Şehit Furkan Doğan Anısına...
Ben Ömer…
Henüz gençliğinin baharında, sırtına annesinin hasretini yüklenmiş ve uzun yılları ardında bırakmış o kanı deli akan Ömer.
Belimi, ilk kez tattığım ölüm dışında hiçbir şey bükemedi. Bir kız çocuğunun ölen gözlerinde tanıdım ilk kez kendimi. Bir dar sokakta nasıl ölünüp, nasıl yeniden doğulduğuna şahit oldum. Ellerim ilk kez birinin boğazına sarıldığında büyümeye başladım. Annemin kucağından koptuğumda değil, bedenim ilk cinayetimin titreyişleriyle sallanırken kocaman bir delikanlı oldum. Ölümü dizime yatırıp sevmeye başladığımda, sırtımdan kaydı geçmez dediğim her yaş. Öyle büyüdüm, öyle büyüdüm ki dimdik durdum Filistin sokaklarında. Gelen ecel dışında kimseye öptürmem alnımı derken, şimdi aynı sokakta büsbütün çıkmıştı kamburum.
Bir kadının incecik belini, kanı akan kardeşimin sırtında gördüğümde tattım ecelin nahoş kokusunu. Ve bana düşen, arkamı dönüp görmemiş gibi yoluma devam etmek oldu.
İlk kez beyazladı saçlarımdan bir tel.
İlk kez kırıştı bedenimde bir uzvum.
İlk kez yaşlandım anne.
Sen oğlunun serpilmesini hiç göremeden, ben iki büklüm oluverdim şimdi…
Sokaklar incelip iyiden iyiye uzamaya devam ediyordu. Ayaklarımın altında nefes alan bir toprak vardı. Ben her bastığımda inliyordu yeryüzü. Alışkın değildim arkamı dönmelere. Boğazı sıkılacak mesafede olan herkesin üzerine bir kartal edasıyla atlamak gibi huylarım vardı. Şimdi ise koşa koşa atlıyordum sanki önüme çıkan her çitten. Arkamda bıraktığım manzara, her çitte karşıma çıkıyor gibi koşuyordum ufka. Biliyordum. Eğer koşmasam ne ben kalacaktım geriye ne de davam. Yoksa bir kadının incecik bilekleri arasında son vermek zorunda kalacaktım bu kadar emeğe, bu kadar uğraşa…
Koştum, koştum ve koştum…
Ağır adımlarım, içimde fırtına olmuş gibi koştum.
İçimde biriken intikam, sırtıma Eliza’nın bıçağı gibi saplanırcasına koştum.
***
Evimin kapısını açtığımda saat gece yarısını geçiyor olmalıydı. Kudüs’ten Hayfa’ya nasıl geldiğimi hayal meyal hatırlıyordum. Rastgele bindiğim bir taksiye buranın adresini fısıldadığımı hatırlıyorum. Ondan önce tüm gün aralıksız yürümüştüm durmadan. İçimde susmamaya yemin etmiş alaca atları dizginlemem lazımdı. Nitekim fokur fokur kaynayan kanıma karıştıklarında hırçınlaşıp şaha kalkıyorlardı.
Kendimi umarsızca koltuğa bıraktım. Televizyonu açıp sesini iyice yükselttim. Elim istemsizce sehpanın üzerinde duran sigara paketine kaydı. Çare olmayacağını bilsem de paketten aldığım bir sigarayı en yavaş halimle tutuşturdum.
Dudaklarımla buluşan kök, her çekişimde uç kısımda sakin bir yol izliyordu. Nefesimle buluşan küller yeniden doğar gibi aydınlanıp, sönüyordu.
Bir elimi şakağıma dayayıp çekmeye devam ettim. Yabancı değildim ölümlere. Hatta kardeşlerimi yahut en yakın dostlarımı kaybetmeye. Bu son beş yıl ölüm şehadet ile yoldaşım olmuştu zaten. Ya düşmanımın canını alan yandaşım oluyordu, ya da sevdiklerimin emanetini alan Hakka kavuşturucum. Zihnimin içerisinde tepinen tek şey, yarın yeniden aynı katilin suratına hiçbir şey olmamış gibi bakmak zorunda oluşumdu.
Sigaranın bittiğini ağzıma gelen acı tattan dolayı anlamıştım. İzmariti direkt sehpaya söndürdükten sonra inler gibi bir ses kaçtı dudaklarımdan.
“Ah Osman…”
İsmi dudaklarımı delip geçiyordu sanki. Çok görmesek de birbirimizi, biz aynı davanın yolcularıydık. Ve şimdi onun davasının yükü de binmişti sırtıma.
Gözlerim acı ile kapanmak üzereyken kapının zili çaldı. Kimseyi beklemiyordum zaten bana uğrayan da olmazdı. Yavaşça yerimden kalktığımda elim bedenimde gezindi. Çakım olması gereken yerde duruyordu. Temkinli adımlarla kapıya yürüdüm. Mercekten baktığımda gördüğüm kişi ile kaşlarım çatılmıştı. Beklemeden hemen kapıyı açtım. Gelen İbrahim Muhammed’di.
“Gir içeri.” Dedim hızlıca.
Direktifimi bekliyor gibi aniden içeri girdi. Kapıyı kapattıktan sonra bir süre daha mercekten dışarıyı gözetledim. Herhangi bir hareketlenme olmadığını kesinleştirdikten sonra salonun ışığını kapatıp İbrahim Muhammed ile içeri doğru yürüdüm.
“Selamun Aleykum.” Diye telaş içinde konuşmaya başladı. Selamını başım ile onayladıktan sonra hızlıca ne olduğunu anlatması için beklediğimi anlamıştı. Seri hareketlerle koltuğa oturduğunda ortamı aydınlatan tek şey televizyon ışığıydı.
“Olanlar esnasında Aksa’da gördüm seni. İyi misin?” Bunu sorarken gözleri sehpaya söndürülmüş olan sigara izmaritine kaymıştı. Hangimiz iyiydik ki?
Yorulan bedenimi bir nebze gevşetmesi umudu ile burnumun direğini sıkıntı ile sıktım. “İyiyim. Merak etme.”
Bu kadarı ile yetinecekken aklıma gelen ile konuşmaya devam ettim. “Bugün vurulan kız kimdi? İyi mi?”
Bedenine büyük bir çıban batıyor gibi yüzü buruşmuştu. Söyleyeceklerini hafifletmeye çalışsa da gözlerinden geçen hüznü görebiliyordum. “Hüseyin Yusuf’un kızı, Esma...” Dedi, ardından duraksayarak devam etti. “Şehitlerimiz var Ammar. Rabbim şehadetlerini kabul etsin.”
“Amin.” Dediğimde kullandığı çoğul ek dikkatimi çekmişti. Osman’dan haberi var mıydı yoksa başka şehit edilen mi vardı?
“Başka?” dedim kelimeler boğazıma dizilirken…
“Kuzeydeki Havarilerin başı Osman. Kudüs’ün bir sokağında şehit edilmiş. İşgal polisleri baskından üç saat sonra getirdiler. Bıçaklanmış…”
İnsanoğlunun bildiklerini başka birisinin ağzından, sekteye uğramadan duyması ne kadar da zordu. Sanırım ruhumuz bildiği herhangi bir acıyı başkasından duyunca yeniden yaşamaya programlanmıştı.
Keşke Ammar olmasaydım diye geçirdim içimden. Keşke şimdi annesinin her gece yatmadan itina ile üzerini örttüğü Ömer olsaydım da ağlamaya cesaretim olsaydı.
“Evet…” dedim, sanki içimdeki zelzeleler bedenimi yıkmıyor gibi. “Gördüm onu.”
İbrahim Muhammed’in yüzünün bir anda şekil değiştirdiğine yemin edebilirim. Sakin edasının arkasında kaşlarını çatan bir adam belirdi. Eminim ki şu an karşısında duran kişi Ammar olmasa oturduğu koltuktan çoktan boğazımı sıkmak için fırlamış olurdu.
“Nasıl? Gördüm onu derken ne demek istiyorsun?”
İbrahim Muhammed, mükemmel bir düzenek tasarlayıcısıydı. İşini öyle itina ile yapardı ki eline geçen her malzemeden, sakinliğini yoğurarak mükemmel bir bomba oluşturabilirdi. İşini yapabilmesinin en önemli destek sağlayıcısı bu özelliğiydi. Sakinlik…
Filistin, 1948’den bu yana dünyanın kolaylıkla ulaştığı hiçbir şeye kolayca ulaşamayan bir memleketti. Yokluk içerisinde, tevekkül ile elindekini kullanmayı bilirdi. İşte İbrahim Muhammed’in yaptığı şey buydu. Onun işi sabır, tevekkül ve zeka ile yol almaktı. Yani kolaylıkla kaşları çatılmazdı bu adamın.
Benden bir konuşma beklediğinin farkındaydım ama yavaşlamak ve ağır hareket etmek acımı hafifletir ümidiyle bir süre konuşamadım.
“Arbede esnasında kendime engel olmamaktan korktum. Onlardan biri gibi davranmak zorunda olduğumu biliyorsun.”
Anlamamış gibi bakmaya devam ediyordu. Konuşmaya devam ettim yeniden.
“Korkak bir adam gibi oradan kaçmak istedim. Amacım kalabalıktan faydalanıp gözden kaybolmaktı. Kamufle olup geri dönecektim. Ara sokaklardan birini sapınca onu gördüm. Osman’ı…”
Kendime daha fazla mani olamayacağımı anladığımda sırtımı koltuğa yaslayıp devam ettim. “Beni yanına yerleştirdiğiniz o kız… Eliza… Onun hemen üzerindeydi. Osman’ı o bıçaklamıştı. Aksa’nın avlusunda yükselen sesler yüzünden beni fark etmedi. Ben de ödlek bir köpek gibi hızla oradan uzaklaşmak zorunda kaldım.”
Sözlerim henüz bitmemişti ki İbrahim Muhammed kızgın bir tonda lafımı böldü. “Koskocaman Ammar, üflediğimde uçacak bir kızdan mı kaçtı? Neden oracıkta indirmedin onu? Neden aynısını ona yapmadın? Osman’ı nasıl onun eline bırakıp arkanı dönüp kaçtın?”
Sözleri kaynar bir kazandan üzerime dökülüyordu. Ben kendini kontrol eden bir adam değilim. Beni durduran tek şey bugüne kadar ya dinim ya da davam olmuştu. Şimdi içimdeki depremleri bilmeden böyle konuşan kişi kardeşim ise kafama sıkmaktan beni ne alı koyacaktı?
Kafamı hızla koltuktan kaldırdım. İçimdekilere inat yükseldim bir anda. Amacım İbrahim Muhammed’e değil, beni içimden kuşatmaya çalışan vesveselere direnmekti.
“Ammar asla kaçmaz!”
Gözlerimin iyice koyulaştığının o da farkındaydı. Eğer konuşmaya devam ederse olacakların yükünü omuzlamış olmayı kabul ediyor olacaktı. Korkudan mı yoksa bana inandığından mı bilmiyorum ama kaşlarını çatan alnı sakince gevşedi.
“Eliza bu ordunun en önemli adamlarından birisinin kızı… Onu orada ortadan kaldırmam demek hepimizin ipini çekmek demekti. O kız her neyin peşindeyse, sandığım kadar aptal değil. Hatta göründüğünden çok daha zeki…”
“Ve güçlü…”dedi bir anda cümlemi tamamlayarak.
Bir anda bu cümleyi neden söylediğini anlamamıştım. Bakışlarım üzerinde bir süre oyalanınca devam etti. “Osman uzun boylu bir yiğitti. Kolay kolay bileği bükülemezdi. Bu kız normal bir standartta olsa arkadan saldırması durumunda bile Osman onu yere serebilirdi. Tek bir hamlesine bakardı. Bu kız iyi eğitilmiş Ammar. Aksi olsa bu durumun böyle sonuçlanması mümkün olmazdı.”
Gördüğüm manzaraya müdahale edememek beni öylesine sindirmişti ki İbrahim Muhammed’in dediği şeyi daha yeni yeni fark edebiliyordum. Eliza’nın elinde karambit bir bıçak vardı. Bu öyle sağdan soldan bir anda bulunabilecek kadar basit bir bıçak değildi. Bu kızın bilhassa yanıma yerleştirilmiş bir kız olduğunu elbette biliyordum ama üst düzey bir örgütün elemanı olabilecek kadar teşkilatlı bir casus olması aklıma gelmemişti.
Davranışları, sözleri genel olarak basit bir şüphe duyucu olduğunu gösterse de aslında bu kullandığı bir maskeydi. Beni çok tanıyordu. Ve tanıdığı için acemi bir şüphe duyucu olduğunu hissettirmeye çalışmıştı.
İbrahim Muhammed düşündüğüm şeyin onunla aynı şey olduğunun farkındaydı. Suskunluğumun altında yatanları duyar gibi konuşmaya devam etti.
“Bu kızı senin yanına bilerek yerleştirdikleri aşikâr... Fakat anlamadığım nokta şu, eğer teşkilatlı bir örgütten geliyorsa enin arkadan onları gördüğünü muhakkak haber alacaktır. Bu da muhakkak kızın seninle karşılaşacağını gösterir.”
Dediklerini ben de biliyordum. Ama İbrahim Muhammed’in kaçırdığı bir nokta vardı.
“Haklısın ama unutma bu adamlar birisini ortadan kaldıracaksa muhakkak kör noktaları seçerler. Eliza’nın Osman’ı yakaladığı yer, her açıdan kapalı olmalı. Unutma onlar dini ve ırkı ne olursa olsun insaflı insanların ellerine kalmak istemeyecek kadar zalimler. Kendi adamlarının bile bu ölümlere kolay kolay erişmesine izin vermezler. Eliza, beni sesten dolayı fark edemedi. Kalabalıkla beraber çıktım Aksa kapısından. Haliyle tek başıma hareket ettiğimi göremezler. Eliza beni fark etmediğine göre –ki etse muhakkak bana dönerdi- orasının özellikle seçilmiş bir kör nokta olduğuna eminim.”
Söylediklerimin sonuna kadar mantıklı olduğunun o da farkındaydı.
“Evet. Peki bundan sonra ne yapacaksın? Bu kızı bir şekilde aradan kaldırmamız lazım.”
Sıkıntıyla iç çektim. “Bilmiyorum. Ne olursa olsun bir şey düşüneceğim. Ama şu an için atak yapmasını beklemek dışında başka çaremiz yok. Sen diğer ihvanlara bir süre kimsenin bana uğramamasını istediğimi söyle. Yanlışlıkla bile bir araya gelmeyelim. Ben ihtiyaçlarımı bir şekilde size bildiririm. Ama sakın. Öldüğümün haberini bile duysanız yanıma yaklaşmayın.”
O tam konuşacaktı ki elimle bekle işareti yapıp konuşmaya devam ettim. “Haberleşmek için üniversiteye, en azından benim olduğum fakülteye yerleşmiş herkesin bir süre geri çekilmesini istiyorum. Belli ki yanlışlıkla bile olsa gözlerimin değdiği herkesi ortadan kaldıracaklar. Eliza ile bir süre ebelemece oynamaya başlamanın zamanı geldi.”
İbrahim Muhammed, ona söyleyecek hiçbir şey bırakmadığımın gayet farkındaydı. Konuşulacak başka bir şey kalmadığını da biliyordu. Sakince ayağa kalktı.
“O zaman Allah’a emanetsin Ammar. Şehadetin bizim için mutlu bir haber olur fakat sakın hemen bizi yalnız bırakma olur mu? Sana ihtiyacımız var.”
Söyledikleri dudaklarımın kenarında acılı bir tebessüm havalandırmıştı. Ondan sonra ben de hemen ayaklandım.
“Şehadet hepimizin muradı şüphesiz. Ama Aksa’nın selameti, hepimizin isteklerinin üzerinedir. Sen de Allah’a emanet ol kardeşim.”
İbrahim Muhammed, temkinli adımlarla evden çıktı.
Onu uğurladıktan sonra direkt bir elim çakımın üzerinde hazır bir vaziyette koltuğa uzandım. Kolay kolay uyuyamayacağımı bildiğim halde gözlerimi yumdum. Gizli işlerin en büyük düşmanı uyku ile yapayalnızdım yine.
Uzandığım yerden kalktığımda, kendimi bulmayı beklediğim yer burası değildi. Göz alabildiğince büyük bir kenevir tarlasındaydım. Annemin, ben lisedeyken beraber okumayı teklif ettiği bir Cengiz Aytmatov kitabının sayfaları arasına atılmış gibiydim. Hafif hafif esen rüzgar tepemi yakan güneşi yumuşatmasa da tatlı bir esintiydi. Rüzgarın her nazlı hareketinde kenevirlerin taneleri uçuşuyor, etrafta garip bir hava oluşturuyordu.
O esnada yeniden aklım Cengiz Aytmatov sahnelerine kaymaya başladı. Aynı sahnenin içerisine atılmış gibi bir anda üzerimdeki gömleğin düğmelerini açmaya başladım. Özenle çıkarmaktan ziyade üzerimde telaşlı bir adam edası vardı. Kollarından da kurtulduğumda, gömleği yeniden bulmak umurumda değil gibi kenevirlerin arasına rastgele fırlattım.
Aynı sahneyi üzerimde mutlu bir adam rolüyle değil, hüzünlü ve ne yapacağını bilmeyen bir adam çaresizliği ile yeniden yazıyordu sanki Aytmatov. Bedenime yapışan kenevilerin kaşıntısı bile o kadar sadist bir tutkuydu ki o an, benim için olabilecek en güzel yere atılmış gibiydim.
Koşuşum hızlanmış, ayaklarımın salınışı hızımdan dolayı dengesizleşmişti. Uykunun o insanı öldüğüne inandıran sergüzeştliğinde düşmekten korkar gibi yavaşladım. Karşımda uzun uzadıya sıralanan kenevir tarlası yokmuş gibi, yeni bir şey görmeyi bekler gibi ileriye doğru bakmaya başladım. Ve orada görmeyi isteyeceğim son kişi tam karşımdaydı.
Capcanlıydı.
Siyah saçları beline kadar iniyordu.
Ve daha önce hiç kafamı kaldırıp alenen bakmaya yeltenmediğim gözleri, gözlerimin en içine sabitlenmişti. Uzundu. Etrafındaki birçok kadına göre uzundu hem de. Ama hiç birini öldürebilecek kadar acımasız durmuyordu.
Aksine bu endam, olabildiğince kırılgan ve olabildiğince kibar bir ruhun ürünü gibiydi.
Kırpmadığı gözlerinden cesaret alarak ona doğru yürümeye başladım. Hareketsizdi. Esen rüzgar olmasa arada bir havalanan saç tutamları dışında tamamen dondurulmuş bir bal mumu heykeli zannederdim. Ama canlıydı işte. Tam karşımda duran kibar bir katil kadar canlıydı.
Tam önünde durdum. Bile bile haksızı seçen tarafına küfürler etmek isterken, belki de seçime doğru zorlanmış olabileceği gerçeği konuşacaklarımı engelliyordu. Biraz daha yüzüne baktıktan sonra dayanamayıp konuşmaya başladım.
“İnsan, iki seçim hakkı ile doğar Eliza.” Söyleyeceklerimin ağırlığını dağıtmak ister gibi yavaşça etrafından dönmeye başladım. “Birisi iyi, diğeri kötü…”
Hiç kıpırdamaması işimi bir miktar kolaylaştırıyordu. “Sen kötü kararların bir ürünüsün. Kötü seçimlerin şekil almış hali… Oysa…” dedim duraksadıktan sonra. “Oysa senden çok güzel bir doğru olurdu.”
Yeniden tam karşısında durduğumda, Hareket etmeyen gözlerini kırpmaya başladı. Gözlerim gayrı ihtiyarı ellerine kaydığında, karambit bıçağı, damlayan bir miktar kan ile sağ elinde duruyordu.
Arkasından geldiğini fark ettiğim bir karartı ile gözlerim yönünü değiştirdi. Bu oydu. Osman arkasından yavaş yavaş bize doğru yürüyordu. Ay gibiydi yüzü ve dudaklarında belirgin bir tebessüm salınıyordu. O güzel gülüşe tezat gömleğinin boyandığı al kan aniden kaşlarımı çatmama sebep oldu.
Ölümün yakışmadığı kadar güzel olan kişilere, ölüm şehadet ile nasip oluyordu. Osman onların en güzel örneklerinden birisiydi. Ve şehadetin biçildiği bir ölüm yüzüne çok yakışmıştı.
Öfkem, yeni dökülmüş siyah asfaltın kokusu gibi burnumda tütmeye başladı. Vakitsiz gitmeyi yakıştıramadığım adam bana doğru yürürken göğüs kafesim hızla inip kalkıyordu. Ve aniden kalkan ellerim Eliza’nın bıçağına sarılmıştı bile. Osman’a ardından bıraktığı intikam ateşini tastamam teslim ediyor gibi Eliza’yı bir anda döndürdüm. Gözleri gözlerimin üzerindeyken, vakit kaybetmek intikamı ertelemek gibiydi.
Osman tam karşımda durduğu an havalanan kolum, bıçağı Eliza’nın göğsüne indirmişti bile. Kucağıma yığılan kadının göz bebekleri kayarken, Osman başını hızlıca sağa sola sallıyordu.
“Çok erken davrandın Ammar. Çok erken davrandın…”
Gözlerim aniden açıldığında hala aynı vaziyette, aynı koltuğun üzerinde duruyordum. Korku mu yoksa heyecan mı bilmediğim bir duygunun esiri olmuştum. Göğüs kafesim, son nefesini vermek için can çekişen bir adamın kafesi gibi yükselip iniyordu. Perdeden hafif hafif içeri sinen alaca karanlık kokusuyla yerimden doğruldum. Kendime gelmeye çalışırken bir elim, saçlarım arasında gezinmeye başladı. Diplerimin ıslaklığı dikkatimden kaçmamıştı. Hayfa sokaklarında saatlerce siyah puşim ile koştursam ancak bu kadar terleyebilirdim.
Sakinleştiğime tam olarak emin olduğum vakit sabah namazı için abdest almak üzere banyoya doğru yürüdüm. En ağır hareketler ile abdest almaya başladım. Sevdiğim bir adam yıllar önce ilk kez yanında abdest aldığımda bana öyle demişti. “Namaz abdestin girizgâhıdır Ömer. Ne kadar iyi hazırlanırsan bir namaza, o kadar huşu ile eda edersin. Sakın abdesti hafife alma. Bir işin sonu, ne kadar iyi başladığınla kaimdir.”
Banyoda, birkaç dakikam abdest için geçtikten sonra evimin en ücra köşelerinden birinde namaza durdum. Sabah namazını eda ettikten sonra iki rekat nafile namazı kıldıktan sonra dışarı çıktım.
Saat dokuzda başlayacak bir ders için fazla erken bir saatte dışarıda olduğumun farkındaydım. Ama kendimle yalnız kalmak dışarıda gezmekten çok daha tehlikeliydi.
***
Keyifli Okumalar. Bölüm devamı için bir sonraki sayfaya geçiniz/ Teknik bir aksaklık nedeniyle devamı yüklenemedi.
Selam ve dua ile...