimde olmadığına adım kadar emindim. Emin olmasam asla, Osman’ı onlara karşı yem olarak ortaya atar mıydım? Dün gece içtiğim sigara sanki avuçlarımın arasında tütüyor gibi ellerimi sıkmaya başladım. Eliza dışında birleri tarafından da aktif olarak takip ediliyordum. Olayın Eliza ile sınırlı kalmadığını bilsem de bizzat fakülte içerisinde peşime birden fazla adam takmaları beklediğim bir şey değildi. Çünkü  işleyiş, onların sevdiği bir işleyiş tarzı değildi. Ben onları yakinen tanıyan sayılı insanlardan birisiydim. Karda yürüyüp izini belli etmeyenler için birden fazla takipçi birden fazla risk demekti. Bunu kolay kolay göze almazlardı. Tabi tutmak istedikleri balık büyük değilse… Peki onların gözünde bu kadar büyük balık olmamı sağlayan hangi bilgiye ulaşmışlardı? Merdivenleri ağır ağır çıkmaya gayret etsem de gideceğim yere ulaşmıştım. Yeniden hiçbir şeyin farkında olmayan, hayatı onlar kadar ciddiye almayan kızgın Jacob olarak içeri girmek zorundaydım. Onlar yüzlerindeki maskeyi indirmeyene kadar karşılarında soyunamazdım. Kapıyı yavaşça tıklatıp açarken henüz ders başlamamıştı. Herkes dağınık bir sürü edasıyla dersliğe yayılmıştı. Bu sınıf, her ne kadar birçok farklı kültürden insan ağırlıyor olsa da Müslüman öğrencilere denk gelmek oldukça zordu. Elbette literatüre geçmiş karşılıklı bir anlaşma yoktu bu durum için ama bazı anlaşmaların tarihi nasıl ki yıllar öncesine dayanıyorsa, buradaki meselede yılların yeşerttiği bir durumun filiziydi. İyi bir Müslüman, iyi bir İsrail öğrencisi olamazdı. Çünkü arada kıvılcımları, bir anda felakete sürükleyebilecek büyük bir gaz salınımı mevcuttu. Bu iki kavram bir araya gelince ortaya ne iyi kalıyordu, ne kötü… Sınıfa ilk girdiğimde minik bir sessizlik olduktan sonra birkaç saniye içerisinde herkes biraz önceki vaziyetine geri döndü. Gözlerimdeki gözlüğü boş bir sandalye bulana kadar çıkarmayı düşünmüyordum. Kolaçan etmenin güzel bir yöntemi haline gelmişti benim için bu aksesuar. Orta gruptan bir sandalyeyi gözüme kestirdim. Yavaş adımlarla oraya doğru yürürken, arka taraflara bakmayı ihmal etmiyordum. Eliza ile sadece iki ders bir arada bulunabiliyorduk. Ben yüksek lisans için devam ederken o, Bay Perllman için asistanlık yapıyor ve aynı zamanda master eğitiminin son iki dersini vermeye çalışıyordu. Bu bilgilere Said’in araştırmayı seve kimliği sayesinde ulaşabilmiştik. Yoksa o Eliza’ya dikkat etmemi söyleyene dek kızın varlığı asla dikkatimi çekmiyordu. Silik bir tip olduğu için değil fazla, lakayt tavırları uzak durmamı sağlıyordu. Eliza’nın beni inceleme altında tutabileceği sayılı ders saatimizi harcamayacağına adım kadar emindim. Seçtiğim sandalyeye otururken kaç dakika içerisinde burada olacağını hesap etmeye çalışıyordum. Bu his o kadar yakın ama o kadar garip bir histi ki olduğum ortamın bir rüya kesiti olduğunu zannetmeme sebep oluyordu. O kızın o vahşi, o insanlığa sığmayacak halini hatırladıkça birazdan buraya gelip nasıl insani durabileceğini merak ediyordum. Evet, onun zihninde ben de bir katildim. Hatta eğer bütün bilgilerim ellerindeyse, onun işlediği cinayet benim muhatap olduklarımın yanında küçücük bile kalabilirdi. Ama ben bu durumu seçmedim. Ben böyle olmayı istemedim. Ben onlar