ALACA/ "Ona Kim Sahip Çıkacak?"

1611 Words
Yoldaki Mühendis Abdullah Galip Bergusi Anısına İthafen... Avucumun içerisine diken gibi batan klasörümü o kadar sert tutuyordum ki, bu nasır tutmayı seven ellerim olmasa şimdiye çoktan kan revan içinde kalmış olurdu her taraf. Etrafım beyaz ve mavi ile donatılmış, kaşları çatık ama dudakları gülen bir sürü insanla doluydu. İstisnasız nereye baksam birbirine benzeyen simalarla karşılaşıyordum. Bu manzaralara yabancı değildim elbette fakat hiçbir zaman bu tarafta yer almamıştım. Çil yavrusu gibi serpilmiş bu kalabalıkların tam karşısında durmak, benim sahip olduğum en kıymetli vazifemdi... Yaklaşık on dakika kadar önce toplu olarak hareket etmek üzere bindirildiğimiz otobüsten inmiştik. Olduğum kalabalığın içerisinde muazzam bir senkronizasyon ve organize olmuşluk vardı. Kimse aykırı davranmıyor, herkes mükemmel bir ciddiyetle yaptığı işe sarılıyordu. İşleri ne miydi? Elbette bayrak sallayıp, slogan atmak... Kulağa klasik bir miting veya protesto hazırlığı gibi gelebilirdi görünenler fakat ne bu kalabalık bir işi öylesine yapacak bir kalabalıktı ne de miting veya protestoların altında yatan mesajlar bu kadar sevimliydi... Dünya üzerinde organize olmuş hiçbir avaz topluluğu sevimli ve öylesine bir araya gelme dürtüsü ile toplanmazdı. Bütün ruh bilimciler bilirdi ki, her görüşün slogan atmasının altında yatan alt metin, karşı tarafa psikolojik bir baskı mesajı iletmek üzere tasarlanmıştır. Kötü olan taraf gücünü sloganlar ile hissettirir, iyi olan yalnız olmadığını ve dik olduğunu göstermek için toplanır, birilerini etkilemek üzere bir araya gelenler ise kendi tarafına çekmek için sürü psikolojisine sırtını dayardı. Ve yeryüzü, asla öylesine bir araya gelmiş kalabalıklara denk gelmezdi. Mescid-i Aksa'nın girişine kadar ilerlediğimizde, içinde bulunduğum kalabalığı garip bir sessizlik sardı. Çok dikkat çekmek istemediğim için sakince birkaç adım ilerimde yürüyen Eliza'ya bakmaya başladım.  İçimdeki heyecanın kulaklarımdaki uğultusunu hissedebiliyordum. Amacım onlardan olmadığımı, onlar gibi görünerek saklamaktı. Eliza, elindeki bayrağı herkes gibi sıkıca kavrayıp iyice havaya kaldırdı. Kaşları çatık, omuzları iyice dikleşmişti. Siyah saçları savrulurken, olabilecek her şey için tüm benliği ile hazır görünüyordu. Ne yapmaya çalıştıklarını iyi biliyordum aslında. Onlar istediklerini istedikleri gibi yapmaya özgür olan bir nesildi. Uluslararası diplomasi, yasalar veya bürokrasi onlar için sadece minik bir formaliteydi. Normalde giriş çıkışlar için uygulanması gereken belli saatler ve günler onlar için pek geçerli olmasa da, bu akıllı nesil kendilerini uluslararası basında yanlış gösterecek (aslında gerçeği) davranışlardan kaçınırlardı. Çoğunlukla...  Çünkü her ne kadar dünyanın şımarık çocuğu olsalar bile onları savunacak ağabeylerinin, savunurken zorlanmamaları gerekirdi. Şu an yaptıkları ise "aslında sadece bize vaat edilen toprakları kibarca ziyarete geldik" havası oluşturmaktı. Çünkü hepsi iyi bilirdi ki burada muhakkak kamerası kaydeden birileri olurdu. Gerçi gün sonunda kalabalığın arasında kendine hakim olamayıp olayların ateşini fitilleyen birisi her zaman çıkardı ve Mescid-i Aksa'nın koruyucu murabıtları, kutsal mekana zarar vermemeleri için canhıraş direnirdi ve sonunda çoğunlukla bir arbede yaşanırdı. Ama ne olursa olsun sonunda fitili ateşleyenler değil, topun ucunda olanlar enselerinden yakalanırdı. İstemsizce kaşlarım çatıldığında etrafımdakiler anın heyecanı ile şekil aldığımı sanmışlardı. Hatta birisi "Güzel..." der gibi bana tebessüm etmişti. Ama bilmiyordu ki benim alevimin sebebi bambaşkaydı. Bekleyişimiz, istediğim kadar uzun sürmedi. Kapılar toplu alımlar için polis eşliğinde açıldığında yavaş adımlarla ilerlemeye başladık. En son Osman'a yanlışlıkla çarpmış gibi verdiğim not içimi rahatlatsa da, burada bulunan kardeşlerimin bu kadar kısa bir sürede hazırlanıp hazırlanmadığından emin değildim. İçim felaket bulutları ile kaplıyken dışarıdan sadece genç ve korkusuz bir adam olarak görünmek zordu benim için. Olası bir olay anında Jacob olmayı bırakıp, Ammar olmak ihtimalim dizlerimi titretiyordu. Amacımı kendime ivedilikle hatırlatarak yürümeye devam ettim. Bütün kalabalık kapıdan geçtikten sonra tamamen durduk. Görünürde hiçbir şey yoktu. İki yanımızda bizimle beraber hareket etmek için koordine olmuş olan polisler dik bir vaziyette etrafı kolaçan ediyordu. Ben bunun fırtına öncesi sessizlik olduğuna adım kadar emindim. Klasörümü daha fazla sıktım. Yeterli bayrak olmamasını bahane ederek almadığım flama ve bayrakların yokluğu içimi biraz rahatlatıyordu sadece. Ben atağın tam olarak ne taraftan geleceğini merak ederken, Bay Perllman bir anda grubun önüne atıldı. Sakin havanın lehine olduğunu bildiği için ağzından tükürükler saçarak İbranice bağırmaya başladı. Anlamıyor gibi dursam da sözlerini her arbedede mıh gibi aklıma kazımıştım zaten. "Burası mavi ve beyazın kutsal mabedidir. Burası bize vaat edilen kutsalımız. Öyle bir yürüyün ki Araplara bu toprakların bizim olduğunu hatırlatın. Süleyman mabedi er ya da geç tamamen bizim olacak. Gerekirse onlardan binlerce kişiyi daha feda etmeye hazırız. Şimdi kim olduğumuzu gösterin. Sesiniz her zamankinden çok daha yüksek çıksın." İnsanlığın hangi tarafına denk geleceğimiz bize bütün objektifliği ile sorulsaydı seçeceğimiz yer, yine olduğumuz yer olur muydu? Ben bu tarafın Ammar'ı olmayı seçer miydim yeniden? Benim cevabım tereddütsüz bir evet olurdu.... Peki onlar insanlık suçu işlediklerine tarafsız bakabilselerdi, oldukları yerden memnun olur muydu? Kalabalık beklenen komutu aldığı an çığlıklar gökyüzü ile buluştu. Postalların yere itina ile vurması gibi toprağı döve döve yürümeye başladılar.  Ben ise aralarındaki yabani ottum. Yolum onlarla birken, bir anda yolunmayı diledim. Canımın alınmasını ve oracıkta kan kusmayı. Çünkü onlarla yürümek benim için en büyük hezimetti. Kendi içimdekileri bastırarak hızlıca onlarla yürürken Eliza bana doğru yaklaştı. "Biraz daha coşkulu yürümezsen Filistinliler için endişelendiğini düşüneceğim Jacob." Bu kız ya fazla amatör bir takipçiydi ya da fazla zeki bir manipüle ediciydi. Eğer aklımdaki arada kalmışlığımı fark ettiği için böyle konuşuyorsa gözü tüm gün üzerimde olacak demekti. Ona inat eder gibi bir anda elindeki bayrağa atıldım. Hızla elinden alırken amacım aksini düşünmesini sağlamaktı. Kalabalık, Mescidin her yanına dağılmıştı. Çığlık atarak murabıtlara doğru yürüyenleri fark ettiğim an yönümü hemen onlara doğru çevirdim. Çoluk çocuk demeden yumruk sallaya sallaya karşılarında duranlara bağırıp "Burası bizim." Diye haykırıyorlardı. Eliza tam arkamda benimle beraber hareket etmeye devam ediyordu. Birkaç dakika içerisinde sesler iyice yükseldi. Bağırmalar karşılıklı olmaya başladı ve kenardan köşeden çıkmaya başladı Filistinliler ve Aksa'ya gönül verenler. Olaylar beklentimin çok daha üzerinde hızlanmıştı. Herkes bağırmaya, herkes birbirine dokunmadan diklenirken bir anda hepimizi sağır edecek bir ses gökyüzünde yankılanmaya başladı. Mavi beyazlılardan birisi elinde tuttuğu silahı havaya doğru bir el ateşlemişti. Muhtemelen buraya girerken beline sıkıştırmıştı. Gerçi göstere göstere girse kaç yazardı? Silahı ateşleyen kişinin amatör olduğu, elindeki namlunun bileğindeki duruşundaki gevşeklikten anlaşılıyordu. Bu adam daha önce birini öldürmemişti. Ya da en azından silahla... Muhtemeldir ki beklentisi silah ateşlendiğinde Mescid-i Aksa'yı savunanların kaçışmasıydı fakat bu hiçbir zaman böyle olmamıştı ki, bugün de böyle olsun. O elindeki silah ile sağa sola bağırırken sadece izlemekle yetinen polislerin önüne birisi atladı. On beşlerinde bir genç kızdı. Korkum biraz sonra olacak olanları hissetmemden kaynaklı saç tellerime kadar yükselmişti. İçimden genç kızın geri çekilmesi için yalvarırken elimden hiçbir şey gelmiyordu. Genç kız, öyle bir cesaretle İbranice bağırmaya başladı ki bütün bir kalabalık zifiri sessizliğe bürünmüştü. "Biz burada kalacağız. İşgalcilere karşı hep burada olduk. Olmaya devam edeceğiz..." İşte o an, namlunun ucundan yükselen bir kıvılcım ile bütün avlu kaçışmaya başladı. O genç kız kırmızı başörtüsü ile bir anda sırt üstü yere yığıldı. İşte ne oldu ise o an oldu. Her köşeden birileri çıktı. Ağıt sesleri, çığlık sesleri ile havaya karışıyordu. Ve nereden çıktıklarını bilmediğim bir sürü polis, eli sopalı taşlı insanlarla karşı karşıya kaldı. Osman'ın haberi vaktinde yetiştirdiğini görebiliyordum ama bu, bugüne kadar Aksa'da gerçekleşen en büyük arbedenin sadece başlangıcı olmuştu. Avlunun içerisine koşa koşa, bağıra çağıra giren elleri yüzleri kapalı puşili adamlar çocukların, kadınların önlerine set olmaya başladılar. Ve avlu yakından tanıdığı plastik mermilerle yeniden karşılaşmaya başladı. Cesaret timsali gibi içeri giren mavi beyaz grubumuzdan eser kalmamıştı. Etraf sürekli sağa sola kaçışan ve polislerin arkasında kalmaya gayret eden adamlarla dolup taşıyordu. Uygun ortamı bulduğumu düşündüğüm o an, hemen etrafımı kolaçan ettim. Eliza yakınımda değildi. En azından görünürde yoktu. Eğer beni tanıyan bir havariye denk gelebilirsem murabıt duvarını aşıp bu kalabalıktan kurtulabilirdim. Güvenli birkaç dakika içinde etten bir set oluşturup kıyafetimi değiştirmem lazımdı. Korkmuş gibi yaparak koşuşturmacaya ben de dahil oldum. Polislerin bir çoğu az önce vurulan genç kızın başındaydı. Kimsenin yaklaşmasına izin vermiyorlardı. Ve muhtemelen son nefesine kadar kimseyi yaklaştırmayacaklardı. Bu onların görmekten zevk aldığı vahşi manzaralardan sadece birisiydi. Bay Perllman ortalıkta yoktu. Belki de çoktan topuklamıştır diye içimden geçirdim. Dikkatlerin tamamen karşılıklı yapılan kargaşaya kaydığı o an murabıtlardan oluşan duvarı aşamayacağımı anladım. Hızlıca yerde duran ve benim arbede anında kaybettiğim mavi bayraklardan birisini alarak çıkış kapılarından birisine koştum. O esnada Yahudi olduğumu bilen polislerin engellemelerine takılmadan hızla çıktım kapıdan. Ayaklarım, rüzgarı biçen keskin bir tırpan gibiydi. Kudüs'ün öldürücü sıcağında öyle hızlı koşuyordum ki en ufak bir sendelemede ciddi bir kazaya kurban gidebilirdim. Ayaklarım ara sokakların birine saptığında gördüğüm manzara ile bütün enerjim bedenimden birden bire çekildi. Ve ilk kez o an, onların olduğu o tarafta olup onlar gibi vahşileşebilmeyi diledim... Ama ben bu tarafın adamıydım. Gördüklerim kanımı dondursa da...  Elimdeki bayrak yere bir anda çakılı verdi. Tüm sesler durdu, kanım bedenimden yavaş yavaş çekilmeye başladı. Osman yüzü koyun yerde yatıyordu. Eliza, sırtında oturmuş ve nefes nefeseydi. Elindeki karambit bıçağı temizler gibi yere sürtüyordu. Saçları soluklarının hızından bir ileri bir geri yükseliyordu. Ve ölüm, günlerdir gözlerinin içerisine bakmak zorunda kaldığım bir kadının ellerinden bulmuştu kardeşimi. Şimdi ise giderek büyüyen kan havuzunda, kendi ölüm fermanını yazan bir kadın görüyordum. Kalbim, bir anda Mescid'in tam olarak bilemediğim bir yerinde (muhtemelen kubbesinde), şimdiki mağdur hali içine sindiremeyip kahrolan birinin söylediği ve asırlık duruma tercüman olan o sözlerinde takılı kaldı. Gürültülerin hepsi ölümüne susamış kanlı kelimeler kadar sessizdi. ''Fetehahe Ömer, Harrarahe Selahüddin ve men leha el'ân?'' (Onu Ömer fethetti, Selahaddin hürriyetine kavuşturdu, şimdi ona kim sahip çıkacak?) O kadının Osman'ın sırtındaki solukları eşliğinde, en acımasız halimle mırıldanmaya başladım. "Ben. Ben sahip çıkacağım." Gözlerimin önünde öldürülen o kız çocuğu değildi karşımda kanı toprağa kazınan ama bu kez titreyişim korkudan değil, intikam arzumdandı. Onu öldürmenin paslı tadını genzimin en içinde hissetmeyi istiyordum. Vallahi ölümün benim elimden olmazsa, benim de adım Ammar değil. Aynı solukları senin sırtında almazsa Ammar, kardeşinin hakkı ona haram olsun... “Allah’ın mescidlerinde O’nun adının anılmasına engel olan ve onların harab olmasına çalışandan daha zalim kimler vardır! Aslında, bunların oralara ancak korkarak girmeleri gerekir. Dünyada rezillik onlaradır, ahirette büyük azab da onlaradır.” (Bakara, 114) (Resulüm!) İnkâr edenlere de ki: Yakında mağlûp olacaksınız ve cehenneme sürükleneceksiniz. Orası ne kötü bir kalma yeri! (Ali İmran 12) *** Selam ve dua ile... 
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD