Kitabımda geçen bütün ihvan isimleri Filistin ve Kudüs müdafaasında şehit olan kişilerin isimlerinden uyarlanmıştır.
Bu bölüm hepsine ithafen yazılmıştır...
***
Ben lisedeyken öğrenmiştim aşkın ne olduğunu. Ona dair ilk fikrim, tahta bir sıranın üzerinde uyuklarken bulmuştu beni. Aslında nasıl bir şey olduğunu ne merak etmiştim ne de merak etmeye vaktim olmuştu. Başkalarının geleceği için çırpındığı o dersliklerde benle Said’in koca bir nesli düşünmek gibi sorumluluklarımız vardı.
Yaşımız yirmiye varmamıştı henüz ama dünyanın büyük bir derdini yuvarlıyorduk omzumuzdan aşağı her gece. Bize kalan gümüş ipliklerin dokunduğu her gece yarısında yaşımızdan biraz daha fazla büyüyor, yaşımızdan biraz daha uzaklaşıyorduk.
Hoş, kimse görmüyordu ama biz yeni yeni iktidarlıklar kurarken dünyanın mevcut sistemine çomak sokabilmenin derdindeydik.
Bir gün o tahta sıraların birindeyken omuzuma dokunan bir el ile açmıştım gözlerimi. Aklımın yeni yeni kemale erdiği zamanlardı. Toydum…
Karşımda kaşları, gözleri kömür bir kız… Saçlarının boynuna dökülen bukleleri kıvrım kıvrımdı. Beyaz bir ten, kırmızı dudaklar…
Sınıfın yalnızlığına aniden bir “Seni seviyorum…” lafzı bırakıverdi. Bakışları çekingen, tavırları telaşlıydı. Ona değen gözlerimden dudaklarıma inen tek laf “Neden?” olmuştu. Aslında bu onun şahsına bildirdiğim bir soru değildi. Ona bakarak insanlığın bütün ruhuna soruyordum aynı soruyu… “Neden seviyoruz ey insanlık, neden? Vahşetin insanlığın paçalarından kan olup, oluk oluk aktığı bu günlerde neden seviyoruz? Dünyanın bağrında büyük bir katliamın odunu alev alev yanarken biz neden seviyoruz hala birbirimizi?”
O duymadı…
Aklımdan, hayalimden, içimden geçen asırlık soruların hiçbirini duymadı. Bir süre sessizlik aramızda sicim gibi yağdıktan sonra bana çekinerek bakan o dudaklar naifçe aralanmıştı.
“Merhamet…” dedi. “Ben aşkı evvela bir merhamet sandım. Ve sen… Sendeki bu şeyin adı merhamet olabilir.”
Tam olarak kimden olduğunu hatırlamadığım alıntısı dudaklarını süslerken konuşan gözleri sözlerinden hemen sonra yeniden fayans zeminle buluşmuştu.
Ona kısa bir “Üzgünüm.” Derken kalkıp gidişiyle asırlık sorumu cevapladığından bihaberdi. Bütün bir insanlığın nazarından cevabını almayı beklediğim şey olmuştu merhamet.
Bu kadar çirkinliğin, insafsızlığın, zulmün aktığı bir yerde insanoğlu bulduğu en küçük kırıntıya sıkı sıkı tutunuyordu işte. Sevginin ilk kırıntısı merhametti. Bütün bu onurunu kaybetmiş gibi yaşayanlara en küçük kırıntısı pay edilmişti. Ve insanlık, bulduğu o ufak kırıntıya denk geldiği her yerde sıkı sıkı tutunuyordu.
Çünkü aşk evvela bir merhametti.
Ben…
Ammar…
Yüksek bir tepeden yokuş aşağı iner gibi yaşıyordum çoğu zaman. Ve bana yetişemeyen ruhumu beklemek, sahip olduğum bir lüks değildi. Bizler annelerinin hasretiyle yoğrulan o gençlerdik. Aşkın bizimle buluşması ağır olurdu. Onun hanemize girdiği tek yer ölüm ile öpüştüğü o yerdir.
Çalan kapıyı, bana bakmaya devam eden gözlere aldırış etmeden açtığımda içeri giren ihvan, nefes nefese kalmıştı. Hemen arkasında bekleyen yabancı adama gözlerim takıldığında hızla “Doktor…” dedi.
Sağ elimle ikisini de içeri davet ettiğimde doktorun ağzından tok bir “Selamun Aleykum…” lafı kaçtı. Kaşlarım hızla çatılırken o bir pot kırdığını henüz anlamamıştı. Hemen arkamızdaki koltukta uzanmış olan Aişe’nin kulaklarının pür dikkat bizde olduğunu hissedebiliyordum.
Ben önde onlar arkada Aişe’nin olduğu koltuğa doğru yürüdüğümüzde Aişe bir anda uzandığı yerden kalkmaya çalıştı. Hareketini fark ettiğim an, ona doğru hızlı bir atakta bulundum. Neyse ki benim durdurmama gerek kalmamıştı. Karnına saplanan ağrıyla hızla gerisin geri olduğu yere saplandığında, dudaklarının arasından yeni bir inilti kaçmıştı.
“Yaralı olduğunu görmüyor musun sen?” dedim, karnını tutan ellerine bakarken. Sözlerim öyle soğuk ve ters çıkmıştı ki sanki biraz önce ona derman olmak için çırpınan ben değilmiş gibiydim.
“Sana ne benim yaramdan?” diye çıkışırken bir anda yeni bir şey fark etmiş gibi tükürür gibi suratıma bağırmaya başladı. “Yarama sen dokunmadın değil mi?”
Bir anda gelen soruyu kavramakta zorluk çekmiştim adeta benim ona yanıt vermemi beklemeden yalvarır gibi bakan gözlerle biraz önce selam veren doktora döndü.
“Sen Müslümansın değil mi? Az önce selam vererek içeri girdin…”
Adam kendisine yöneltilen sorulara nasıl cevap vereceğine emin olmayarak ihvanın gözlerine baktı bir süre Aişe, “Cevap versene…” diye yeniden çıkıştığında, doktor hızla “Evet.” Demek zorunda kaldı.
Aişe istediği cevabı almış gibi rahatlamış gibi gözükürken aynı anilikle ikinci sorusunu sordu. Peçenin altından yükselen sesinden biraz sonra ağlayacak gibi durduğuna yemin edebilirdim.
“Bu Siyonistlerin bana dokunmasına izin vermedin değil mi? Yarama sen baktın.” Cümlesi biter gibi olurken derin bir nefes alır gibi oldu. “Yalvarırım sen bakmış ol...”
Onun o sözleri gerçek bir Müslüman hassasiyetine sahip olan kadınların sözleriyle aynıydı. Orada çıkan sözleri, ölmek üzere olsa bile bir Siyonit’in bedenine dokunmasına izin vermeyecek türdendi. Eğer rol ise Aişe mükemmel bir oyunculuk yapıyordu, eğer değilse bu karşımda gördüğüm kadın uzun zamandır tahayyül etmekte zorlandığım bir asra ait gibiydi. Beni, yeniden dünyanın güzel eller üzerinde yükseleceğine inandırmak üzere gönderilmişti adeta.
Genç doktor hiçbir yönlendirmemize gerek kalmadan ikinci soruda oyuna adapte olmuştu. Aişe’nin onda olan bakışlarına yere bakarak “Evet.” dedi. “Ben baktım size. Biraz önce yeterli malzemem yoktu. Tedarik etmeye gitim. Eğer izniniz olursa yaranızı tedavi etmem lazım.”
Aişe’ye karşı naifçe ricasını yöneltmesi, Aişe’nin bedeninde oluşan ve hızla hepimize yayılan telaş dalgalarını dindirmişti. Kadın, doktora karşı başını sallarken aklına yeni bir şey gelmiş gibi yeniden hızlı hızlı konuşmaya başladı.
“Seni buraya zorla mı getirdiler?” sorusu doktor için yeniden havaya yayılmıştı. “Eğer zorla getirilmediysen Müslümanlık onurundan şüphe edeceğim. Aksa’yı yıkmak için uğraşan bu adamlara, hizmet eden bir Müslümana asla tedavi olmam.”
Doktor, nasıl bir oyunun içerisinde olduğunu tartar gibi hemen etrafına baktı. Kafasının karıştığı her halinden belliydi. Ama hızla akıllıca bir cevap verdi.
“Ben onurumu asla satmam. Bir Siyonist’e kendi rızamla asla hizmet etmem. Siz de Müslümansınız. Bırakın sizi kimsenin eline bırakmadan ben tedavi edeyim. Ne siz yorulun daha fazla ne de ben…”
Aişe, söylenen sözleri göğüs kafesinin içerisinde hissetmiş gibi derin bir iç çekti. Doktor onu olabildiğince iyi mutmain etmeyi başarmıştı. Yeni bir ikna çabasının gerek olmayacağını düşünerek doktor benle ihvana doğru döndü.
“Müsaadenizle hastayla tek başıma ilgileneyim. Bize yarım saat müsaade edin lütfen.”
Aişe, doktordan yükselen yeni sesle daha fazla rahatlamış gibiydi. Yeni bir isteği havada yankılanıyormuş gibi minnetle baktı doktora.
Üzerime büyük bir oyunun payı düşmüş olduğunu bilerek ve biraz da kanımda kaynamaya başlayan rahatsızlık duygusuyla “Çok uzun sürmesin.” Deyip ihvana da yolu göstererek yatak odasına doğru yürüdüm.
Arkamda tedavi edilmek üzere bir hasta bırakırken bedenimin gerim gerim gerildiğini hissedebiliyordum. Aklım Aişe’nin bana karşı kalıplaşmış olan bu duygularının sebebini çözmeye çalışıyordu ama asla çözüme ulaşamıyordum.
Ben yatağın üzerine oturduğumda adını henüz bilmediğim ihvan olayların seyrini anlamamış gibi gözlerimin içine bakmaya başladı. Onun bakışlarındaki sorulara hiç değinmeden “Senin ismin nedir ihvan? Kusura bakma öğrenmeye vaktim olmadı.” dediğimde içten bir gülümseme ile tebessüm etti.
“Ben Salah Aved. Senin adın nedir?”
Orta Doğu insanlarının neredeyse tamamını saran kavruk ten rengi ona da dokunmuştu. Çok yakışıklıydı bu adam. Gerçekten çok yakışıklıydı. Onu incelerken sorduğu soru bir anda aklıma İbrahim Muhammed’i düşürdü. Nasıl ihanete uğradığımı, güvendiğim birkaç avuç insandan birisinin beni nasıl sattığını yeniden düşürmüştü hatırıma. Sorusu ile boşluğa dalan gözlerim yarım yamalak bir hayal kırıklığı ile dolmaya başladı. Benim sessizliğim haddinden fazla uzadığında o boğazını temizleyerek yeniden konuşmak için sessiz bir müsaade aldı.
“Söylenmemesi konusunda tereddüt yaşıyorsan vardır bir bildiğin.”
Beni yakinen anlıyor gibi çıkan sesinin içimi ne kadar rahatlattığının farkında mıydı? Anlayışla bakan gözleri tebessümle kısılıyordu. İçimde dokunduğu yerin kıymetini biliyor muydu acaba o an? İnsanın insana kurt olduğu bir toprakta, sesi yurt gibiydi.
Ona aynı onun gibi tebessüm ettiğimde, kuru bir tebessümden ziyade olmasını dilerdim ama ben buydum işte. Bu kadar…
“Neden bu kadar geciktiniz?” dediğimde buraya gelmelerinin bu kadar uzun sürmemesi gerektiğini ikimiz de biliyorduk.
Aklımın yarısı içeride gerçekleşen işlemdeyken olabildiğince Salah ile konuşmaya çabalıyordum. Ama nedense normalde olan dikkat sürem neredeyse yarı yarıya azalmıştı.
“Telefon kullanamıyoruz biliyorsun. Sana motoru getiren kişi ben değildim. Evin adresini bulabilmek için motoru getiren ihvana gitmek zorunda kaldım. Burayı bulmak biraz uzun sürdü anlayacağın.”
Bu tarz işleri kimin yapıp yapmadığı ile pek ilgilenmezdim ben. Bu nedenle bilgim olmazdı genelde. Verdiği cevap beni tatmin etmiş gibi kafamı olumlu yönde sallarken aklıma yeni gelmiş şeyle konuştum hemen.
“Eliza… Yani kızı ne yaptınız? Uyandı mı?”
“Bir köşeye pusup bir süre uyanmasını bekledim.” Dedi. “Yirmi dakika kadar sürdü uyanması. Kaldırımda kendine geldikten biraz sonra başının ağrısını geçirmeyi bekledi sanırım. Şakaklarını ovup duruyordu çünkü. Ardından sinirini tekme attığı kaldırım taşından çıkarmaya çalıştı bir süre. En fazla otuz beş dakika sonra uzaklaştı o sokaktan.”
Aişe ile Eliza’nın birlikte hareket etmediklerine emindim. Birbirlerinden en ufak bir haberleri yoktu. Fakat önceden tanıştıkları Eliza’nın sözlerinden rahatlıkla anlaşılıyordu. Aişe’nin yaşamından tamamen haberi vardı. Kaldı ki Aişe de, o bu konu hakkında konuşurken saklamak ya da inkâr etmek gereği duymamıştı zaten.
Salah’ın verdiği bilgiler üzerine kısaca “Sağ ol…” demekle yetindim.
Salah da ayakta durmaktan yorulmuş gibi paytak adımlarla yanıma geçip oturdu. İkimizin de konuşacak hiçbir şeyi kalmamıştı. Böyleydi çoğu zaman bu işler zaten. Hep böyle olmuştu… İsmini bile söylemediğin adamlarla konuşacak yeni bir konu açmaya bile çekinirdin. Bildikleri onların yetinmesi gereken şeylerdi daima. Yapılan iş dışında konuşulacak tek bir fazladan kelime dahi çıkmazdı heybeden.
Ellerimi usulca saçlarımın arasında geçirip derin bir nefes aldığımda, yanaklarımın içine kadar şişirmeden edememiştim. Havayı bir süre hapsettikten sonra hızlıca bıraktım.
Bu kutlu yolda yürürken tek bir kez dahi pişman olmamıştım. Bir kez bile tereddütle bakmamıştım önüme ama işlerin karıştığı bir dönem muhakkak oluyor ve ben ben büyük bir bilinmezin arasından muhakkak sıkışıyordum. Beni yoran tek şeydi bilinmez.
Yaser bir bilinmezdi.
İbrahim Muhammed bir bilinmezdi.
Peşimde bir türlü silip atamadığım bir takipçi vardı ve direkt ortadan kaldırarak en büyük sorunumdu şu an.
Ve Aişe…
O bugüne kadar karşıma çıkan en büyük bilinmezdi sanırım. Çünkü benim daha önce denk geldiğim hiçbir muamma bu kadar arada bırakmamıştı beni.
“Çok yorgunsun değil mi?”
Salah’ın sorusu ile halısız zemini turlamaya başladı gözlerim. Yorgun muydum? Evet. Peki ne kadar? Bilinmez…
Sorusuna verebilecek bir cevabım yok gibi duran gözleriyle sağa dönüp, gözlerinin içine bakmaya başladım. Bir süre aynı şekilde o da karşılık verdikten sonra buruk bir tebessüm etmekle yetindi İkimiz de eşdeğer bir zamanlama ile yeniden zemine bakarken o sözlerine devam etti.
“Ben çok yorgunum mesela…” kurduğu cümle ile bakmasam da yutkunmasını hissedebiliyordum.
“24 yaşındayım ve normal gençler gibi bir yorgunluğum olmasını dilerdim biliyor musun? Mesela akşam eve gelsem annem güzel bir Lahm bi ecin (etli hamurlu bir yemek) yapmış olsa, aynı sofraya otursak, beraber yiyip beraber kalksak, akşamı bizim evin odalarından sızan ışıklar aydınlatsa…”
Anlattığı şeylerin içerisinden o kadar ince bir hüzün ve özlem sızıyordu ki, o esnada söylediği her şeyi hayal ettiğine adım kadar emindim. Ben onu bölmeyince iç çekerek sözlerine devam etti.
“Oysa…”dedi özlemi bütün odaya dolarken. “Ben normal bir genç değilim ki. Ne bir evim var ne de bir annem… Hepsini aldılar benden.”
Son söyledikleri ile halıdaki göz bebeklerim ona kaydı. Hala yüzünden buruk bir tebessüm ile parkelere bakıyordu. İlk kez haddim olmayarak, yüzündeki burukluğu azaltmak için soru sordum. Cevap vermese de anlardım onu.
Soru sormam onu iyi hissettirmiş gibi buruk tebessümü biraz daha yayıldı dudaklarına. Anlatmaya, konuşmaya ihtiyacı olduğu o kadar açıktı ki. Gözlerini zeminden kaldırıp bana baktı.
“Babam yıllar önce ben küçükken bir intifada da şehit oldu. Bir muhbir yüzünden ev basılarak gözlerimizin önünde şehit ettiler. Kanla ilk kez o zaman tanıştım…”
Derin iç çekişi ile sağ eli ile sakallı yüzünü ovuşturdu. “On dokuz yaşındayken de bir anda evimizi bastılar. Şeyh Cerrah Mahallesi’nde (Yakın zamanda orada işgale dur demek için çaba veren bütün kardeşlerime selam olsun.) oturuyorduk. Evlerimizi işgal edip bizi zorla dışarı atmaya çalıştılar. Annem babamdan kalan son şeyi, evimizi vermemek için direndi. Onu da orada vurdular. Annemi de babamı da son görüşüm evimizin avlusu oldu. İkisi de son vedasında kanlar içerisindeydiler.”
Şeyh Cerrah Mahallesi ile başlayan zorla tahliye etme işlemlerini hatırlıyordum. Engel olmak için bütün dünyaya gizli basın ile sesimizi duyurmaya çalışmıştık. Ama ne yazık ki dünya yine kafasını kuma gömmeyi tercih etmişti.
“Orada bir işgalci vardı. Uzun sakallarını, tombul bedenini ve kipasını hiç unutamıyorum biliyor musun? Evimizi çalamazsın dediğimizde ben çalmazsam başkası çalacak, benim yerime başkası işgal edecek demişti. (Bu sahne ne yazık ki tamamen gerçek. İnternetten araştırabilirsiniz bakabilirsiniz.) İşte o zaman savaşmaya çalıştığımız adamların bize hiç benzemediğini anladım. İki tarafta bir kutsallık için mücadele veriyordu ama taraflardan birisi asla adil değildi ve her şeyi ile tamamen gayrı meşru dövüşüyordu. Orası yani o an, durumu Allahtan başkasına şikayet edemeyeceğimi anladığım ilk yerdi. Öyle büyük bir mahkeme kurulmasını isteyeceğim ki ondan bu dünyada hasret bırakıldığım her şeyin karşılığı olsun…”
Sözleri gerçek bir yaralının dilinden dökülüyordu. Öyle teslim olmuş bir şikayet hali vardı ki isyan değil tamamen kurulacak bir mahkemenin inancından rabbine sığınıyordu.
“Onlar…” dedim özlemle aralanan sözlerine nefes olmasını temenni ederek. “onlar kendilerini aleni bir işgal edici olarak görmeseler, çalmaya en baştan yeltenmezlerdi zaten. Umudumuzun, şevkimizin kırılmasından rabbime sığınırım. Öyle büyük bir mahkeme olacak ki sen yüzü aydınlardan, onlar ise saklanacak yer arayanlardan olacaklar.”
Bitmeye yüz tutan ümidini tazelemek ister gibi derin bir nefes aldım. “Diren. Son nefesine kadar diren. Burası ikimizin de evi değil. Asıl evimiz cennetin bir köşesinde kurulu olacak. O zaman Allah’tan senin için içeriden ışıklar yayılmasını isteyeceğim. Senin annenin yapacağı yemeğin yanına, benim annemin yaptığı yemek konacak. İşgalin, pusuya yatmanın ve ölümün olmadığı o yerde doya doya kahkahalar atacağız. Ahireti yaratan Allah’a şükürler olsun…”
Sözlerim bittiğinde hazırda bekleyen yaşlarından birisi usulca yanağına döküldü. Başını tebessüm ederek salladığında aynı yaş çenesinden aşağı düşmüştü. İnandığını ve sabırsızlandığını, akan o bir damla yaşın yüzülürken izlediği yolda parıldadığını görebiliyordum.
Elimle omzuna erkekçe dokunup geri çekildiğimde süzülen yaşı sildi. Yakışıklı yüzünde tebessümle aydınlanan dudaklarıyla “Elhamdulillah.” dedi. “Elhamdulillah ala külli hal…”
Ben onun şükreden halinin içerisindeki teslimiyete hayranlıkla bakarken odanın kapısı yavaşça tıklatıldı. Usulca açılan kapıdan gövdesinin tamamını göstermeyerek bize bakan doktor göründü.
İkimiz de görür görmez olduğumuz yerden kalkıp ona doğru yürümeye başlamıştık. Doktor kapının önünden çekildiğinde beraber salona girdik. Aişe koltuğun üzerinde derin bir uykudaydı. En son benim örttüğüm battaniye yeniden üzerine serilmişti.
Doktor, kızı incelediğimi fark ettiğinde konuşmaya başladı. “Dikiş atmadan önce uyuttum. Çok uzun sürmez uyanması.”
Aişe’nin üzerinde olan bakışlarımı çekip ona bakmaya başladım.
“Yarası derin değil. Dikiş yeterli olur ama enfeksiyon ihtimaline karşı tedbirli olmasını söyleyin ve pansumanı aksatmasın lütfen.”
Söyledikleri ile kafamı sallayıp onayladığımda “Başka bir konu için bana ihtiyacınız yoksa gideyim ben.”
“Hayır. Çok sağ ol doktor. Komutan Muaz’a benden selam söyle görürsen sevinirim.”
O, kapıya doğru yürürken hemen onun arkasından kapıya doğru yürüyen Salah’a seslendim.
“Salah…”
Söyleyeceğim her kelimeyi anında emir gibi yerine getirecekmiş gibi bana döndü.
“Komutan Muaz’a söyle bundan sonra buraya birisini göndermesi gerekirse seni yollasın. Başka kimse gelmesin.”
Sözlerim onu onurlandırmış gibi hızla başını sallarken onu kapının önünde bekleyen doktorun yanına gitti. Doktor Salah’ın yanına gitmesiyle cesaret almış gibi bana bakarak konuşmaya başladı…
“Eğer o çok methedilen ve namı bize kadar gelmiş kişi sizseniz eğer sizi görebilmiş olmaktan şeref duyuyorum. Yolunuz açık, silahınız keskin olsun. Sizin gibiler sayesinde bu din zillet değil izzetle anılacaktır…”
Dudakları arasın dökülen kelamlar karşısında hiçbir tepki vermedim. Ne olumlu ne de olumsuz… Ammar olduğumdan şüpheleniyordu ve bundan haklıydı da ama sesimi çıkarmadan beklemem bana biçilmiş tek kıyafetti. Ammar olduğum gün gölge olmak düşmüştü payıma. Hele ki İbrahim Muhammed’den sonra bir daha bana adımla seslenecek neredeyse hiç kimse kalmamıştı.
Onlar kapıyı kapatıp gittikten sonra yaklaşık bir saat önce yaşamış olduğumuz sahneyi yeniden yaşıyorduk. Aişe çarşafı ve peçesi hiç bozulmadan olduğu yerde yatıyor ben ise usulca başucundaki koltuğa yığılıyordum.
Onun yanında gördüğüm rüyayı tekrar görmek istemediğim için uykuya dalmamakta kararlıydım. Koltukta öylece beklemekle vaktin geçmeyeceğini anladığımda sıkılgan bir nefes vererek yerimden kalkıp mutfağa doğru yürüdüm.
O evde olduğu müddetçe onu yalnız bırakıp peşine düşmem gereken adamların peşine de düşemezdim. Ayrıca devamlı bakıcısı olup onu Eliza’dan da koruyamazdık. Hele ben bunu asla yapamazdım. Binlerce adam öldürmeyi tercih ederdim.
Buna ne yapıp edip muhakkak bir çare bulmak zorundaydım. Eliza ile olan duruma bir kılıf uydurup ailesinin ona bir koruma ayarlamasını söylemeliydim. Ama bu koruması onu okulun içine kadar getirip götürmeliydi.
Eliza’yı tamamen ortadan kaldıramayacağıma göre bu en güzel yol olabilirdi.
Dolabın kapağını açıp içinde yiyecek bir şeyler aradım ama neredeyse hiçbir şey yoktu. Evde yeniydim buradaki olan her şey küçük ve idarelik olarak ihvanlar tarafından yerleştirilmişti.
Ben zaten eve neredeyse sadece uyumak için geliyordum. Başımı hafifçe kaşırken dolap kapağında duran Rasyon paketi dikkatimi çekti. Üzerinde üç öğün gıda paketi yazıyordu.
Başka yiyecek bir şey olmadığı için ürünün poşetini yavaşça açtım. İçeride uyuyan kişinin iğnenin etkisi ile yattığını biliyordum ama içgüdüsel olarak ses çıkarmamak için uğraşıyordum.
Paketin içerisindeki akşam öğününü alıp bir tabağa boşalttım. Etli bir yemekti. Burnuma götürüp tereddüt ederek kokladım. Orta Doğu yemekleri kötü yemekler değildi ama özlem duyduğum yemekler genel olarak Türkiye sınırları içinde kalıyordu. Elimizden geldiğince, bize gelen idarelik paketlerde Filistin yerli üretici ürün bulunurdu. Tabi ürün alınırken de, getirilirken de olabildiğince farklı marka etiketleri kullanılıyordu. Zaten bulunduğumuz çoğu koşulda helal ve temiz olması dışında bir kriterimiz bulunmazdı.
Tabağa boşalttığım yemeği mikrodalga fırına atıp üç dakikanın geçmesini beklemeye başladım. Bu esnada ikili koltuktan kımıldama sesleri geliyordu ama aldırış etmedim.
Yemeğin hazır olduğunu gösteren zil sesi çaldığında sıcak tabağı dikkat ederek fırından çıkardım. Altığım tabaktaki yemeği iki ayrı tabağa bölüştürdükten sonra yanlarına iki çatal koydum.
Yapılacak başka bir şey kalmadığında tabakları elime alıp sehpaya doğru yürüdüm. Tekli koltuğa yanaşırken Aişe uyanmış ve koltuk koluna çok hafif yaslanır bir pozisyonda oturuyordu.
Tam orta sehpanın üzerine tabakları bırakırken kısık ama mesafeli sesi salona yayıldı.
“Susadım.”
Tek kelime ile derdini anlattığında o yokmuş gibi davranan bedenim içten içe istiğfar çekerek yeniden mutfağa yöneldi.
Bir bardak suyu doldururken gözlerinin sırtımda olduğunu hissedebiliyordum. Onun bu tavrı sinirlerimi bozuyordu. Suyu aldıktan sonra yeniden salona yürüdüm. Amerikan mutfak kültürünü benimsemeyen Türkleri içimden tebrik ediyordum. İnanılmaz rahatsız ediciydi gözlenmek. Hem de Aişe tarafından.
Suyu orta sehpaya usulca yerleştirdikten sonra dizimle sehpayı ona iyice yanaştırdım.
Gözlerim hala düzelttiğim sayfadayken hızla “Ben senin yanında hiçbir şey yiyip içmem.” demesiyle sinirle ona baktım. Gözlerinin içerisinden nefret akıyordu ve onun akıttığı nefret tohumlarının kokusu bütün salona yayılmıştı.
“Ayrıca…” dedi uzatarak. “Bu gece beni burada tutacak kadar cesursan haber vereyim ailem çoktan kapıya dayanmak üzeredir.”
Ben konuşmaya tenezzül etmeden olduğum yerde beklerken sözlerine devam etti. “Ölürüm de seninle aynı evde kalmam. İlla kalacaksın dersen çık git, defol evden. Beni burada yalnız bırak. Bir Siyonist ile aynı yerde yatacak kadar akılsız değilim ben. Ölürüm daha iyi.”
Sergilediği tavrın arkasında işlediği rolü oynama biçimi takdire şayandı. Eğer Müslüman bir kadın ise hassasiyeti gözlerimi dolduruyordu. Ama ne olduğu belli olmayan ve tam olarak ne yapmaya çalıştığını anlamadığım birisinin evimde, yüzüme yüzüme çemkirmesi kaldırabileceğim son şey bile değildi. Üstelik kan kustuğu tarafta kendi ailesi duruyorken…
“Ailen gelirse, seni alır ve götürür. İstekle evimde tuttuğum bir misafir değilsin kesinlikle. Bu çok iyi Müslüman rollerinden acayip sıkılmaya başladım. Canını yakmamı istemiyorsan çeneni kapatırsın, sessiz sessiz gideceğin zamanı beklersin. İnan sinirlenmemek konusunda hiç sabırlı bir adam değilimdir. Ayrıca bir Siyonist ile aynı evde kalmak istemiyorsan ilk önce ailenin kıçına tekmeyi bas. Burada mükemmel Müslümancılık oynayacağına babanın kaç Müslüman öldürdüğü hakkında konuşmamı ister misin?”
Orta sehpaya bakan bakışlarının altında duran dudaklarından tek kelime bile çıkmadığında hızlıca ekledim.
“Ben de öyle tahmin etmiştim…”
Bu oyunu devam ettirmek inanılmaz sıkıcı bir hal almaya başlamıştı…
***
Selamun Aleykum...
Selam Ve Dua İle...