tarafından böyle olmak zorunda bırakıldım. Benim kardeşlerimin toprağını onlar gasp etti ilk önce ardından tek tek evleri cehenneme çevirdiler. O da yetmezmiş gibi kocaman bir ülkenin içerisinde birkaç karış alana hapsettiler. Dünyanın gözlerinin içerisine baka baka çocuklarımızı öldürdüler. Yetmedi bu sefer binlerce yıllık mahkumiyetler biçtiler. Her çocuk, onlar için potansiyel bir umuttu ve onlar tek tek umudumuzu öldürmeye yeltendiler. Sizin hareminize tecavüz ettiler mi hiç? Benimkine ettiler. Etmeye devam ediyorlar… Onlar kıllarına dokunulduğunda dünya karşısında ağlama krizlerine girerken, biz Peygamber(sav) emanetimizin içerisinde tepinmelerine şahit bırakıldık. Şimdi beni olmam zorunda bıraktıkları kişi için kimseden özür dilemeyeceğim. Ama Eliza, vicdanı ile baksaydı göz göre göre ölüme tutunan çocukların savunucusu olurdu. Eceli değil… Benim maskemin altında gerçek bir hukuk mücadelesi vardı. O ise, yanlışın avukatı kesilmeyi tercih etmiş görünüyor. Beni meraklandıran ise bir haksızlığın yandaşı iken, buraya gelip hiçbir şey olmamış gibi davranabilecek miydi sorusuydu. Çünkü eğer öyle olacağına şahit olursam biraz sonra ileride karşılaşacağım yüzleşmede bu günü asla unutmayacaktım. Sandalyenin yazı yazılmak için ayarlanmış koluna iyice yaslandığımda gözlükleri çıkardım. Etraf daha aydınlık görünürken konuşmadan beklemeye devam ettim. İçerisi anlaşılmayan uğultular ile çalkalanıyordu. Mavinin beyaza eşlik ettiği derslikte, hepimiz kendi halimizde olan duruşumuzu koruyorduk. Tabi kimimiz, içindeki yangının dumanını saklamak için mükemmel bir mücadele veriyorduk, ortamdaki kimsenin haberi yokken…   Uğultular devam ediyorken kapı yeniden açıldı. İçeri giren kişi, David Cohen isimli ders öğretmeniydi. Sınıfın uğultusu bir anda bıçak gibi kesilmişti. Ben Eliza’nın gelmediğine takılırken, hocanın hemen ardından içeri girdi. Kapıyı kapattıktan sonra Bay Cohen ile minik bir göz temasından sonra seri adımlara sandalyelere doğru gelmeye başladı. Sınıf maksimum on beş kişiden oluşuyordu. Teorik kısmın ağırlıkta olduğu derslere katılım zaten hep bu civarlarda seyrederdi. Eliza, sol tarafımda kalan sandalyelerden birisine yerleşirken ben Bay Cohen’e bakmaya devam ediyordum. Gözlerim onda değilken bana baktığını ve hatta uzun uzun süzdüğünü bile hissedebiliyordum. Ama benim gözlerim daha yeni yeni konuşmaya başlamış Bay Cohen’deydi. Ona bakmamak için konumumu iyice belirlerken aramızda oynanacak ebelemece oyununa başlamıştık bile. Makinaların işleyişi hakkında birkaç teoriden üstün körü bahsedilirken, Eliza’nın bakmasam bile kafasını sandalyenin koluna yasladığını fark ettim. Bir süre sadece konuşan adama odaklı sabit kalırken, garip giden bir şey olup olmadığını kontrol etmek için avucumda tuttuğum gözlüğü, parmaklarım arasından kaymış rolü yaparak yere atıverdim. Sınıftan birkaç kafa sesten ötürü bana döndüğünde hiçbir şey olmamış gibi sakince kaleme uzandım. Kalemi yerden almak üzereyken, sol tarafta bulunan bütün sandalyelere öylesine bakıyormuşum gibi göz gezdiriyordum. Gözlerim bakmak için eğildiğim kişiye geldiğinde bir anda beklemediğim bir manzara ile karşılaştım. Kafasını sandalyenin koluna yaslamış öylece beni izliyordu. Göz göze gelmemiz