ALACA/ "Katille İlk Tanışma"

4176 Words
Satırlar arasında kaybolmayı seven herkese... *** Yer sabitlenmiş olan gözlerin söylediğim sözlerin yükü altında ezildiğine adım kadar emindim. Tek bir kelime daha edemeden sessizliğe bürünmüştü. Ben ise söylediklerim için zerre pişmanlık duymadan sadece masanın başında dikiliyordum. Birkaç saniye aramızda bu şekilde geçtikten sonra ona yeni bir açıklama gereği duymadan çıkış kapısına doğru hareketlendim. Saniyelerdir yerde olan başı bir anda bana doğru dönmüştü. Elbette istediğini yapmayacaktım. Eğer rol yapan bir sinsiyse evimi ona bırakıp, otel imkanı sunamazdım. Üstelik içerisi mühimmat ile doluyken. Giriş kapısının önünde durup pratik hareketlerle kapının kilidini iki kere çevirdikten sonra anahtarı cebime attım. “Ne yapıyorsun?” diye soran sorusu sıkıca sırtıma çarpıp yere düştü. Yanıt verme gereği duymadım. Yeniden sehpaya doğru yürürken ben de olan bakışları küçük bir santim bile olsa yerinden oynamıyordu. Tabağa koyduğum yemeği alıp yatak odama doğru yürüdüm. Ona açıklama yapmak zorunda hissetmiyordum ama sorgulamalarına cevap vermek için yeniden odadan çıkmaya hiç niyetim yoktu. Açıklama yapmazsam yeniden konuşacağına adım kadar emindim çünkü. “Başka bir şey olmadığı sürece odamda olacağım sabaha kadar. Kapım kilitli olacak. Artık yüzünü mü açarsın, amuda mı kalkarsın sen bilirsin. Umurumda bile değil. Yarın evine defolana kadar sık dişini. Ayrıca ses çıkarmazsan senin için iyi olur.” Yatak odamın kapısına gelince, bakma gereği duymadan arkama doğru tekrar seslendim. “Nezaketen yemekten sana da koydum. Ama açlıktan ölmeyi tercih ederim diyorsan kararına seve seve saygı duyarım.” Adım attığım yatak odasının kapısını sert bir gürültüyle çarptığımda içeride olan kişinin sinir krizi geçirmek üzere olduğuna adım kadar emindim. Kapının kilidini çevirdikten sonra içimde birikenlerin harareti soğumamış gibi kesik kesik soluklar alarak yatağa doğru yürüdüm. Bir köşesine oturduktan sonra dakikalardır ellerim arasında yenmek için bekleyen yemeğe göz ucuyla baktım. Yiyecek iştahımın kalmadığına kanaat getirdikten sonra olduğum yerden kalkarak tabağı çalışma masamın üzerine koydum. “Estağfurullah…” diye mırıldanırken olabildiğince sakinleşmeye çalışıyordum. Rengini belli etmemesi sinirlerimi bozuyordu. Hayatının içerisinde bu kadar ciddi çelişkiler varken ve ben bütün bunların farkındayken, onun Müslüman rolü yapıyor olma ihtimali inanılmaz derecede baskın geliyordu. Fire verdiği için değil ama minik bir ihtimal bile bu şekilde aklımda aydınlandığında istemsizce cephe almam gerektiğini düşünüyordum. Kaldı ki evimden gittikten sonra asıl yüzünü görme şansım olursa ona bu evde rahatlıkla geçirdiği vakitler sunmuş olmanın vicdan azabını çekmek istemiyordum. Bu gecenin biteceğine olan inancım iyiden iyiye azalırken yatsıyı kılıp yatakla buluşmak iyi bir fikirdi. Neyse ki odamın içinde bulunan mini bir banyoda abdest işini rahatlıkla halledebilirdim. Abdestin insanı sakinleştiren o serinliğine çok ihtiyacım vardı. Sinirimi biraz daha törpülemezsem içerideki kızın en ufak b ir hareketinde boğazına yapışacağımdan adım kadar emindim. *** Abdest için lavabonun kenarında durduğumda bütün bu sorgulamalara rağmen içimden minik bir yerin uyandığına adım kadar emindim. Sorgulamalarımı sürekli bir Yahudi ajanı olması ihtimali ile bastırıyordum ama her şeyin yüzde elli orana sahip olduğuna da emindim şu an için. “Ya Müslümansa?” diye aynadaki adama sorumu yönelttiğimde bakışlarım suratımda donuklaşmıştı. “Böyle bir ihtimalde vicdan azabı çekmeyecek misin peki?” Yeni bir soru ile tekrardan bakıştığımda, verebileceğim bir cevap bulamıyordum. Bildiğim tek bir şey o an dominant gelen tek şey oldu. Yalan söylüyor ihtimali yüzde bir olsa bile ona karşı olan tavrımda sabit olmak zorundaydım. Bir fire vermek bile istemiyordum. Mescidi Aksa mücadelesinde bana karşı dönebilecek en ufak bir okun varlığı bile ciddi tehlikeler doğurabilirdi. Ve ben bu tehlikeyi konu Kudüs olduğunda asla alamazdım. Aynada bana bakan adamın soruları havada kalmış gibi yeniden sesim banyonun içerisinde yayılmaya başladı. “Ne olursa olsun şu an için bu muameleyi hak ediyorsun Aişe. Olurda…” deyip minik bir duraksama yaşadıktan sonra konuşmaya devam ettim. “Olurda senin masum olduğun ortaya çıkarsa değişen hiçbir şey olmayacak nasıl olsa. Sen bir Müslüman ben de Türkiye’den gelmiş yeni Yahudi Jacob olarak bilinmeye devam edeceğim. Hesap düz yani sen yoluna ben yoluma.” Kendimi ikna etme muhasebem bitince musluğu daha sakinleşmiş vaziyette açtım. Su yavaşça süzülürken soğuk sıvının ferahlatan etkisine hamd ederek abdest almaya başladım. Birkaç dakika sonra vakarla almaya gayret ettiğim abdestim bittikten sonra kendi içimde ayaklanmış olan tabuları yerlerine yerleştirmek için sakince yeniden mırıldandım. “Eğer Müslüman değilsen, ölümünün benim elimden olacağına adım kadar eminim.” Islanan tenimi kurulama gereği duymadan kendinden emin adımlarla çıktım banyodan. Yatağımın hemen sağ tarafında kıbleye dönerek namazımı kılmaya başladım. Biten namazın ardından istiğfar ederek yatağıma uzandığımda uzun zaman sonra başka bir nefesle bir evin içinde yatacak olmanın garip hissi yayıldı etrafıma. Birçok insanla daha önce çadırda, tünelde, sokakta, kuytu köşelerde ve birçok farklı yerde kalmıştım. Ama annemden ayrıldığım günden beri ilk kez bir evde, bir solukla hiçbir şey olmamış gibi, normal bir hayatın bireyiymişim gibi yalnız kalıyordum. Arkadan bomba sesleri, uzanırken mayın düzenekleri korkusu, her an bir şey olacakmış tedirginliği içinde olmadan. İşte bu fazla özlediğim bir duyguydu. Bu duygu ile aynı yerde denk gelmeyeli uzun zaman olmuştu. Yattığım yatağın üzerinde sağ kolumu başımın altına yastık yaparak ve bir süre tavanı izleyerek gözlerim kapanmaya başladığında, aklım içeride bıraktığım kadının uyuyup uyumadığındaydı. Gözlerim kapalıydı ama tıkırdayan bir şeylerin sesini duyabiliyordum. Birilerinin bir şeyleri kurcaladığına dair bir sesti. Gözlerimi açmadan sesi dinlemeye devam etmeye karar verdim. Boş parke zemin üzerinde yürüyen adım seslerinin tok gürültüsünü alabiliyordum. Her şey canlı ve hemen kulağımın dibinde gerçekleşiyor gibiydi. Aklım içeride uyuyan Aişe’nin ayaklandığının sinyallerini alırken, olabilecek en habersiz halimle uyuyor gibi durmaya devam ettim. Adım sesleri gittikçe yaklaştığında kapının kolunun ince bir ses ile hafif hafif aşağı indiğini fark ettim. Odama girmeye çalışıyordu. Onun bir casus olmamasını isteyen tarafımın hüznü ayağa kalkıp benimle beraber açılmak için uğraşan kapıyı dinlemeye başladı. Kapının kolu birkaç kere daha indiğinde kapalı olan anahtarı açamadığını anlamıştım. Birkaç saniye sonra kapıdan uzaklaşan adım sesleri duyduğumda vazgeçtiğini düşünmüştüm ama kapının kilidinden küçük yeni sesler yükseldiğinde kilidi bir şekilde açmaya çalıştığını anladım. Uzandığım yataktan en ufak bir hareket etmeden öylece içeri girmesini bekledim. Onu bu eve taşırken üzerinde en ufak bir silah yoktu. Saldırmak için geldiğine adım kadar emindim. Muhtemelen mutfaktaki bıçaklardan birisini silah olarak kullanacaktı. Bunun için yanıma iyice yaklaşması gerekiyordu. Saldırmaya başlayacağı anda hemen müdahale edecektim. Kapının kilidinden yükselen sesler bir süre hiç kesilmeden devam etti. Birkaç saniye daha uğraşıldıktan sonra anahtarın açıldığına dair yükselen ses hafif bir klik sesiyle odaya yayıldı. Evet… İşte şimdi başlıyorduk. Demek ölmek için daha fazla beklemek istemedin öyle mi? Zevkle… Kendi içimden yaptığım konuşmama üzülen tek yanım, Aişe’nin Müslüman olduğuna inanmak isteyen yanımdı. Anahtar deliğinden yükselen ses en çok onu üzmüştü. Kapının soluk bir sesle, yavaş yavaş açılmasını duyabiliyordum. İçeri giren adımların parke üzerinde kurduğu o hakimiyet, hiç yaralanmış olan bir kadının ayak seslerine benzemiyordu. Tek bir sendeleme dahi hissedilmiyordu… Adımlar bana doğru iyice yaklaştılar. Yatağımın hemen kenarında tam başımın ucunda beklediğini hissedebiliyordum. Bana doğru yapılacak bir hamlenin hareketlenişini beklerken bir anda tok sesi odanın içerisine yayıldı. “Uyanık olduğunu biliyorum. Aç gözlerini.” Kurduğu cümle ile gözlerimi açtığım an karşımda gördüğüm manzara şaşırmama sebep oldu. Elinde bir silah vardı ve bana doğru doğrultulmuştu. Bu eve getirirken yanında bir silah olmadığına adım kadar emindim. Bu da nereden çıkmıştı böyle. Yüzümdeki şaşkınlığı görmüştü. Yeniden konuşmaya başladığında peçesinin olmadığını fark ettim. Ama karanlık odanın içerisinde yüzüne düşen koyu bir gölgeden ötürü yüzünü tam olarak seçemiyordum. İşler benim için tamamen sarpa sarmıştı. “Çoktan öldürülmen gerekiyordu Ammar. Çok zarar gördük senin yüzünden. Artık ortadan kaldırılman şart… Ve ne tesadüf ki bu da bana verildi…” Onun karanlık gölgenin ardındaki yüzünü seçmeye çalışırken hızlıca namluyu parmakları arasında düzeltti. Blöf yaptığını zannettiğim an namludan yükselen ses ile patlayan kıvılcımın aksi beynimin içinde yankılandı. Tam olarak nereden aktığını bilmediğim kan yatağıma doğru sıcak sıcak akarken, bana bakan yüzünün arasında bir tek gülümseyen beyaz dişlerini görebiliyordum. “Hayır. Hayır…” Diye bağırarak yataktan doğrulduğumda göğüs kafesimin içerisinde yeniden atlar koşturmaya başlamıştı. Olanca hızımla nefes almaya çalışırken, refleks olarak bedenimin üzerinde hızlıca elimi gezdirmeye başladım. Olabilecek bir kan emaresini rastlamadığımda avuçlarımın arasına karışan tek şey sıcak ter damlalarıydı. Buna ter damlası demek çok zordu aslında. Her tarafım ter içinde kalmıştı. Soluklarımın kurşun grisi geceye yayıldığı anlarda güneşin doğmak üzere olduğunu fark ettim. Başım benden bağımsızmış gibi yeniden yatağa düştüğünde gördüğüm rüyanın etkisinden kurtulmaya çalışıyordum. Neredeyse öldüğüme, ölmek üzere olduğuma inanacağım bir rüyaydı. Bir süre daha olduğum yerden tavanı izlediğimde, göğüs kafesimin üzerinde koşturan atlar durmuş, dizginlenmişlerdi. Birkaç dakika daha yatağın üzerinde beklersem sabah namazını kaçıracağımdan adım kadar emin olarak doğrulup, çıplak ayaklarımla zemine bastım. Soğuk parkenin arasından parmaklarıma doğru tırmanan ürperti bedenime yayılıyordu. Terli olan bedenim açık bir pencereden esen bir rüzgara tutulmuş gibi titriyordu. Lavaboda abdest aldıktan sonra vakti daha fazla geciktirmeden namaza durdum. Namaz esnasındayken salondan geldiğine emin olduğum patırtılar duyduğumda, namazı bozmamak için olabildiğince sakin kalmaya gayret ettim. Salondaki patırtılar iyice yükselirken namazın sonra oturuşundaydım. Selam verdikten sonra sesler tamamen kesilmişti. Rüyamın da etkisiyle içeride olan biten gürültü kafamı iyice karıştırırken, bu odada daha fazla kalamayacağıma, bekleyemeyeceğime adım kadar emindim. Yerde duran seccadeyi toplamadan sessiz adımlarla kapıya doğru yürüdüm. Minik hareketlerle kapının kilidini açmaya çalışırsam yaptığı iş her neyse hızla bırakacağına adım kadar emindim. Bu tehlikeye hiç girmeden olabilecek en seri hareketlerle kapının kilini hızla çevirdim ve kolu aşağı indirdim. Karşımda bıçak tutan bir manzaraya hazırdım. Hatta silah, bomba, düzenek ve birçok şey ile ilgilenen bir Aişe görebileceğime inandırmıştım kendimi ama o an gördüğüm manzara asla karşılaşacağımı beklediğim bir manzara değildi. Karşımda salonun sehpasını kenara ittirmiş ve o sehpanın durduğu zeminde selam veren bir Aişe gördüm. Namaz kılıyordu ve bu kesinlikle beklediğim bir şey değildi. Ben şaşkınlığıma yenik düşüp onu izlerken, o selam verdikten sonra aynı şaşkınlıkla bana bakmaya başladı. İkizim de şaşkın şakın olduğumuz yerde beklerken olan sessizliği bozan ilk taraf o oldu. “Ne baskına gittiğiniz Mescidi Aksa da hiç mi namaz kılan kimse görmedin sen?” Lafını sokmasıyla tam bozulan şaşkınlığımla cevap verecektim ki yeniden konuşmasıyla lafı ağzıma tıktı. “Katil bir Siyonist’in kızı olmayı ben seçmedim. Ama Müslüman olmak tamamen benim kararımdı.” Uyumaya gitmeden önce ona söylediğim sözlerin karşılığını şimdi veriyordu. Canını yaktığımı ve kullandığım cümlelerin içine oturduğunu şimdi cevap vermesinden anlayabiliyordum. Bir an… Sadece küçük bir an vicdanımın sızlamasıyla ondan özür dilemek istedim fakat emin olmamak duygusu hızla önüme kalın bir set ördü. Söyleyecek bir şey bulamamıştım. Sözlerine karşılık verip olan suyu daha fazla bulandırmak istemiyordum. Sessizce ona arkamı dönmek zorundaydım. Adımlarım yeniden odama doğru dönerken onun kızgın olmayan ve ilk kez duru olduğunu duyduğum sesi arkamdan yükseldi. “Yerine getirmeyeceğinden eminim ama lütfen salona gelmeden önce kapıyı çal.” Sözleri sırtıma çarpıp hızla yere düştüğünde hiç karşılık vermeden yatak odasının kapısını kapattım. Bu kez anahtarı çevirmeye gerek duymadan doğruca yatağıma doğru yürüdüm. Birkaç saniye önce bedenimi titreten soğukluğa rağmen şu an muazzam bir ateş yükseliyordu boynumdan. Kafamın karışmasını durduramıyordum. Üzerime bir yandan söylediğim sözlerin pişmanlığı dökülüyordu, diğer yandan kaldığım aranın can sıkıcı darlığında duvarlar üzerime üzerime geliyordu. Kafamı kendimle büyük bir kavga eder gibi yastığa bırakırken b kavganın daha ne kadar süreceğine dair hiçbir bilgim yoktu. Uyuyamayacağımı bilsem de üzerimdeki hararetin azalmasını diler gibi gözlerimi yumdum. Ona dair rüyalar görmekten sıkılmıştım. Her rüyamın sonunda muhakkak yalancı olduğu gerçeği çıkıyordu karşıma ama her rüyadan sonra kendi kendimle çelişmemi gösteriyor gibi muhakkak aksini ispat eden detaylar yakalıyordum. Nasıl ve neye göre hareket edeceğim kesinlikle büyük bir uçurumun kenarında duruyor gibi hissetmeme sebep oluyordu. İçimdeki Ammar korkusuzca “Eliza’yı sırf gördüğün bir rüyadan dolayı öldürmekten vazgeçmedin mi? Aişe’yi neden bu kadar rüyaya rağmen idam sehpasına çıkarmıyorsun?” diye soruyordu. Ömer ise onun sorduğu sorulara “Aişe’nin ruhuna yansımış olan iman dalgaları hallerine yansıyor. Onu idam edemezsin…” diye diretiyordu. Ben… Ben ise tamamen… Ruhumla, kalbimle, aklımla hatta bilinçaltımla arafta kalmıştım. Bu araf kendi başıma çıkabileceğim bir yer değildi. Önde birçok handikabın arasında savrulmuştum. Bu kız benim için yepyeni bir şey değildi. Ne olursa olsun yeise kapılmadan üstesinden gelebileceğime inanıyordum. İster tam anlamıyla mükemmel bir Müslüman olsun isterse de peşimde oyun oynayan bir ajan. Hiçbir şey fark etmeyecekti. Aklımın daha fazla karışmasına izin vermeden sadece fire vermeden devam edecektim. Çünkü ne olursa olsun bu işin sonunda beni bekleyen görevler devam edecekti. Kafamın karışık olması durmam ya da beklemem için hiçbir şekilde büyük bir neden değildi. Aklımı içerisinde kendimi teskin eden çabam göz doldurucuydu. Kendi kendime konuşmalarımın büyük bir faydası olmasa da en azından şu an için nasıl davranmam gerektiği konusunda bir miktar aydınlanmıştım. Düşüncelerimin arasından sıyrılan güneş, pencereden usul usul sızıyordu. Bu saatten sonra uyuyamayacağımı da biliyordum. Aişe’yi artık kesinlikle evine göndermem lazımdı. Onun bir gün daha burada kalması demek benim için işlerin iyice sarkması anlamına geliyordu. Olduğum yerden daha sakin ve daha emin bir şekilde doğruldum. Dolaba doğru yürürken hızlıca giyinip Aişe’yi ailesine götürmeye karar vermiştim bile. Üzerime alelade siyah bir tişört ve siyah bir pantolon giydikten sonra tamamen hazırdım. Odanın kapısının önüne geldiğimde onun benden rica ettiği gibi kısa bir iki vuruş ile tıklatmıştım. Kapının ardından düz bir ses “Gelebilirsin…” dedikten sonra kapı kolunu indirip salona yürüdüm. Olduğu yerden hiç hareket etmemiş gibi koltuğunda yarı oturur vaziyetteydi. Peçesinin arasından bana değen bakışları yeri turladığında olabildiğince mesafeli bir şekilde konuşmaya başladım. “Seni artık evine götürmem lazım.” “Hemen mi gideceğiz?” diye karşılık verdiğinde kafamı sallamak ile yetindim. Aklında oturmamış bir yerler var gibi yeni bir soru daha sordu. “Aileme ne diyeceğim? Bu durumu nasıl anlatmam gerektiğini bilmiyorum.” Tedirginlik akan sesi ile ona bakmaya başladım. Bir şeylerden çekindiği belliydi. “Olanları olduğu gibi anlatabilirsin.” Dediğim zaman şaşırarak yeni bir soru daha sordu. “Nasıl yani olduğu gibi mi? Her şeyi mi?” Israrla nereye varmaya çalıştığını anlamıyordum. Benim açımdan sorun teşkil edecek bir durum yoktu. Sonuçta onu kurtaran taraftaydım. “Evet… Endişelenecek bir şey göremiyorum ben. Ya da saklanacak bir şey… Sonuçta seni bıçaklayan Eliza, kurtaran kişi de benim. Benim açımdan bir sakınca yok. Bu durumu anlatmak için neden bu kadar gerildin ki?” Bana zarar verecek detayları ortadan kaldırmak ister gibi bir tavrı vardı. Anlamsız geliyordu. “Peki, neden hastaneye gitmediğimi sorarlarsa?” Soruları gerçekten canımı sıkmaya başlamıştı.     “Hastaneye gidebilecek yakınlıkta değildik. Doktor bir arkadaş vardı. O tedavi etti dersin. Hem…” dedim kuşku ile ona bakarken. “Daha dün bile babanın beni asıp kesmesi için mükemmel bir arzu duyuyordun. Niye şimdi bu endişen? Her şeyi anlat gitsin işte. Beni kurtardı ama hastaneye götürmedi. Bir salonun içine mahkûm ettiğimi anlat. Şimdi neden beni düşünüyor gibi konuşuyorsun.” Haklı sorularım karşısında şaşırmamıştı. Ama utana sıkıla cevap verdi. “Eliza ile aranızda yaşanan bir sorun var. Ne olduğunu bilmiyorum ama hastanede polislere yakalanmaktan korktuğun için beni eve getirdiğini biliyorum. Babama olayı kuşku ile anlatırsam asla peşini bırakmaz. Her şeyin net olması lazım…” Bacaklarının üzerinde birleştirdiği ellerine bakarak konuşmaya başladı. “Sen beni kurtardın. Seni ele veremem. Pek misafirperver olmasan da kurtardığın için teşekkür ettiğimi varsay...” Özür dilerken gözlerine ve tavırlarına yansıyan mahcubiyet duygusuyla küçücük bir kıza benziyordu adeta. Tebessüm etmeden duramamıştım. Biraz daha oyalanmadan karşılık verdim. “Yolda teşekkürünü kabul edip etmeyeceğime karar vereceğim.” Ellerinde duran bakışlarını bana çevirince sinirlenmiş gibiydi. “Şu an gülümsüyor olman inanılmaz canımı sıkıyor. İnşaallah bir daha asla teşekkür etmem sana. İğrenç bir hismiş.” Kurduğu cümle ile gülümsemem daha fazla büyümüştü ama onu kamçılayacak başka bir şey söylemedim. Zaten sırıtışım yeterince rahatsız ediyor gibiydi. “Haydi kalk. Çıkmamız lazım artık.” Direktifimi almayı bekliyormuş gibi yavaş hareketlerle yerinden doğrulmaya başladı. Acı çektiği için yavaş hareket ettiğini biliyordum. İyice doğrulduktan sonra bir elinin yarasına gittiğini görebiliyordum. Gözleri olduğu koltuğun dışındaki ikili koltuğa kaydığında yeniden bir şey isteyecek olan o tavra büründü. Oturuyor olsaydı iki elini bacaklarında birleştirip yeniden çocukça bakıyor olacağına adım kadar emindim. “Biraz üşüyor gibiyim. Şu poları alabilir miyim?” Onun demesiyle neredeyse tamamen unutmak üzere olduğum poları hatırlamıştım. Bunun bir gece yarısı bilmediğim bir kişi tarafından üzerime örtüldüğünü anımsadığımda alabileceği konusunda sadece kafamı salladım. Siyah poları alıp olabilecek en yavaş hareketlerle omuzlarına attı. Yapacağı başka bir şey kalmadığına kanaat getirdiğim zaman kapıya doğru yürümeye başladım. Kapının kapalı olan kilidini açtığım zaman o, henüz sadece birkaç adım atabilmişti. İki büklüm yürümesi gelişini iyice yavaşlatırken bu şekilde merdivenlerden inemeyeceğine adım kadar emindim. Kapının yanına geldiğinde onun da gözü hemen merdivenlere kaymıştı. Söyleyeceğim şeye yükselmemesini umarak gayet sakin ve rahatsız etmeyecek bir ses tonu ile konuşmaya başladım. “Bu merdivenlerden bu şekilde inemezsin.” Merdivene bakan bakışları ile onaylar gibi kafasını salladı. Yapamayacağı her halinden belliydi zaten. “İznin olursa seni kucağıma alayım. Sadece binanın dışına kadar.” Sözlerimde bir art niyet olmadığı gayet açıktı ama o emin olmayan bir şekilde baktığında konuşmaya devam ettim. “Bak gerçekten yetişmem gereken bir yer var. Daha fazla oyalanmak istemiyorum. Hem bu şekilde inemeyeceğini ikimiz de biliyoruz.” Bir süre daha bekledikten sonra sadece kafasını salladı. Onun onaylama komutunu aldığımda birkaç adım yanına yaklaştım ama hareketlerim hemen frenlenmişti. Birkaç saniye nasıl dokunmam gerektiğini bilemediğim için uçup giderken benim tereddüdümü anlamış gibi yere bakarak sağ kolunu omuzuma attı. Bu durumu daha önce hiç yaşamamıştım. Çuvallayıp insan kaldırma işlemini bile çok iyi yapardım ama bir kadını kucağına almak nikahı olmayan bir Müslüman için pek rastlanmayacak bir durumdu. En azından öyle olması gerekirdi. Onun bana olan dokunuşu ile nefesimi tutarak bir elimi bacaklarının altından geçirdim, diğer eli ile de omuzlarına destek sağladım. Gerilen kasları ile beraber canının yandığını küçük nidasından anlamıştım. İçimden nefsimin şerrinden Allah’a sığınarak kapıdan geçtiğimde, onun da benim gibi nefes almamaya çalıştığını fark edebiliyordum. Evden çıkarken açık kalan kapıyı dolu olan ellerimle kapatamayacağımı anladığımda bütün bedenimle Aişe’yi kapıya doğru hafifçe indirip, “Kapıyı kapatır mısın?” dediğimde, o kapının kolunu tutup kapatmıştı. Evde bütün işim bittikten sonra kucağımda nefes almayan Aişe ile neredeyse soluk tutma oyunu oynuyorduk. Basamaklardan aşağı doğru yavaş yavaş inerken burnumu tırmalayan yasemin koku ile nefesimi daha fazla tutmaya gayret ettim. Rüyamda gördüğüm yasemin çiçeklerinin kokusunu şimdi anlayabiliyordum. Çok hafif bir kokuydu ama çok yakınımda durduğu için hissedilebiliyordu. Basamaklar bir bir finale doğru giderken onun omuzumdan sarkan eli boşlukta ileri geri sallanıyordu. Etraftan kimsenin çarşaflı bir kızı kucağımda evden indirdiğimi görmesini istemiyordum. Bu nedenle adımlarımı biraz daha kuvvetlendirdim. Nihayet basamaklar bittiğinde Aişe’yi olabilecek en yavaş şekilde yere bıraktığımda. Adımlarının yere sağlam bastığına emin olur olmaz kendimi geri çektim. Ne o ne de ben konuşmadan binadan çıkarken ikimizin de yeniden soluk aldığını hissedebiliyordum. Dışarıya çıkar çıkmaz yüzümüze vuran sabah güneşi ne çok sıcaktı ne de çok soğuk. Onun poları alma sebebinin yarasından kaynaklandığını az buçuk tahmin edebiliyordum. Binanın önünde duran sokak lambasının gövdesindeki taksi çağırma butonuna bastığımda, Aişe etrafına bakmakla meşguldü. En fazla beş dakika içinde taksi önümüzde dururken polarına iyice sarılmış olan Aişe’nin rahatladığını görebiliyordum. O arka kapıya doğru hamle yaptığında ben de ön kapıyı açmıştım. Yaptığım şeyi anlamamış gibi bana baktığında “Ben de geliyorum. Birinin taksi parasını ödemesi lazım.” dedim. Hızla “Taksi parasını bana borç olarak verirsen ben sana sonra öderim. Benimle gelmene ne gerek var şimdi?” diye çıkıştı. Yaptığı tavır yine canımı sıktığında “Bin.” Demekle yetinip koltuğa oturdum. Yapacak başka bir çaresi kalmadığında homurdanarak o da taksideki yerini almıştı. Eliza’nın yeni bir saldırısına karşı Aişe’ye eve kadar eşlik etmek zorundaydım. Ayrıca gittiğimde evinin içerisine girmek için güzel bir fırsat yakalayabilirdim. Fırsatı yakalarsam ona dair birçok fikrim netleşebilirdi. Kuzu görünümlü bir çakal olabilmesine karşı tehlikeli bir işi göze aldığımı biliyordum ama bu şansı değerlendirmek zorundaydım. Arabanın motorunun çalışması üzerine hareketlenmiştik. Aişe’nin evi yakın değildi. Daha önce onu takip ederken gitmiştim. Taksicinin komut bekleyen direksiyonuna ben sessizce eşlik ederken, Aişe gideceğimiz yeri tarif ederek karşılık vermişti. Yol uzun, sırça bir asfalt üzerinden gidiyormuşuz gibi hissettiriyordu bana kendimi. Yolların kaygan yağ tabakası gibi pürüzsüz oluşu en ufak bir sarsıntı bile hissetmemize izin vermiyordu. Yolun uzamasından ötürü bir süre sonra kafamı koltuğun arka kısmına yaslamıştım. Kimseden en ufak sesin çıkmadığı garip bir yolculuk oluyordu. Neyse ki neredeyse otuz dakika sonra kocaman bir villanın önünde durduk. Taksiciye ücreti uzattıktan sonra hızla arabadan indim. Aişe arabanın kapısını açmış ağır ağır inmeye çalışıyordu. Şehir merkezinden bir miktar yüksekte olduğumuz için sert rüzgârın saçlarımı savurmasına engel olamıyordum. O da arabadan indikten sonra taksi hızla yanımızdan uzaklaştı. “Niye taksiyle beraber geri dönmedin? Neden indin ki arabadan?” Yine o çekilmez ses tonu ile çemkirdiğinde gerçekten indiğim için pişman olmaya başlamıştım bile. Aramıza uzun bir soluk bırakırken gerçekten tahammül etmekte zorluk çektiğim anlaşılıyordu. “Ailene açıklama yapmaktan kurtarıyorum işte seni. Sevineceğine neden söyleniyorsun ki?” Esen rüzgarda savrulan çarşafı sağa sola uçuşuyordu. Tek eliyle peçesini uçmaması için tutmaya çalışırken ondan yükselen yasemin kokusunun burnuma geldiğini hissedebiliyordum. Sanki büyük bir kusur işlemişim gibi hızla nefes alışımı kestim. Onun konuşmasını beklerken olabildiğince az bir şekilde nefes almaya çalışıyordum. En azından rüzgar bu güzel kokuyu benden uzaklaştırana dek… Ona dair olan bir şeyin bana hoş gelmesi bile yeterince sinir bozucuydu zaten. “Aileme açıklamayı kendim yaparım. Seni eve davet ettiği mi falan da hatırlamıyorum ayrıca.” Hızla sırtını dönüp yarasına rağmen yürümeye başladığında arkasından bağırarak yanıt vermek zorunda kaldım. Esen rüzgar ses frekanslarımın gücünü düşürüyordu. “Ben seni misafir ederken hiç böyle dememiş ama. Hiç kibar değilsin.” O benden uzaklaşırken eve girmek için elde ettiğim ilk ve tek şansım da hızla benden uzaklaşıyordu. Tekrar böyle bir imkân elde edemeyeceğime adım kadar emindim. “Ayrıca İsrail’in göbeğinde yaşayan sözde bir Müslümana göre fazla iyi şartların olması da gözümden kaçmadı.” Dün gece ona yaptığım dokundurmaların canını sıktığını görmüştüm. Bu nedenle bu noktadan vurduğumda hiç tereddüt etmeden cevap vermek için bana döndü usulca. Canını sıkıldığını dönen bedeninden bile anlayabiliyordum. Aramızdaki birkaç adımlık mesafeyi kapatırken konuşmaya başladı. “Senin benim Müslüman olmamla derdin ne? Neden ikidir Müslüman olduğuma inanmıyor gibi konuşuyorsun? Sen geri zekâlı mısın?” Yavaşça başladığı cümlesinin sonuna sıkıştırdığı hakaret bir an beni daha çok sinirlendirse de aldırmadan onunla aynı tonda cevap verdim. “İsrail’de Müslüman olan bir Yahudi kulağa pek inandırıcı gelmiyor da ondan…” Aramızda kalan küçük adımlık mesafeyi tamamen kapatıp ona sokulduğumda hızla geri çekildi. Elini acıdığını anladığım karnının üzerine koyarken ben sözlerime devam ettim. “Belki birileri tarafından ilgi çekmeye çalışıyorsun olamaz mı? Hadi doğru söyle Naomi, yoksa kakalamak istediğin bir Filistinli mi var? Onun için mi bu küçük oyunlar?” Düşüncem asla bu yönde değildi. Ona dair daha kapsamlı teorilerim vardı. Ama bu şekilde daha hızlı yarasına basacağımı düşünmüştüm. Bir erkeği etkilemek için Müslüman rolü yaptığını söylemiştim ve gözle görülür bir tepki almak için hazırlıklıydım. Ben onun vereceği tepkinin söz ile olacağını düşünürken, onun yaptığı şey yerimde kalakalmama neden oldu. Sinirle o yarasına aldırmadan hızla yanıma sokulup suratıma şiddetli bir tokat indirdi. Yanağım sola doğru savrulduğunda şaşkınlıktan ağzım açık kalmıştı. Kafamın içerisinde çanların gürültülü gürültülü çınlamaları yankılanmaya başladı. Onun yaptığı hareket ile yana düşen yanağımı yerinden bir milim oynatmazken aklımdan tek bir düşünce geçiyordu. Bugüne kadar kimse bana tokat atmamıştı. Bugüne kadar kimse bana tokat atmamıştı. Bugüne kadar kimse bana tokat atmamıştı. Kendi bedenimde ritim tutmuş bu sözeler kafamın içerisinde çalan çana eşlik ederken, tokat attığı yanağımın alev alev yandığını hissedebiliyordum. Yanağımdan yükselen alev yavaş yavaş ayak topuklarıma doğru yol alırken onun sesi, attığı tokat yetmezmiş gibi aramıza yayıldı. “Tanıştırayım ben Aişe. Naomi değil… Ayrıca sen ilk önce haddini bilmeyi öğreneceksin. Yoksa asla bu tokatla yetinmeyeceğime yemin ederim.” Ardından usulca geriye doğru çekildi Kelimeleri uçurumdan atlayan adamlara benziyordu. Bana çarpan her harfte uçurumdan atlatıp tek tek intihar ediyorlardı. Atlamalarının sebebi belki de bir cinayete kurban gitmekten korkmalarından kaynaklanıyordu. Onun sözleri kafamın içinde zonklayan çan seslerine karışırken bedenimde birini öldürmeden önce ayaklanan o duygunun kol gezdiğine yemin edebilirim. Yana savrulmuş kafamı ona doğru çevirirken, aklımın içerisindeki bütün sorgulamalara, şüphelere ve arada kalmışlıklara yanıt bulmaya karar verdim. Artık ikimizde yıkılmak üzere olan o köprünün ucundaydık. Onu seve seve aşağı itecek duygularımdan gayet emindim. Beklemek umurumda bile değildi artık. Yanlış veya doğru fark etmez bu kızın bu gün ne olursa olsun konuşması gerekiyordu. Onu konuşturmak boynumun borcuydu. Kendime daha fazla hâkim olamadan bir adımda aramızdaki mesafeyi kapattım. Daha üç gün önce bir adamı öldürürken tek bir kere bile tereddüt etmeyen avucumla onun koluna yapıştım. Kolunu hızla bedenime doğru çekip yukarı kaldırdığımda dudaklarından yükselen acı dolu çığlık önemseyeceğim son şey bile değildi. Bedeni tamamen bedenime yapışmıştı. Kaçabilmek için verdiği çaba küçük bir çırpınmadan ileri gidemiyordu. Tutan kolunu daha fazla sıktığımda göz bebeklerim sadece onun peçenin ardından korkarak bakan bakışlarındaydı. Zorlanarak “Bırak beni.” Dediğinde bana bakan gözlerini başka tarafa çekti. Bu benim canımı daha fazla sıkıyor gibi boşta kalan elimle çenesini sıkıca tuttum. Onu tutan ellerim bile acıyorken, çenesinden yükselen bir ağrının yüzüne yayıldığına emindim. Bakışlarını zorla gözlerime çevirdikten sonra olabilecek en sakin hâlimle fısıldamaya başladım. “Oyun bitti Naomi. Şimdi gerçekten kim olduğunu öğrenmenin zamanı geldi. Sorularımın cevaplanma vakti geldi. Zevkle canını alacağıma yemin ederim. ” Zorla bana bakan bakışları arasında usul usul yükselen bir korku olduğunu görebiliyordum. Kurduğum cümlenin onda bir karşılığı yokmuş gibi bakıyordu. Dudaklarından kopan nefes alışların peçe arasından kurtulup bana geldiğini hissedebiliyordum. “Naomi…” Biz birbirimize bakmaya devam ederken aramıza yayılan başka bir sesle ikimizin kafası da sesin geldiği yöne doğru döndü. Beyaz saçlı dik omuzlu bir adam, siyah bir takım elbisenin arasında bizi izliyordu. Aişe’nin bedeni gevşeyen ellerimden hızla uzaklaşmıştı. Ne olduğunu anlamayan adamın bakışları ikimizin arasında mekik dokuyordu. Aişe mırıltı halinde “baba…” dediğinde, asıl düşmanımla ilk kez yüz yüze geldiğimi anladım. Aişe’nin babasının uzun zamandır tanışmayı beklediğim adam olmasına şaşırmadan edememiştim. “Ne oluyor burada?” Tok sesi, kendinden emin tavrı, çatılan kaşları… Bana gösterilen videolardakinin tıpatıp aynısıydı. Aişe’nin cevap veremeyen boşluğundan yararlandığımda bizi gördüğü vaziyetin gayet yanlış anlaşılır bir vaziyet olması inanılmaz derecede işimi görmüştü. Ondan hızlı davranıp bir anda konuşmaya başladım. “Merhaba Bay Levy. Ben kızınızın erkek arkadaşı Jacob…” Ortamı saran sessizlik aramıza düşen ilk bombaydı. Kim bu adamın ölümünün benim ellerimden olacağına inanırdı ki? *** Selamun Aleykum. Selam Ve Dua İle...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD