Bugün Kudüslü Murabıta Hatice Kuveys'in kürsülerden yaptığı seslenişe ithafen...
***
Soğuk rüzgârın, çadırın dışından uğuldayarak geçişi o kadar sertti ki çadırı oluşturan kalın tentenin neredeyse bir tarafını yırtacağından korkuyordum. Kamp alanımız Gürcistan’ın kuzey açıklarında yüksek bir dağın eteklerindeydi. Kar yoktu ama o kadar sert esen bir rüzgar vardı ki, soğuk hava sabahın erken saatlerinde toprağın üzerinde gözle görülür bir kırağı oluşturuyordu. Ve genel olarak durmadan yağan bir yağmur eşlik ediyordu bize.
Yağmurun çadırın tentesine damlalar halinde düşüşünün sesi, dünyanın en güzel enstrümanından yükselen sesti o an benim için. Çadırın ortasında büyük bir teneke vardı ve içinde yanan ateşin etrafına hepimiz dizilmiştik.
Burası baz istasyonlarının henüz kurulmadığı bir mevkiydi. Genel olarak yılın sadece bir ayı, nadir gelen kampçılar tarafından uğranılıyordu. Gelen kampçılar ise asla kolay kolay bu kadar yukarı çadır kurmazlardı.
İnsanlardan ve bütün dinleme cihazlarından uzaktık. Hiçbirimizde ne telefon ne de radyo vardı. Biz belki de uzun zamandan sonra ilk kez bu kadar rahat, gözlerden uzak bir yerde bir araya geliyorduk.
Tenekenin içerisinde yanan odunların çıtırtısı hepimizin arasına yayılıyordu. Isınan tek uzvumuz ateşe yakın duran ellerimiz olsa da hiçbirimiz şikayetçi değildik. Hatta ben orada olmayı, o huzuru o kadar çok sevmiştim ki bir imkanım olsa ömrümün sonuna kadar o ateşin başında yaşayabilirdim.
İhvanlardan birisi bana doğru bir fotoğraf uzattığında konuşmadan hemen aldım. Henüz İsrail’e yeni giriş yapacağım zamanlardı. Ben fotoğraftaki adamın bütün ayrıntıları tek tek incelerken, olan bütün ayrıntıları ile adamı hafızama yerleştirmeye gayret ediyordum.
“Josef Levy…” dedi bana resmi uzatan kişi. Elinde tuttuğu sıcak bardak çayın içerisine attığı bir yaprak taze nane dikkatimden kaçmamıştı. “Medya işleri sorumlusu…”
“Ama sadece bu değil işi…” diye yan taraftan lafa atlayan kişi ihvanlar arasında en çok sevdiğim kişiydi. “Toplumsal bütün medya sansürü, haber ihlali, haberi yansıtma, karalama, kötüleme, yanlış haber yayma. Bu adam bunların hepsinin uzmanı… İnanılmaz bir küresel ağı var. Tek bir kelimesiyle tüm dünya basınına aynı haberi yaptırma gücüne sahip. Ve sistemin tamamı onun elinde diyebiliriz. Ortadan kalkması neredeyse imkansız. Bu adam Kudüs davasında inanılmaz bir rol oynuyor.”
“Haber yapmak mı? Tek işi bu mu?” diye sorduğumda, bana fotoğrafı gösteren ihvan lafa girdi. “Elbette te işi bu değil ama bu adam en önemli işi yapıyor diye biliriz. Doğru bir işin üzerine şüphe tohumunu doğru yerde ekersen, o mükemmel iş için en çok inanan kişinin bile ibresi kayabilir.”
Sözünün arasında gözlerime baktığında devam etmek gereği duydu. “Filistin işgalini bilen birçok Müslümanın sığındığı ilk bahane nedir? Topraklarını satmaları… Nerede işgal edilen ülkeyi anlatsak muhakkak bir kişi çıkıp topraklarını satmasaydılar der. Oysa Filistin’de bir yer ilk önce gasp edilir ardından tapusu zorla birilerinin üzerine alınır. Elbette toraklarını satan birilerine denk gelmek mümkündür. Fakat bu oran oldukça düşük ve büyük bir çoğunluğun gasp yolu ile evlerinin ellerinden alındığı gerçeğini değiştirmiyor. Ama biz evi zorla alınan yerine, evini satanları konuşuyoruz. İşe iyi çalışan haber ağı, istediği şekilde ve istediği gibi yapabilir.”
Söylediği şey o kadar mantıklıydı ki medyanın gücünün mazlumu unutturduğunu ve bahanelerin arkasına nasıl sığınılmasına neden olduğunu en iyi şekilde açıklıyordu.
“Bu adam senin hemen ulaşabileceğin birisi değil ama bir gün denk gelirsen o fırsatı sakın kaçırma. Bir daha denk gelmez. Ayrıca onu ortadan kaldırdığın an bütün taşların yerinden oynayacağını sakın unutma. Asla basit değil…”
*
O gün, o teneke ateşinin etrafında otururken çıtırdayan odunları ve tente çadırın çatısına çarpan damlaların sesi ilk günkü duruluğuyla nasıl kulaklarımda canlanıyorsa karşımda duran adamın görüntüsü de aynı şekilde her ayrıntısına kadar netti.
Aişe’nin bu adamın kızı olması bir açıdan avantaj sağlarken aynı zamanda işi bambaşka noktalara da götürüyordu. Olduğum çemberin etrafı iyice daralırken işlerin iyiden iyiye boyut atladığını görebiliyordum.
Aişe babasına söylediğim cümle üzerine neredeyse şok olmuş ben ise bir anda beliren adamın korumasız olmasına takılmış onu izliyordum. Babasının saçları olanca rüzgarın arasında savrulurken, bir şeylerden emin olmadığı ve sorgular gibi baktığı her halinden belliydi.
Bu adamın elinin olunun fazlasıyla uzun olduğunu biliyordum. İlk başta incelerse bile benimle alakalı kişisel bilgilere ulaşması zordu. Ama olası bir açık bulması ihtimalinde oyunun sonunu getirebilecek kadar ileri gidebileceğine adım kadar emindim. Hatta kısa bir süre kendimi tanıtma şeklimin yanlış olduğuna bile karar vermiştim. Fakat deneyebileceğim yolu kullanmak zorundaydım.
Tek endişem Aişe’nin tek kelimesiyle bütün oyunu bozmasıydı.
Adamın bana değen bakışlarının ardından yükselen iğreti duygusunu görebiliyordum. Bir an hiç konuşmadan öylece orada kalacağımızı düşünmeye başlamıştım ki bir anda arkasını dönüp bahçe kapısına doğru yürümeye başladı.
Kullandığı akıcı İbranice ile “Takip edin beni.” dediğinde hızla Aişe’ye bakmaya başladım. Babası bizden biraz uzaklaştığında gidişini bekliyor gibi konuşmaya başladı.
Gözlerinin önünden hayal kırıklığına uğramış bir kadın geçiyordu. “Jacob neden yaptın bunu?”
Kızgınlık değildi bu evet. Basbayağı üzülmüş ve hayal kırıklığına uğramıştı. Ona yapacak bir açıklama düşünmemiştim henüz ama hızla aklıma gelen ilk şeyi söylemeye başladım.
“Baban bizi o şekilde görünce ne yapacağımı bilemedim. Sana sert davrandığımı anlarsa canımı okuyabilecek birine benziyor.”
Kafasını hızla sağa sola salladı. “İkimizin de hayatını mahvettin şu an farkında bile değilsin.”
Dilinin altında söylemesi gereken binlerce kelime varmış gibiydi. Ekstra hiçbir şey söylemeden yürümeye başladığında ailesi ile olan ilişkisinin görünenin çok daha ötesinde olduğunu tahmin edebiliyordum.
Aişe’nin babasının peşinden yürümeye başlamasıyla ben de onu takip ettim. Kırk yıl düşünsem bu adama bu şekilde ulaşabileceğim ve evine kollarımı sallaya sallaya girebileceğim aklımın ucundan geçmezdi. Aişe’nin söyledikleri kafamın içinde kuşku oluşturan bir nokta oluştursa da şu an için gelişen olaylardan memnundum.
Tokadın hesabını elbette soracaktım ama şu an için erteleyebilirdim.
Kapının önünde kameralar dışında herhangi bir güvenlik bariyerinin olmaması kuşku duyulacak bir detaydı.
Bahçe kapından geçtiğimde gördüğüm manzara bir film sahnesinden farksızdı. O kadar mükemmel bir bahçe dizaynı vardı ki, benim gibi çadırda teneke ateşinde ısınan bir adam için olukça fazlaydı. Kendi etrafımdaki şaşaayı incelerken dudaklarımın arasından çıkmak için bekleyen kelimler yuvarlanıyordu.
İstemez misin Ey Ömer? Dünya onların, Ahiret bizim olsun…
Bahçenin içerisindeki süs havuzunu ve sağlı sollu heykel figürleri geçtikten sonra. Evin kapısı adam kapıya yanaşır yanaşmaz açıldı. Önde Aişe arkasından da ben girdikten sonra Josef salondaki dev koltuklardan birisine oturdu.
Evin tavanları zeminden neredeyse beş veya altı metre kadar yukarı yükseliyordu. Kocaman camlar evin birçok kenarından aşağı doğru inerken biraz ileride beyaz ve kırmızı ahşabın uyumuyla sarmal bir merdiven yukarı çıkıyordu. Asma balkon kattan yukarıdaki bir çok kapı görünüyordu.
Evin incelemesini olabildiğince kısa tutup ayakta bekleyen Aişe’nin yanında durdum. Adam bize eliyle oturun işareti yaptıktan sonra olabilecek en rahat şekilde biz de yan yana karşısındaki koltuklardan birisine oturduk.
Sorması gereken sorusu çok ama vakti azmış gibi konuşmaya başladığında kendinden emin bir tavırla bacak bacak üzerine attı.
“Müslümanların evlenmeden birileri ile aşk yaşamalarının haram olduğunu sanıyordum. Müslüman olurken bunu araştırmamış mıydın yoksa?”
Aişe, sorulan soru ile ayaklarına bakan gözleriyle konuşmamayı tercih etmişti. İçeride gezen gerginlik sert tuğlalar olup tam aramıza dizilmişti.
“Müslüman olduğunu söyledikten sonra hepimizi karşına aldın. Senin evladım olmadan büyük bir utanç duyuyorum ama sanırım eski hayatına yavaş yavaş dönmeye başladın.”
Aişe’nin kafası büyük bir hakaret duymuş gibi hızla olduğu yerden kalktığında ikisi arasında başlayacak bir kavganın ayak seslerini duyar gibiydim. Büyük salonun ortasında başlamış olan kavganın akisleri aramıza dizilen tuğlalara isabet etmek üzereydi.
“Ben…” dedi, sabır dilenirken sakin kalmaya çalışır gibi. “Bir daha asla o eski günlere dönmeyeceğim. Bunu ölsem de yapmayacağımı en iyi sen biliyorsun değil mi?”
Savunmak için yükselen sesi babasına bakan bakışlarının bana dönmesiyle havada donuklaştı. Benim yüzümden bir şeylerin ters gittiğini rahatlıkla görebiliyordum. Bir an vicdanımdan yükselen minik bir sızı hissettim ama yapmak zorunda olduğum için görmezden geliyordum.
“Jacob hayatıma bir anda girdi engel olamadım.” Demesiyle, yalanımı savunacağı ve fire vermeyeceğinin ilk ışığını yakmıştı.
Babası duyduğu son cümleden çok memnun kalmış olmanın yanı sıra aynı zamandan kazanmış olduğunu düşündüğü bir edayla gülmeye başladığında, Aişe’nin avuçlarını sıktığını görebiliyordum.
Adam sanki karşısında konuşan kızı boş bir duvar ile konuşmuş gibi onu es geçip bana baktığında, kadraja yeniden girdiğimi anladım. Olabilecek en uslu Yahudi erkek çocuğu halimle bakışlarına karşılık veriyordum.
Bu bakışların baktığı son gözlerin bana ait olacağından artık neredeyse emindim.
“İsrailli değilsin değil mi? Bakışların ve tavrın bir Türk olduğuna işaret ediyor gibi. Türkleri çok iyi tanırım.”
Minik bir sırıtış ile konuşmasına destek verdiğinde gönderme yaptığı bir yerler olduğunu görebiliyordum. Kafamı salladığımda yeni bir soru sormasına fırsat vermeden bana biçilen hikayeyi onunla paylaşmaya başladım. Kendi ellerimizle tek tek yazdığımız hikayeyi…
“Evet. Annem İsrailli babam ise bir Türktü. Annem muhafazakar bir Yahudi idi. Ortodoks olmaması babam için büyük bir şans olmuş hiç şüphesiz. Babamı yıllar önce tanıyıp sevdikten sonra evlenmeye karar vermişler. İsrail’de bir Yahudi’nin başka bir dine mensup birisiyle evlenmesi mümkün olmadığı için beraber Türkiye’ye gitmişler yıllar önce. Orada büyüdüm. Genel olarak babamın dini çerçevesini benimsiyordum ama son yıllarda Yahudilik benim için daha tamamlayıcı bir din oldu. İstanbul baş hahamının yetkisiyle dinimi bütün şartlarını kabul ederek Yahudilik olarak değiştirdim. Ardından yüksek başarı yaparak İsrail’de okumak için hak kazandım. Şimdi Yahudi bir Türküm.”
Kendimi onun hoşlanabileceği bir şekilde anlatmam hoşuna gitmişti ama kafasına yatmayan şeylerin olduğunu görebiliyordum. “Peki Aişe’yi nasıl ikna ettin? O inanılmaz inatçıdır. Tam bir İslam bağımlısı oldu son zamanlarda. Sen kabul etmesi çok zor geliyor kuşağa.”
Aişe’nin yan tarafımda oturan bedeninden yayılan gerginlik o kadar net hissediliyordu ki benim her konuşmamda biraz daha artıyordu bedenindeki katılık.
“Bilemiyorum…” diye mırıldandım. “Kolay olmadı. Sanırım İslami olgulara herkesten daha çok saygı duymam onu etkiledi. Ne de olsa babam bir Müslüman…”
Konuşmamın arasında bu iki dinin birbiri ile süren yüzyıllık problemleri yokmuş gibi lanse etmem ben dahil herkesin garipsediği bir şey olduğuna adım kadar emindim.
“Jacob…” dedi inanamazmış gibi başını sallarken. “Farkında mısın İsrail’in tam göbeğinde, İslam’ın sarsılmaz bir direğini kırarak büyük bir devlet kurduk. Kudüs diye bir yer tarih olmak üzere. Her gün sınırlarımız biraz daha genişliyor. İsrail Filistin’den, Filistin de İsrail’den ölesiye nefret ediyor. İki din de birbirinin en köklü düşmanı… Sen burada biraz fazla pozitif kalmıyor musun sence de?”
Kudüs’ü tarih etmenize izin verirsek Allah bize cennetini nasip etmesin.
Ayağa kalkıp salonun ortasında yürümeye başladığında cümlesine olanca hızıyla devam edeceğini anlayabiliyordum.
“Bu iki dinden iki kişinin bir araya gelmesi için, iki tarafın da dini değerlerinin gevşek olması gerekir. Ya da en iyi ihtimalle bir tarafın oldukça az önem vermesi gerekir bağlı olduğu değerlere. Ben Naomi’nin şu an her şeyi ile bir Müslüman gibi yaşadığını görebiliyorum, her ne kadar onaylamasam bile. O halde geriye tek bir seçenek kalıyor. Sen iyi bir Yahudi değilsin. Öyle mi?”
Soru beklenmedik yerden gelmişti. Aklına estiği için mi soruyordu yoksa eşelemek için mi karar veremiyordum ama gerçekten bir süre nasıl yanıt vereceğimi bilemeden sadece sessizce zemine baktım. Kuracağım cümlenin ucu açık olmaması gerekiyordu. Net bir kelime grubunu bir araya getirmeye çalışırken, Aişe benden önce davrandı.
“O gayet iyi bir Yahudi. Hatta Mescidi Aksa’ya saldırabilecek kadar. Ama…”
Kurduğu cümle Levy’i kesinlikle şaşırtmanın yanı sıra içten bir gülümseme sunmasına neden olmuştu. Aişe’nin aması bir anda garip bir cümleye bağlandı.
“Ama onu seviyorum.” Peçe ile kapalı yüzünü eli ile ovuşturduğunda bir an kurduğu cümle ses tellerinin arasından o kadar garip bir tını ile yayıldı ki neredeyse inanmamak mümkün değildi.
“Buna engel olamamak benim suçum… Sadece benim.”
Ben yan tarafımda oturmuş kızın sözleri ile istemeyerek de olsa şaşırmadan edemiyordum. Yüzüm olabildiğince ifadesiz olsa da rolünü bu kadar iyi yapıyor olması şaşılacak bir durumdu. Babasını ikna etmek adına kurduğu cümlelerin inandırıcılığına kapılmışken kendi içimde yeni bir şüphe uyanıp benimle konuşmaya başladı.
Oynadığı Müslüman rolünü de kusursuz yapmıyor muydu zaten?
Babasının sesi ile Aişe’ye olan sorgulamalarımdan sıyrıldım hızla. “O zaman Ortodoks bir aile olmadığımız için Tanrıya şükretmelisin Jacob. Yoksa daha birçok soru sorardım. Naomi’yi eski yaşantısına yeniden kavuşturmana yardımcı olursun umarım. Dün gece senin evinde kaldığına göre işimiz oldukça iyi gidiyor demektir. Dinin bir emrini çiğnediğine göre kalanını neden çiğnemesin değil mi?”
(Ortodoks Yahudiler, Yahudi dini dışında kimse ile evlenilmesine izin vermezler.)
Aişe’nin dün bende kaldığına kanaat getirmişti çoktan. Son iki cümlesiyle alenen ikimizin de yanlış bir gece geçirdiğimize inandığı apaçık ortadaydı. Bunun Aişe’den gelen gerilim ateşini daha fazla harladığını görebiliyordum. Cümlesini söyledikten sonra bize başka bir açıklama yapma gereği duymadan salonun çıkışına doğru yürüdüğünde, Aişe hızla ayağa kalktı. Canının acıması umurunda değil gibiydi.
“Benimle gel…” dediğinde çoktan merdivenlere doğru yönelmişti. Sesi sevmekten çok yepyeni bir nefrete evrilmiş gibiydi.
Bu kocaman evin kapılarının nereye açıldığını merak ederek olduğum yerden doğruldum. Aişe’nin arkasından onu takip ederken, onun gerginliğinin çarptığı tuğlaların tek tek kırılma sesini duyabiliyordum. Her tarafın koyu gri bir dumanla kaplandığını görememek mümkün değildi. Ortada dönen garip bir şeylerin varlığı anlaşılsa da, hiç şüphesiz bulduğum bu kapının içerisinden onların hayatına dahil olmak zorundaydım.
Ahşap sarmal merdivenlerin her basışımda çığlık gibi atan bir gıcırtısı yoktu ama sanki her yer içeriye sığdırılmış bu koyu griliğin tesirinden boğulur gibi inliyordu.
O, önümde dün yaralanan kişi o değilmiş gibi adımlarını seri atarken, ben olabildiğince yavaş, olabildiğince inceleyerek yürüyordum. Ammar olduğumdan şüpheleniyor olmaları büyük bir ihtimal değilmiş gibi elimi kolumu sallayarak ilerliyordum.
Merdiven bitiminde görünen, basamaklarla aynı renge sahip ilk kapının önünde durduğumuzda Aişe kapının kolunu indirip içeri girdi. Burasının onun odası olduğunu anlaşılıyordu.
Kapının kenarından durup sağ eliyle bana buyur işareti yaptıktan sonra ben de içeri yürüdüm.
Onun kapıyı kapatma sesi arkamdan yayıldığında onun ilerletmesini beklemeden çalışma masasının sandalyesini çekip hemen oturdum. Oda, klasik bir kız odasının renklerinde değildi. Beyaz ve ahşabın kapladığı uyum bohem bir tarzla yansıyordu. Bir duvar neredeyse tamamen kitaplarla kaplıydı. Yatağın baş ucu pencerenin hemen altına konulmuş, esen rüzgarın tesiriyle uçuşan kısa perde odanın içerisine doğru neredeyse yürüyordu. Beyaz çalışma masası, ahşap ayakları ve üzerinde duran makrome işlemeli kalemlik dışında bomboştu.
İçeriyi incelemem onun bana bakan gözleriyle kısa sürmüştü. Sandalyenin arkasına doğru rahatça yaslanırken iki kolumu göğsümde bağladım. Konuşmasını pür dikkat bekliyordum.
“Çok akıllı olduğunu zannediyorsun değil mi?”
Sorusunun yanıtını kafamı olumlu anlamda hızla sallayarak verdim. Onunla yalnız kaldığım zaman aramızda yayılan öfke ve nefret yeniden ayaklanmıştı. Bana vuran elini hemen unutacak değildim. Verdiğim tepkiye gözlerini devirerek karşılık vermişti. Derin bir nefes aldığında dilinin altında tuttuğu kelimelerin çıkmaması için çaba harcadığını görebiliyordum.
“Benim böyle bir adamın kızı olarak İslam’ı seçmem ne demek biliyor musun sen? En ufak bir fikrin var mı?”
Dediği şeyle tahammülüm kalmamış gibi hızla olduğum yerden ayağa kalktım. Arada kalmak, onun bu tavırlarının gerçek yahut yalan olup olmamasından emin olamamak canıma tak etmişti. Kalkışımın hızıyla tekerlekli çalışma sandalyesi hızla geriye doğru savrulmuş, çalışma masasına çarpmıştı.
“Bu yalanına inanıyor gibi mi duruyorum sence? Koskocaman Josef Levy’nin kızı Müslüman olmuş, bak sen şu işe.”
Hızla yanına sokulup ona üsten bakarak hırlamaya başladım. İçimdeki kaynayan öfke, geldiğim son noktaydı.
“Senin. Baban. Günde. Kaç. Müslüman. Öldürüyor? Haberin var mı?”
Bunu söylerken her bir kelimenin üzerine tek tek basarak söylemiştim. Cümlem bittiğinde kolumdaki saate hızla bakıp tekrar konuştum ona fırsat vermeden.
“Aaa bak… Seninle konuştuğum bu on beş saniye içerisinde iki tane daha öldürdü.”
Elimde olmadan sesimi yükseltip suratına doğru konuşmaya devam ettim. “ Kızı Müslüman olacak ve onu sağ bırakacak öyle mi? Ya da hala utanmadan işini yapmaya devam edecek? Fazla aptalca bir oyun bu.”
Kelimelerimin onun suratına çarpıp acı içinde yere düştüklerini görebiliyordum. Bendeki bakışları da düşen kelimeler kadar acı ile boyandığında iki elini göğsüme koyup hızla ittirdi beni geriye doğru. Bütün gücünü kullandığı uzaklaştırma çabası sadece bir adım gerilememe neden olmuştu. Vuruşu canımı yakmıştı ama fiziksel bir acıdan çok daha fazlasıydı bu.
“Ben aylardır bu evde hapisim.” Cümlesini söyledikten sonra beni ittirmesi yetmemiş gibi göğsüme doğru bir ittirme daha gerçekleştirdiğinde, arka arkaya birkaç ittirme daha sıraya dizilmişti. Solukları peş peşe havaya yükselirken durmadan göğsüme vuruyordu kelimeleri dudaklarından dökülürken.
“Evin herhangi bir yerinde namaz kılmam yasak. Günlerce aç bırakıldım. Bu kadar kitabın arasına Arapça tek kelime içeren bir eser koymam yasak. Filistin demem yasak, Aişe demek yasak. Aksa demem yasak. Tek başına çıkmam yasak. Günler sonra okula dönmemin tek sebebi, dini inancımın yeniden değiştirilmesine yardımcı olunacağının sözünün Bayan Haya tarafından babama verilmesi.”
Hararetle yükselen sözlerinin arasında baş gösteren hıçkırık ile yerimde çivilenip kalmıştım. Ağlayan kelimeleri yayılırken karşılık vermek şöyle dursun kıpırdayamıyordum bile.
“Beni tanıyan herkes dinimi yeniden değiştirmem için yalvarıyor. Yapayalnızım anlıyor musun? Bir Müslüman gibi kapandığım için en yakınlarım bana sırtını döndü. Babam bir yerde soyadımı söylememem için tehditler savuruyor her gün.”
Göğsümü döven elleri yorgunluk ve çaresizlikle aynı yerde sabit kalırken hıçkıran sesi arasında nefes alamıyordu. İki eli göğsümden yavaşça düştüğünde, bedeni de hızla yere doğru süzüldü. Ayaklarımın hemen dibinde ağlamaya devam ederken çaresizce konuştu yeniden.
“Babamın adı, hem Yahudiler tarafından kabullenmeme izin vermiyor hem de Müslümanlar tarafından. Her iki tarafın gözünde de hain olmaktan çok yoruldum.”
Ağlamaları iyiden iyiye nefesini kesmişken iki eliyle suratını kapattı. Konuştuğu kişi artık ben değildim. “Beni hangi cephede yaşamak için gönderdin Allah’ım? Bu koca topraklarda ait olduğum hiçbir yer yok mu? Seni tercih ettim diye mi bütün bu kalabalıklardan atılmam?”
Oturduğu parkede sırtını yatağına yasladığında peçesinin içerisinde nefes almaya çalışan bir kız çocuğu vardı. Yalnızlığı dokunabileceğim kadar gerçek, dokunabileceğim kadar yakınımdaydı. Daldığım boşluk, onun yalvarmalarının kafamın içerisinde durmadan yankılandığı yerdi. Ayakta dikilirken, yerde dizlerimin hemen aşağısında haykıran bu kadından yükselen yalvarmalar biraz önce göğsüme vurduğundan çok daha fazla acıtmıştı canımı.
Zihnimin içerisinde çalkalanan yasemin kokusunun onun yanaklarına düşen yaşlardan yükseldiğine emindim. Çıkmayan solukları sakin iç çekişlere dönüşürken derin nefes alışları benim içimde patlıyordu. Ve ben hala ayakta öylece bekleyen adamdan başka bir şey olamıyordun onun için. Odanın içerisinde, onun ağlamalarına sesini çıkaramayan, yardım edemeyen, put gibi bekleyen adamdan başka bir şey olamıyordum.
Oysa istedim.
Yemin ederim istedim.
Bir an o ağlarken uğruna savaştığım her şeyi bir kenara bırakıp, ağlayan yaşlarını peçesini kaldırarak silen kişi olmayı istedim. Hüzünle kıvrılan gözlerinin içerisine bakarak yalnız olmadığını söylemek istedim. Onun verdiği mücadelede tek savaşmadığını, benim de onunla aynı mücadeleyi verdiğimi ona sarılarak anlatabilmeyi istedim.
Fakat… Uğruna savaştığım Kudüs’e olan sevgim önümde kocaman bir dağ gibi duruyordu. Kim olduğumu kendimden bile saklamak zorundaydım. Rabbime duyduğum sadakatle ona dokunamayacağımı da iyi biliyordum. Acısını hafifletmek için durabileceğim en iyi yer burasıydı.
Onun için Jacob olarak beklemek dışında elimden hiçbir şey gelmiyordu. Yasemin kokuları başımı döndürse bile yerimde sabit durmak, yapabileceğim tek şeydi.
Ona karşı duyduğum som merhamet, uzun zamandır karşılaştığım en hüzünlü şeydi. Küçük bir kızın ağlayışına çare olamamak, başını okşayamamak, yerden kaldıramamak ve acısının yükünü ondan kaldıramamak gibiydi…
Reşat Nuri Güntekin’in lise zamanlarından kalma o sözü, hissiz kalmış odanın içerisine o kadar gri dumana rağmen bembeyaz kalarak süzüldü. Ben aşkı evvela derin bir merhamet zannettim…
Ardından bu dünyanın sırtından göçüp gitmeden önce karşılıklı oturup bir çay içmeyi en çok arzu ettiğim şairin kelimeleri, o sözlerin akabinde tek tek girdi havalanan pencerenin perdesine aldırmadan. Merhamet belki yüce bir şey ve muhtemel ki, merhamet Aşk'tan üstündür…
Bekleyişim uzadı…
Onu yerden kendi ellerimle kaldırmak hissinin önünde dimdik durmaya çalışarak uzadı. İç çekişler derin bir matemin hüznü gibi olsa da set çekmiştim duymaya. Onun kendi köşesinden yeniden ayaklanıp kalkmasını dileyecek kadar çok bekledim.
Ve içimde yüzyılın derin bir eminliği…
Bu kızın sinesinden benim göğsüme düşen her yaş, ona inandığımın en büyük kanıtıydı. Sustum. Söylemek hevesi dilimin ucunu kaşındırsa da, o ayaklarımın dibinde duran kıza rağmen sustum.
Dudaklarımın önünden geçen her kelimeye rağmen bir tane “Sana inanıyorum.” diyememek kaldı bana.
“İçinin parçalandığını biliyorum…”
Uzun saniyeler sonra kullandığı cümle ile kaşlarımı çattım. Derin iç çekişleri neredeyse bitmek üzereydi. Ruhumu görür gibi dökülmeye devam etti sözleri. “İçini saran o kadar merhamete rağmen beni neden doğrultacak bir kelime söylemediğini de biliyorum…”
Hareket ettiğim an ikimize de denk gelecek kurşunlara siper olmuş gibi hiç kıpırdamadım.
“Babamın seninle zina ettiğimi ima ettiğinde susmana rağmen, beni soktuğun vaziyetin içerisinde bunca zamandır onlara karşı inşa ettiğim duvarları üzerime yıkmana rağmen, içinde bir yerlerde buna karşı çıkmak için çırpınan seni görebiliyorum.”
Kımıldayamayan vücuduma inat bir mektup satırından kopmuş cümlelere tıpatıp benzeyen kelimelerin döküldüğü kadına kafamı eğip bakmaya başladım.
Onun olmadığına inandığım bütün ihtimaller, şimdi yeniden onu gösteriyordu. Bana mektup yazan kişi olduğuna inanmama neredeyse ramak kalmıştı.
“Osun değil mi?” dediğinde oturduğu parkelerden kafasını kaldırıp ona bakan gözlerimin en derinine bakmaya başladı.
“Sen aslında Ammar ’sın değil mi Jacob?”
Peçenin içerisinden bakan gözlerinde en ufak bir tereddüt akmıyordu. O kadar net, o kadar duru bakıyordu ki, göz bebeklerinin arasında kendini bu gerçeğe neredeyse ikna etmiş bir Aişe görebiliyordum.
Ammar olduğumu soran sorusu ile zaman yapışkan bir zamk gibi usul usul uzamaya başladı. Kum saatlerinden akan her bir tane süzülmeyi bir sonraki kuma devrediyordu.
O bakışlar ne kadar uzadı ben bilmiyorum ama son cümlesi ruhumdan aşağı süzülüyordu.
“Sen olduğuna eminim. Babamla konuştuğun akıcı İbranice'den sonra adım kadar eminim. Babamın dibine bu kadar çok girmek isteyen kişi, Ammar dışında kimse olamaz. Üstelik babam herkesi Ammar ’mış gibi mimlerken…”
Saniyeler uzadı.
Uzadı.
Ve uzadı…
Ve ben söylediği kelimelerin arasında verdiğim firenin boşluğundan hızla yuvarlandım.
***
Selamun Aleykum...
Selam Ve Dua ile...