iyiyle kötünün garip eşiği gibiydi. Öyle tuhaf bir ifade vardı ki suratında bütün bir gün sadece beni izlemek için gelmiş gibiydi. O birkaç saniye aramızda uzarken kaşlarım yeni yontulmuş bir yay gibi kasılarak çatıldı. Bir süre gerçekten ne yapmaya çalıştığını anlayamadığım için bakmaya devam ettim yüzüne. Ama sonra, hemen arkasında duran duvara o sokak arasında gördüğüm manzara yerleşti. Osman’ın sırtında bıçağındaki kanı temizlerken, soluklarını düzene sokmaya çalışan Eliza tam karşımda duruyordu. O zaman şu an baktığı gibi masum değildi. Nefes alışımın renk değiştirdiğini hissettiğim an, hemen gözlerinden çektim gözlerimi. Çünkü kendine hakim olamamak duygusu, ben bu kızla ne zaman aynı ortamda bulunsam tam ensemde dikiliyordu. Onunla göz göze gelmemiz bile onu öldürmem için bir sebep haline geliyordu. Ve şu an aynı sebep bana yalvarıyordu. Karşımda bir şeyler anlatan kişiye odaklanmışım süsü versem de, içimde ölüm ile bilenen bir bıçak taşıyordum. En içimdeki bütün benliğim ayağa kalkıp aynı bıçağı bana bakan kadına geçirmem için yalvarıyordu. Ve ben bütün yangınlardan daha yakıcı olan o yerde kalakalmıştım. Arafta… Ne öldürebiliyor. Ne de yaşatabiliyordum… İçimdeki Ammar susmak bilmezken dersliğin kapısı hafifçe tıklatıldı. Bay Cohen “Gir!” diye seslendikten sonra içeri giren kişi ile sınıf bir anda zifiri bir sessizliğe bulandı. Bu işgal devletinde yaşamaya başladığım ilk andan beri ilk kez o an şaşkınlık bütün bedenime yayıldı. Ve aynı şaşkınlığın, herkesin yüzüne sıçratıldığına yemin edebilirim. İçeri giren kişi, simsiyah bir ay gibiydi. Siyah bir çarşafın içerisinde gözüken tek şeyi kar beyazı elleriydi. Yana naif bir şekilde atılmış peçesinin arasında Bay Cohen ile buluşturduğu gözleri endişe ile hareket ediyordu. Ve İsrail’in en gözde üniversitesinin koynunda hiç görmediğim bir an gerçekleşiyordu. Ben ki ne cinayetler, ne ölümler, ne yıkımlar gördüm. Ama bu, İsrail’in koynunda gerçekleşen mükemmel bir devrimdi. Şaşıran ifademi her ne kadar geriye itsem de, içimde bir yer heyecanla ayağa kalkmış karşımdaki manzaraya odaklanmıştı istemsizce. Derslikte yer alan herkesin ifadesini yakından görmek ister gibi sınıfa göz gezdirdim. Yemin ederim neredeyse hepsi önlerinde bütün bir tarihin en garip olayı gerçekleşmiş gibi karşılarındaki manzaraya bakıyorlardı. Eliza’ya baktığımda ise yüzünde gergin ve şaşkın bir ifadenin karması bulunuyordu. Ona baktığımı fark ettiğinde çok yüksek olmayan bir sesle mırıldandı. Ama gayet duyulabilir bir tondu benim için… “Birileri yuhalanmak için fazla cesur davranmış. Hoş geldin cehenneme.” Vallahi  “gel beni öldür” dese daha az rahatsız edici olurdu lafları. Bu kız, insanlığın yüz karasıydı. Onu önemsemeden yeniden ayakta duran ikiliye bakmaya başladım. Tuhaf olan bu manzara hoşuma gitmişti. Çünkü bu insanları rahatsız eden her şey benim için devrim demekti. Üzerimdeki şaşkınlığı bir miktar azaltmayı başardığım vakit, Peçeli kıza bakan gözlerimi hemen Bay Cohen’e çevirdim. İçimden estağfurullah nidaları yükselirken kıza bakmamak için resmen kendimle savaşmaya başladım. Ben gayretimi sürdürmeye devam ederken kibar ama kendinden emin bir ses, hoş bir İngilizce aksan ile sınıfa yayıldı. “Merhaba. Siz Bay David Cohen olmalısınız. Böldüğüm için üzgünüm. Beni buraya Bayan Haya yönlendirdi. Öğrenci değişim programı ile bir süre burada devam edeceğim eğitime. Dersi yarıda kesmek istemezdim ama Bayan Haya sizin için bir mahsuru olmayacağını söyledi.” Bayan Haya okulun yöneticilerinden birisiydi. Ve hatırının pek kıymetli olduğunu hepimiz çok iyi bilirdik. Kızın buraya yerleşmesinde bu kadının yardımcı bir faktör olduğunu tahmin ediyordum ki arkamdaki sandalyeden kalın bir İngilizce eşliğinde bir mırıltı yükseldi. “Gözleri kadar sesi de güzelmiş. Bu cesur kızın yüzünü ne zaman göreceğiz bakalım.” Sözler sağ bacağımı sinirle kasmama sebep olmuştu. Gevşek sözlere tahammülüm olmasa da duymazdan gelmek dışında bir çarem yoktu. Bay Cohen kızın söylediklerinden haberi varmış gibi mesafeli bir tonda konuşmaya başladı. “Evet, sen Naomi olmalısın. Bayan Haya bahsetmişti.” Kız yanlış bir şeyi düzeltmek ister gibi bir anda lafa atıldı. “Naomi eski ismim. Aişe demenizi tercih ederim.” Karşımızda gerçekleşen manzarayı hiç yadırgamadan Bay Cohen hızla kafasını salladı. Bu kız kimdi bilmiyorum ama eğitmenler tamamen kabullenir gibi tepkiler veriyorlardı. Ve bu bu olaydaki en garip durumdu. Bay Cohen eliyle kibarca boş bir sandalyeyi Aişe’ye gösterdi. Kız sakin adımlarla tam önümdeki sandalyeye yerleştiğinde Eliza’nın sesi bir anda bütün sınıfa yayıldı. “Naomi olarak gelseydin belki kabul ederdim seni ama sen gibilerine pek tahammülüm yok. Batı Şeria senin gibilerle kaynıyor. Hepsini sınıfa doldursak dışarıda avlanacak kimse kalmaz. Hoş geldin Aişe.” Söyledikleri sınıfta birkaç hümanist arkadaşın sesinin yükselmesine sebep olmuştu. Ben tepkisiz izlemeye devam ederken Aişe’nin sadece umarsızca kafa sallamasına şahit olabildim. Eliza’nın sözleri içimi biraz daha körüklerken Technion üniversitesi kanadımın atına alacağım ilk insanla karşılaşıyordu. Aişe her şeyden habersizken, sınıfta bir anda benim sandalye koluna vurma sesim yükseldi. Birçok kişinin vurma sesinin aniliği ile yerinde korkudan zıpladığını görebiliyordum. Aişe dahil olmak üzere bütün kafalar içimde biriktirdiklerimi dışarı kusar gibi söylediğim sözlerle bana dönmüştü. Ve oyunu bırakıp yüzleşmeye başlayan Ammar, ilk ebelenen olmayı kabul etmişti. “Bence Batı Şeria’ya gitmemize gerek yok Eliza. Neden ilk önce burnumuzun dibindekileri avlamıyoruz ki? Birisinin sana kibar olmayı öğretmesi lazım. Ben seve seve yardımcı olurum. Aişe’ya av gözü ile bakmayı seçen herkes tam arkasında olduğumu iyi bilsin.” Eliza çıkışımı beklemezken, bütün sınıf sessizliğe gömülmüştü. Üstü kapalı konuşmamın muhatabının tam olarak kim olduğunu kimse anlamamıştı. Bir tek Eliza görünmez bıçağımı çektiğimi fark etmişti. Humanist arkadaşlar onlara destek verdiğimi zannederken ben gecesine ölümü ağırlayacağım dakikalar içindeydim. Ve ilk kez kim olduğumu alenen söylemiştim Eliza’ya. Şimdi vakit ölümü ağırlama vaktiydi… İnsanoğlu bilmediğine, yabancısı olduğuna daima düşmandır. Çünkü bilinmezlik soğuk ve tedirgin edicidir. Bu insanlar bu yüzden mi bu kadar çok kapatıyor gözlerini anne? Bilselerdi yapmazlardı değil mi?   *** Keyifli okumalar dilerim. Selam Ve dua ile...                  
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD