ALACA/ "O Kadar Kana Rağmen Tebessüm Etmişti."

3090 Words
Tüm İslam aleminin onurunu muhafaza etmek için günlerdir nöbet tutan, zulüm gören ve şehid olan bütün kardeşlerim anısına ithafen...  Sizler bu dinin en aydın yüzlerisiniz. 11.05.21/Aksa'ya düzenlenen baskınların ardından. *** Kocaman kolonların süslediği çimenlerin arasında yürürken kafası yerdeydi. Güneşten korumaktan ziyade etrafı kolaçan etmesine yarayan siyah güneş gözlükleri, sakallarının üzerine özenle oturtulmuş burnuna fazla yakışıyordu. Elinde tuttuğu ve genellikle formalite usulü taşıdığı klasör çantası, uzun parmakları arasında hafifçe sallanıyordu. Güneş tam tepesine vururken içten içe iğrenerek mühendislik ana binasının merdivenlerine yöneldi.   Attığı her adımda başını hareket ettirmeden sağını ve solunu kontrol ediyordu. Olası bir tehlike sezinlediği zaman, boynunu kaşıma bahanesiyle tehlike sinyali aldığı yere tam olarak dikkat kesiliyordu. Şu an için her şey yolunda görünüyordu.   Binanın içerisine girdiğinde vücudunu kavuran güneş, yerini serin üfleyen klimalara bırakmıştı. Bu coğrafyanın iklimi de en az toprakları kadar kavurucuydu. Güneşin tepesini yakmadığı gün sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi. Vücudunu saran soğuk hava ile rahatladığında, dudakları “Estağfurullah, Estağfurullah…” fısıltılarıyla hareketlendi. Bu adamlardan gelen en ufak bir iyilik seremonisini bile davasına ihanet saydığı için, rahat hissettiği her an istiğfarda bulunmayı adet edinmişti.   Çünkü çok iyi biliyordu ki, bu dünyanın verdiği en ufak bir rahatlık bile insanoğlunun rehavetine sebep olabilirdi. Hele ki düşmanın koynunda yaşamaya çalışan kendisi için rahatlık en sıkı düşmandı. Bir saniye bile huzuru kaçmadan tattığı bir nebze hoşluk, ne için yollara düştüğünü unuttururdu.   Gireceği salonun kapısına doğru yaklaşırken gözlüklerini sakince çekti gözlerinden. Gözlüğü olabilecek en sakin hareketlerle göğüs kafesinin üzerinde bulunan ceketin cebine sıkıştırdı. Kapıyı açmak için manevra yaptığı sırada içerinden çıkan kişi ile burun buruna gelmekten son anda kurtuldu.   O kendisini hemen toparlamayı başarırken karşısındaki danışmanı biraz sendeledikten sonra durabilmişti. Şaşkınlığını üzerinden atar atmaz hafif kahkaha ile konuşmaya başladı. “Şalom aleichem Jacob. Seni fark etmedim üzgünüm.” İbranice selam vererek başladığı cümlesine, İngilizce devam etmek zorunda kalmıştı. Ömer bu beş yıl içerisinde her ne kadar belirli bir İbranice bilgisine sahip olsa da bunu davasını paylaştığı arkadaşları dışında bilen başka kimse yoktu. Bu nedenle gündelik hayatta onunla iletişime geçen herkes İngilizce konuşmak zorunda kalıyordu. “Şalom, Bay Perlmann. Üzgünüm kapının açılacağını düşünemedim.” Ömer’in bakışlarındaki ufku en çok zorlayan an, işte tam olarak gündelik hayatta yaşamak zorunda kaldığı bu diyaloglardı. Müslümanlardan ve özellikle Filistinli kardeşlerinden adeta tükürerek bahseden bu adamların suratına, daima en ifadesiz yüzünü kullanarak cevap vermek zorunda kalmasıydı. Bu, uğruna zafere gidileceğinden emin olduğu bir dava sebebiyle olmasa, karşısında onun konuşan bu adamın sonu kesinlikle onun ellerinden olurdu. Benyamin Perlmann… Kipası (inançlı Yahudi erkeklerin taktığı kumaş başlık) başından asla düşmeyen, Mescid-i Aksa’ya Müslümanları rahatsız etmek adına sürekli baskın düzenleyen Yahudi derneklerinden birinin Ortodoks başkanıydı. En pratik derslerin ortasında bile başlığı asla kafasından düşmez, kafasının görünmesini Yahudiliğine yapılabilecek en büyük hakaret olarak görürdü. Kafasından geçen binlerce kelime yokmuş gibi en ifadesiz yüzüyle karşısındaki adamın söyleyeceklerini bekliyordu. Ömer, kendini aşikâr etmemenin kitabını yazacaktı neredeyse… “Benim dışarıdaki grupla konuşmam gereken birkaç şey var. Eliza da biraz önce geldi. Birkaç dakika sizi bekleteceğim. Beni içeride beklersen çok sevinirim.”   Ömer başını sallayıp onayladıktan sonra adamın gidişini izledi bir süre. Ardından temkinli adımlarla yürümeye başladı. İçinde zerre korku, ürperti yahut benzeri bir duygu yoktu. Ajan gibi peşine takılan kişi ile yüzleşmeyi dört gözle bekliyordu. Üzerinde en ufak bir mağruriyet peyda olmuyordu. İfadesiz duran gözlerinin üzerine yerleşmiş kaşlarını hafifçe çattı. Omuzları bir aslan edasıyla dikleşti. Kendini aşikâr etmeye niyeti yoktu ama kendisinden şüphelenen bu kıza karşı dimdik durarak şüphe tohumlarının arasına korku eklemeye karar vermişti. Arkasına Mescid-i Aksa’nın avlusunda şehit düşen binlerce kardeşini alarak kapıdan içeri girdi. Kocaman salonun ortasına aralıklarla yerleştirilmiş büyük çalışma masalarının birçoğu boştu. Beyaz ve mavi tonlarının hâkim olduğu odada ısısı iyice yükseltilmiş klimanın serinliği kendisini belli ediyordu. Birkaç adım daha ilerlediğinde salonun en uç noktasındaki masaya doğru eğilmiş ve bir şeyler çizen Eliza’yı gördü. Uzun siyah saçlarının önünü perdelemesi Ömer’e güneş gözlükleriyle yaptığı kamuflajı hatırlattı. Belki de o da aynı taktikle onu gözetlemeye hazırlanıyordu diye düşündü. Ve hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi onun olduğu masaya doğru yürümeye başladı. Bugün sadece kızı gözetlemeye karar vermişti. Bu nedenle bütün ilk adımları her zaman yaptığı gibi karşı taraftan bekleyecekti. Masaya iyice yaklaştığında Eliza kafasını kaldırdı. Önünü perdeleyen saçlarını yavaşça kulaklarının ardına itti. O da en umursamaz halini takınarak “Hoş geldin Jacob!” diye konuştu. Ömer kendisine yöneltilen ilk adımı gayet rahat hareketlerle karşıladı. Adeta son maçı oynanan bir satranç oyununda gibiydiler. Kelimeler taşları, tavırları ise taktikleri olmuştu. “Teşekkür ederim.” Kelimeler o kadar saf çıkmıştı ki ağzından, dudaklarından döküldüklerinde kızın suratına bile bakmadan yere düşmüşlerdi. Eliza kendisine yöneltilecek bir soru beklermiş gibi bir süre öylece Ömer’in yüzüne bakmaya devam etti. Yeni kelimeler çıkmayacağını anladığında beklentiyi bırakıp yeniden konuştu. “Bu halin çok dikkat çekici farkındasın değil mi?” Gelen hamle Ömer’in birkaç saniyeliğine de olsa kızın suratına bakmasına sebep olmuştu. Ardından neyi kastettiğini bildiği halde bilmezden gelerek “Hangi halim?” diye sordu. Bir yandan klasöründen birkaç kağıdı çıkarırken bir yandan da bütün uzuvlarıyla beraber gelecek konuşmaya konsantreydi. Bu kıza hiç dikkat etmemişti daha önce. Bu nedenle kendisine düşman olmayı seçen kişiyi tanıyabilmek adına yeterli alan oluşturmaya çalışıyordu. Sonuçta davranışlar en güzel analiz kitabı değil miydi zaten? Eliza söylenen her kelimeden habersiz ve bir o kadar da umursamaz duran bu adamın davranışlarına içten içe bilense de hiçbir şey olmamış gibi bir iki adım yaklaştı. Ömer uzaklaşması gerektiğini bilse konuşmasını bekledi. Vaktinden önce yapacağı bir hamle hayatına mal olabilirdi. “Bu susmaların, sürekli en üstten bakmaların… Sanki hepimizden nefret ediyorsun diyeceğim ama o kadar çok umursamaz ki bakışların, kimse için nefret etme zahmetine girişmezmişsin gibi geliyor. Bu kadar kibirli olmak senin için tehlikeli ama benim için çok davetkâr.” Söylenen cümleler Eliza gibi bir kız için özenle seçilmiş gibiydi. Ama bu kız peşine takılan bir casus ise seçtiği kelimeler fazla aptalcaydı. Her erkeği aynı noktadan vurup ona dair bütün bilgileri toplayabileceğini sanan büyük bir aptal. Ömer dibine kadar giren kızdan bıkkınlık gelmiş gibi birkaç adım geriye sendeledi. Her ne kadar konumunu belli etmemek zorunda olduğu için birtakım şeylere katlanmak zorunda olsa da karşısındaki bir kadındı ve Ömer İslam’ın onun için koyduğu kuralları aklının bir ucunda özenle saklı tutuyordu. Kız, geriye gitmesini beklermiş gibi yüzüne bakarken Ömer’in dudakları yavaşça yukarı kıvrıldı. “Evet. Haklısın. Umursamıyorum kimseyi. Ve muhtemelen insanları nefret edecek kadar kafaya taksaydım listenin başında sen olurdun. İletişim becerilerini cinsel yönlerini kullanarak geliştirmeye çalışan herkes için tavrım bu.” Ömer’in teorilerine göre, Eliza bu kadar net bir kabullenme beklemediği için bir anda istemsiz bir şaşkınlık yaşadı o an. Beklediği şey Ömer tarafından umursanmama veya yeni bir konuyu açmak olduğu için verilen bu kabullenme tepkisi içten içe kadınlık gururuna dokunmuştu. Belki de daha önce kimse suratına böyle bir cüretle haykırmadığı için şaşırmıştı. Ne olursa olsun en kalabalık ortamlarda bile kendisine has bir mizacı olan bu adamın garip bir havası vardı Eliza için. Ve herkes ile birkaç saniye içinde iletişim kurabilen kendisi için bu kadar hızlı bir şekilde nakavt olmak kabul edilir değildi. İşte tam da bu sebepten dolayı bu adamda farklı bir şeyler olduğunu sezinliyordu. Ağzına tıkılan kelimeleri yutmak hiç kolay olmamıştı. Özellikle Ömer tarafından bizzat nefret edilecek bir kişi olma potansiyeline sahip olduğunu öğrenmesi istemsizce çatmıştı kaşlarını. Fakat bir şey olmamış gibi konuşmaya devam etti. “Jacob…” dedi uzatarak.  “Fazla zeki görünmeye çalışma altta yatan aptal erkek imajın hemen belli oluyor. Sanırım bu davranışlarınla cool olmaya çalışıyorsun.” Ömer söyledikleriyle beraber kafasını kaldırıp ters ters bakmaya başladı. Eliza bakışlardan biraz daha cesaret alarak ona hafifçe sokularak masadaki kağıtlara yöneldi. Dudağı kıvrılarak devam etti konuşmaya. “Hem istediğin kadar cool olmaya çalış finalde muhakkak bana karşı fire vereceğine eminim.” Cümlesi bittiğinde kafasını kaldırıp göz kırpmayı ihmal etmemişti. Bu cümleler bir erkeği tahrik etmek adına alelade söylenen kelimelermiş gibi dursa da, Ömer gibi kompleks düşünen bir adam için altta yatan binlerce anlamı vardı. Eliza aba altından sopasını göstermeye başlamıştı ve Ömer’den şüphelendiğini alenen belli ediyordu. Yapacağı en ufak yanlış harekette ensesinde olacağının sinyaliydi bu kelimeler. Fakat Ömer, anlık bir duraksamanın ardından gelen hamleyi yeniden aynı taktik ile geri çevirdi. “Biliyor musun, sezgilerin de güzel olduğunu sanman kadar yanıltıcı. Cool olmak demeyelim de senin gibi birisi için standartlarım baya yüksek. Yanlışlıkla bile bakmak isteyeceğim birisi değilsin. Değil firemi yakalamak yıllarca uğraşsan yanlışlıkla gözümü kırpışıma bile şahit olamazsın. O nedenle fazla umutlanma. Bu çalışma bitsin diye hızlı davransan iyi olur. Ne sen fazladan vakit harca ne de ben…” Cümlesi bittiğinde o da Eliza’yı birebir taklit ederek göz kırpmıştı. Kurduğu cümleler ise kızı sadece reddetmekle kalmayıp, alt anlamında peşini bırakması gerektiği mesajı veriyordu. Çünkü Ömer gecenin karanlığı içinde siluet olarak yaşamayı öğreneli çok olmuştu. Mossad’ın her yerde olan gözü kulakları henüz Ömer’i fark edemediyse Eliza’nın bunu yapması mümkün değildi. Kız iyiden iyiye dokunan sözlerin altından nasıl kalkması gerektiğini düşünürken bir anda içeri Benyamin ile ikisi de kapıya doğru bakmaya başladılar. İçeri neşe ile giren adamın yüzü donuk ifadelerle kendisine bakanlar nedeniyle bir anda şaşkına dönse de bir iki adım sonra yeniden gülümsemeye başladı. “Sizi birkaç dakika yalnız bırakmıştım sadece. Bu kadar üzülmeyin geldim.” Diye ortamı yumuşatmaya gayret ettiğinde karşılık veren tek kişi Eliza olmuştu. Bay Perlmann Ömer’e alışmaya başladığı için tepkisiz haline pek şaşırmamıştı. Bu yüzden yeniden hızlıca konuşmaya girdi. “Size güzel haberlerim var. Bugün beraber bir etkinliğe katılacağız. O yüzden sıkıcı duvarlardan kurtulup hemen dışarı çıkmamız gerekiyor.” Danışanın dedikleri ile hayreti iyice artan Ömer, birazdan duyacağı şeylerin beklediği şeyler olmaması için içten içe dua etmeye başladı. Bu adamın etkinlik adı verdiği hiçbir şeyin gerçekten etkinlik olmadığını en iyi o biliyordu. Ammar olarak kıyafet değiştirerek, gözleri dışındaki bütün yüzünü kapatarak binlerce etkinliğine katılmıştı bu adamın. Tek fark onlar Mescid-i Aksa’ya baskınlar yapıp Müslümanlara özellikle psikolojik baskı yaparken Ammar onlara taş ve Molotof kokteyli atan kişilerle beraberdi. Bu adamların yaptıkları etkinliklerin yaraları günlerce sarılmayan cinstendi… Ömer, Eliza’nın sorusuyla kaşlarını çatarak dinlemeye devam etti. “Nereye gideceğiz? Nasıl bir etkinlik bu Bay Perlmann?” Adamın bütün dişleri bir anda görünmeye başladı. Öyle vahşi bir gülümseme çalındı ki dudaklarına Ömer bir an gördüklerinin bir göz oyunu olduğunu sandı. Bu adam bir anda dünyanın en çirkin sıfatına bürünmüş gibiydi. Oldukları ortam ayağına bağ olmasa bu gülüşü gördüğü an adamı boğması birkaç dakikayı bulurdu sadece. Çünkü bu gülüşte, biten binlerce hayatın sebebi olma gölgesi vardı. Hafif sararmış dişlerini göstererek elinin birini kipasına götürüp konuşmaya başladı. “Epeydir köpek rahatsız etmiyoruz Eliza. Filistinliler boşuna mı var? Jarusselam’da bizi bekleyen şunlarla biraz eğlenmek bizim de hakkımız. Bay David Stein elli kişilik ufak bir grupla organize olmuş. Onlara katılırız.” (Bu konuşmalar için bütün mümin kardeşlerimden özür dilerim. Lakin buraları Yahudi dilinden yazmam gerekiyor. O nedenle Müslümanlar ve özellikle Filistinliler hakkında şahit olduğum konuşma tarzlarıyla yazmak mecburiyetindeyim. Özrü bir borç bilirim…) Ömer’den…. Duyduklarım karşısında sadece etten ve kemikten bir insan olduğumu varsayarak dik durabiliyordum. Bir ruhum, bir vicdanım ve en önemlisi bir kalbim olduğunu kendime hatırlattığım an ceketimin altında bedenime yapışık duran çakım, şu anda bu adamın boynunda geziniyor olurdu. Eliza ile ikisinin zevkten dört köşe olmuş yüzleri benim için dünyanın en acımasız tablosuydu. Bu adamlar hayvan olamayacak kadar çirkinleşmiş yaratıklardı. Hiç şüphesiz yeryüzünün en haysiyetsiz düşmanlarıyla karşı karşıyaydım. Bunlar savaşmanın bile yaratıklaşmışını seviyorlardı. Ne olursa olsun içimde patlayan binlerce lava rağmen dudaklarıma onlarınkine benzer ama yıllarca uğraşsam bile aynısını yapamayacağım bir gülüş yerleştirdim. Görevim kardeşlerimi korumaktı. Bu yüzden eğitilmiştim. Bu adamların safında asla yer alamazdım. Şu an makul bir nedenim varmış gibi bir bahane bulup acilen Kudüs’e gitmeliydim ya da bu adamlardan önce bir şekilde haber uçurmalıydım Aksa’ya… Dudaklarımdaki yalan gülümsemeyi biraz daha arttırıp konuşmalarına dahil oldum. “Bay Perlmann…” diye başladım, içimden lanet okuyarak… “Etkinliğinizde size dahil olmayı çok isterdim fakat bugün başka bir çalışmam daha var. Bir proje için İstanbul’daki bir mühendise yardımcı olacağıma dair söz vermiştim.” İstanbul Teknik Üniversitesinin gözde öğrencisi olma referansıyla burada okuduğumu hepsi biliyordu. Ve Bay Perlmann’ın oradaki birçok Yahudi öğretim görevlisiyle ciddi dostluk bağları vardı. Hatta beni de bu nedenle bu kadar kolay kabul ettiklerini çok iyi biliyordum. Kabul edeceğini düşündüğüm güzel bir bahane atmıştım ortaya. Söylediklerimle Eliza’nın dikkatini iyice üzerime çektiğimi biliyordum. Fakat ne olursa olsun kardeşlerime baskın yapmaya giden bir grubun arasına katılmak istemiyordum. Danışanımın yüzüme dik açıyla gelen bakışları, bahanemi kabul etmeyeceğini gayet açık ortaya koyarken kaşlarını çatarak cevap verdi. “Jacob, işin olabilir ama şu an bu etkinlik bir Yahudi’nin bütün işlerinin üzerinde bir öneme sahip. Geldiğinden beri bu tarz bir etkinliğe katıldığına hiç şahit olmadım. O nedenle buna katılmanı zorunlu tutuyorum.” Kurduğu cümlelerle beraber onlar tarafından dikkat çeken şeyin sivri dilim değil onlarla gerektiği kadar birlik olmadığımı fark etmeleri olduğunu anlamıştım. Bay Perlmann ile ihtisas çalışmamın son döneminde bir arada olmaya başlamıştım. Ve bu sürede yaptığı her etkinliğe üstünkörü bakmak dışında tek bir eylem dahi göstermemiştim. Hoş davet de edilmemiştim zaten. Ama bir kez daha anlıyordum ki bu adamlar Aksa’yı Süleyman Mabedine dönüştürmeyi gün içerisinde bir kez dahi olsun akıllarından çıkarmıyorlardı. Ve Allah, Müslümanlara daha fazla çalışmanın, emek harcamanın yahut yorulmanın kıymetini birtakım Yahudi vasıtasıyla gösteriyordu. Bu işten kaçarımın olmadığını Perlmann’ın gözlerinde alenen gördükten sonra onu onaylar şeklinde başımı salladım. Onlar kendi aralarında yarım saat içerisinde yola çıkacaklarını konuşurken ben tuvaleti kullanma bahanesiyle klasörümü toplayıp salondan çıkmıştım. Birazdan bulunduğumuz binanın önünde birleşeceğimiz için koşar adımlarla tuvalete girdim. Boş kabinlerden birisine daldığımda ellerim kor alev almış yanmaya başlamıştı. Bir baş sallama hareketi ile kabul ettiğim etkinliğin ağırlığı çökmüştü üzerime. Hızlıca kapalı klozet kapağına oturdum. Bir şekilde Kudüs’e haber yollamak zorundaydım. Titreyen ellerim ile klasörümden çıkardığım ufak bir kağıda yazı yazmaya başladım. 2 Saat sonra Aksa’nın avlusuna baskın düzenlenecek. Hazır olun. -Ammar Hayfa ile Kudüs arası bir saat kırk dakika kadar sürüyordu. Binada muhakkak ihvanlardan birisi bulunurdu. Telefonla iletişim sağlamaları mümkün olmadığı için herkesin gölgesi gibi içeri sızmış bir kardeşi bulunurdu etrafında.  Eğer kalabalığa karışmadan önce birisine denk gelip kağıdı verebilirsem bir şekilde hazırlıklı olmalarını sağlayabilirdim Titreyen ellerimle kağıdı ufacık hale gelene kadar katladım. Titriyordum. En son ilk kez birini öldürdüğümde bu kadar çok titremiştim. Sabaha kadar sıtmaya tutulmuş gibi ter içinde tir tir sabahlamıştım ilk cinayetimde. Şu an ise katılacağım etkinlikte olası bir arbede halinde –ki yaşanması çok muhtemeldi nasıl tarafsız duracağımı bilmediğim için titriyordum. Sırtımı arkamdaki duvara iyice bastırıp gözlerimi kapattım. İlk cinayetimde öldürdüğüm adam gözlerimin önünde ufacık bir çocuğu tekmeleyerek öldürmüştü. İsrail’in yine sivillere saldırdığı bayramlarından biriydi. Onlar mermi, biber gazı sıkarken siviller taşlar ile karşılık veriyordu. Ben ise daha İsrail’e gelişimin ilk ayında karşılaştığım manzaralar karşısında sadece söyleneni yapıyordum. Görevim ise sadece kendi komutamdaki otuz sivili koordine etmekti. Rabbimin verdiği inayet ile son dakikaya kadar korkmadan, safımı terk etmeden sivil sokaklara yüz metre bile yaklaşmalarına müsaade etmemiştim. Bir ara çatışmalar durulur gibi olduğunda başımı çevreleyen kırmızı beyaz puşi ile ara sokaklardan birine girdim. Bütün bedenim tanınmamam için çepeçevreydi. Sokağa girdiğim an gördüğüm şey ile kanım donmuştu. Bir üst kadememde yer alan Abdullah bin Halid’in küçük kızı birkaç kipalı Yahudi tarafından tekmeleniyordu. Arka sokaklardan birinin açıklığından faydalanmışlardı. Kocaman adamlar küçücük kızın bedenine kin kusuyorlardı. O kadar tekmenin arasından gözlerimle buluştu gözleri. Soluk benzi arasında tebessüm etmişti bana. O kadar kana rağmen tebessüm etmişti… Beni fark ettikleri an çil yavrusu gibi sağa sola koşturmaya başladılar. Üzerlerine yürürken tek başımaydım. Onlar ise o kadar kişi olmalarına rağmen tek bir cesaret kırıntısı göstermeden bulabildikleri yerlere kaçıştılar. Birisi hariç… O koşturmaca arasında nereye gideceğini bilemeden kollarım arasında bulmuştu kendini. Öfkem dipdiriydi. Annesinden yeni doğmuş bir bebek canlılığı vardı kızgınlığımda. Yüzü gözü toprağa bulanmış o kızın gözleri değmişti öfkeme. Ve beni durdurabilecek kimse yoktu etrafımda. Olsa bile durmazdım. Adamı yere serip tekmelerken kulaklarımda delirmiş bir veryansın tütüyordu. Onca sese rağmen küçük kızın minik iniltileri kulağımın ta dibindeydi. Ben her tekme atışımda yeniden dirilirken altımdaki adam bir o kadar kendinden geçiyordu. Birkaç saniye sonra durduğumda küçük kıza bakmak aklıma gelmişti. Baygınlık geçiren adam öylece toprak üzerine serili beklerken ben küçük kızı kollarımın arasına aldım. Bu televizyondan izlediğim bir sahne değildi. Yahut bir gazete küpürü… Son iniltisi küçük bir hıçkırıkla uzandı gökyüzüne. Nefes alışı durduğunda boşluğa dalan gözleri ölümün karanlığını doğurmuştu sokağa. Her yer kapkaranlıktı. Arşa yükselen o inilti ile beraber insanlık da ölmüştü. Ve ben ilk kez yalnız kalmıştım bir ölümle. Henüz yirmi iki yaşında bir gençtim karanlık ölüm etrafımı boğduğunda. O ise daha altısını bitirmemişti henüz. Büyüyemeden kanı karışmıştı toprağa. Sahi insan büyümeden ölür müydü? Hangi kitapta yazılıydı küçük bir çocuğa yakışan ölüm? Ağzım bir karış açık, şaşkınlıktan salyam gözyaşlarım ile beraber akarken kulağıma az önce yere serdiğim adamın bir iniltisi çalındı. Ölüm karanlığım büyüdü büyüdü ve büyüdü… Küçük kızı yavaşça toprağa bırakırken üzerimde solgun ama tepkisiz bir kurt edası vardı. Etrafında kıyamet kopan ben değilmişim gibi yavaşça yerde yatan adama yöneldim. Üzerine çıktığımda açılan gözleri gözlerimdeydi. Yalvararak bakan kirpiklerinde biraz önce küçük bir kızı öldüresiye tekmeleyen bir adamın siması yok gibiydi. Bu çocuk da ona öyle yalvararak bakmamış mıydı acep? Öfkem etrafımdaki ölüm karanlığı ile birleşmişti. Biraz önce taş atan parmaklarım, biraz önce küçük bir kızı saran parmaklarım kibarca adamın boğazına yapıştı. Hatırladığım son şey ise sıkmamla beraber tamamen etrafımı saran karanlıktı. Sonrasını hatırlamıyorum. Beni bulan ihvanlar eşliğinde gizlice bir murabıtın evine götürülmüştüm. Küçük kızı kucağıma son kez alıp almadığımı bile hatırlamıyorum. Eve gittiğimizde usulca yerde dizili minderlerin üzerine uzatılmıştım. Puşimi açtıklarında şakaklarımdan damlayan terler hala ilk günkü gibi tazedir. Üşüyordum. Üzerimi örttükleri hiçbir şey kafi gelmiyordu. Gözlerim saliselik kapanmalar da bile kabuslara bürünüyordu. Küçük bir kızın silueti silinmiyordu hafızamdan. Bir iki gün hiç yataktan çıkmadan böyle geçtikten sonra eve gelen Abdullah Bin Halid ile bedenim bütün kasılmalarını titremelerini rafa kaldırmıştı. Boynuna atlayıp ölen benim kızımmış gibi hüngür hüngür ağlamıştım. O ise ikinci çocuğunu şehid vermesinin ardından beni teselli ediyordu. Ağzından çıkan cümle ise hiç değişmiyordu. “La galibe illallah! La galibe illallah…” O gün zulmün göbeğinde gözyaşı pınarımın çatladığı son geceydi. Bir babanın ikinci evladını şehid verdikten sonraki teslimiyetinde büyümüştüm. Ahirete ve davasına olan inancında serpilip Ammar olmuştum. O zaman toyluğundan ağlayan Ömer, şu an Filistin’in, İsrail’in içine sızmış en deli adamı Ammardı. Zamanla bizden ölenlerin şehid, onlardan ölenlerin zalim olduğunu öyle güzel görmüştüm ki bu onura erişerek ölmek en büyük hayalimdi. Dolan gözlerimi sakince kapatıp derin bir nefes aldım. Ömrümün en zorlu anlarından olacağına emin olduğum etkinliğe katılmak için tuvaletten çıktım. Gözlüklerimi taktım. Binanın dışına doğru yürürken yine omuzlarım dikti. Bana bakanları, güneş gözlüğümün arkasından tek tek incelerken gözlerini bir saniye bile kırpmadan bana bakan Eliza dikkatimin takıldığı tek kişiydi. Bakışları bir ajandan ziyade gerçek bir hayranlıkla süzüyordu. Bir casusa göre fazla lakayt olması işimi kolaylaştıracak gibiydi. Şimdi asıl mesele kağıdı verebilecek birini bulmaktaydı.  Ve işte Osman… Bütün bu  Siyonistlerin arasında ay gibi parlıyordu… Siz ona (Peygamber'e) yardım etmezseniz, (bilin ki) inkar edenler onu iki kişinin ikincisi olarak (Mekke'den) çıkardıklarında Allah kendisine yardım etmişti. O ikisi mağarada iken arkadaşına: "Üzülme. Allah bizimledir" diyordu. Allah da ona güven duygusu vermiş, sizin görmediğiniz askerlerle onu desteklemiş ve inkar edenlerin sözlerini alçaltmıştı. Allah'ın sözü ise en yücedir. Allah yücedir, hakimdir.* (Tevbe 40)   *** Selamun Aleykum Selam ve dua ile...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD