ALACA/ Siyaz İle Tanıştın Mı?

2296 Words
Siyah Beyaz bir  Adanış  Son zamanlarda, kalbimin hararetini arttıran yeni bir hal cereyan ediyor göğsümde Ekim. O şiirde okuduğun gibi çok bağırışlı, çok rutubetli, çok aşksız, çok sabahsız, çok kitapsız bir fabrikaya dönüştü içim. "Anlaşılmak" kelimesinin izahını yapamıyorum gönlümde. Birilerine kendimizi iyi anlatıp, aksettiremediğimiz için mi anlaşılamıyoruz, yahut onlar içimizi anlayacak kadar yormuyorlar mı naçiz akıllarını? Zihnimin ardında ayakta kalmaya çalışan küçük Sare ve senin anılarının kıpırdanışını nasıl göremiyorlar yüzümde? Hayret... Oysa ki içimde cayır cayır yanan bir sonbaharın vahametini taşıyorum... Özenle seçip aldığım tüh kalemlerden birini iki parmağımın arasına sıkıştırdım. Öyle narin bir duruşu vardı ki elimde, parmaklarıma yakışan bu görüntüden sonra dudağım görünmez bir edayla sola kıvrıldı. Kısa bir süre gözlerim elimdeki kaleme takılı kaldığında, kalemi incitmekten korkarak mürekkep kutusuna daldırdım. Her tarafı büyük bir itina ile oyulmuş, desenli bir dolma kalemdi elimdeki. Dikkat gerektirirdi kullanması... Kalemi aynı özen ile kutudan çıkardığımda, ucuna birikmiş birkaç damla mürekkep saman kağıtlı defterime damladı. Büyük bir hızla, etrafında daireler çizerek yayılıyordu. Mürekkep kalemden kopup, kağıtla buluştuğunda ağzımdan tiz bir "Hi!" sesi kaçmıştı. Bir sonraki kağıtlara geçmemesi için büyük bir hızla sayfayı çevirdim. Elimde tutuğum sayfadaki mürekkep kuruduktan sonra, sayfayı bıraktım. İki yüz sayfalık bu defteri bitirmem için son birkaç sayfam kalmıştı. Mürekkep damlayan sayfayı koparmayı düşünürken, odamın kapısı tıklatıldı. Dışarıdaki ses, "Sare müsait misin?" diye seslendiğinde, elim hemen siyah başörtüme gitti. Son birkaç saattir başımdaydı ve henüz bozulmamıştı. "Bir dakika..." deyip, yatağın üzerine koyduğum siyah ve geniş feraceme yöneldim. Bir iki dakika sonra feraceyi üzerime giydiğimde, "Girebilirsin." diye yeniden seslendim kapıya doğru. Bu esnada masama geçmiş, biraz önce mürekkeple buluşan defterime kaşlarımı çatarak bakıyordum. Bir aya yakın bir zaman devirmiştim bu evde. Ankara'da kışa dair hiçbir emare kalmamış, ilkbahar bütün bir rahiyası ile süzülmüştü aramıza. Bu şehirde ilkbahar yağmurlarında sürekli sonbahar kokan bir adamı yad ediyordum. En büyük sığınaklarımdan biri ise itinayla yazmaya devam ettiğim bu defterlerdi. Bir gün okur ümidiyle her günyazmaya devam ettiğim bu defterler. Kapı ince bir çığlıkla açıldığında, iki elimi dizlerimde birleştirdim. Gözlerim defterimde, içeriye giren uzun boylu adama bakmamaya gayret ediyordum. O bir iki saniye kapının önünde sessizce beklerken, ben geliş nedenini merak ediyordum. Birkaç haftadır beraber kaldığımız bu evde birbirimize alışmaya çalışıyorduk fakat ne kadar başarılı olabilmiştik tartışılırdı. Gerçi onu gördüğüm söylenemezdi. Sürekli annesiyle beraberdim ve o ise çoğunlukla eve geç gelip, hemen misafir odasına geçerdi. Ona arkası dönük oturuyordum ama birkaç dakika sonra bana yaklaşan adım seslerini rahatlıkla duyabilmiştim. Kapıyı açık bırakmaya özen göstermesi gözümden kaçmamıştı. Önümdeki defter alındığında, refleks olarak hemen defteri tutmaya çalıştım. "Ne yapıyorsun Fatih?" Ellerim birkaç saniye defterde kalmıştı fakat o ellerime dokunan defteri hızla çektiğinde, çatılı kaşlarla çevrelenen gözlerim onunkilerle buluştu. Buraya geldiğim günden beri birbirimize baktığımız nadir anlardan biriydi bu. Birkaç saniye takılı kalan gözlerimi ondan çekiyordum ki, o benden hızlı davranıp bakışlarını yere indirdi. Ondaki bu değişim beni geldiğim günden beri afallatıyordu. Fakat en çok da bana değmesine izin vermediği gözleri, içimde ağlama isteği uyandırıyordu. Eski hali gözlerimde canlandığında bu hali ile çelişiyor ve beni derin bir ikileme sürüklüyordu. Onu her gördüğümde ise, içimde sürekli aynı sözler tekerrür ediyordu. "Ne güzel değişti ruhun. İslam sana çok yakıştı Fatih..." Fakat bu sözleri ne ona söyleyecek cesaretim vardı, ne de bunları konuşacak kadar uzun görüşüyorduk. Ona sorduğum soru havada takılı kalırken, önüme bir tepsi bıraktı. Tepsinin içindeki çorba ve bir tabak türlü bana sadece sabah kahvaltısıyla durduğumu hatırlatmıştı. "Yazmaya o kadar çok odaklanıyorsun ki, yemek yemeği unutuyorsun. Saat akşam dokuzu geçiyor ama sen hala açsın. Annem en son sadece kahvaltı yaptığını söylemişti. O koltukta uyuyakaldığı için yemeği ben getirmek zorunda kaldım." Ses tonundaki kızgınlık ve sitem kulaklarıma dolduğunda, fon perdeden aralık görünen havaya baktım. Sadece siyah... Akşam olduğunun farkında bile değildim. "Ben..." dedim önümdeki yemeğe utana sıkıla bakarak. "... akşam olduğunu fark etmemişim. Seni yorduğum için üzgünüm." Gözlerim tepsideyken, o masanın hemen köşesine konulmuş yatağa oturdu. Öyle bir hassasiyet gösteriyordu ki, dışarıdan bakan ev sahibinin ben olduğumu düşünürdü. Yandan ona baktığımda, elindeki defterime baktığını fark ettim. İçini açmamış, yalnızca kahverengi mat kabını inceliyordu. Tepsideki yemeklerin buharı zikzaklar çizip havaya yükselirken, sessizliğimiz kulaklarımı acıtıyordu. Buraya geldiğimden beri ikinci kez bana ayırdığı bu odada, bu kadar uzun duruyordu. İlki de geldiğim ilk gündü. Benim için annesiyle odayı düzenlerken, bu kadar süre kalmıştı. "Bu defterden daha kaç tane yazılacak?" Sorusu sessizliğimize balta vururken, gözlerimi ona çevirdim. Sağ eli ile masanın üzerinde üst üste konulmuş altı defteri gösteriyordu. Hepsi aynı renk, aynı boy ve aynı genişlikteydi. Hepsi özenle yazılmış ve son sayfalarına kadar bana yoldaşlık etmişlerdi. Fatih'in elindeki defter ise yedinciydi. Onun da bitmesine çok az kalmıştı. Sorusunu cevaplamayı geciktirdiğimi fark ettiğimde yutkundum. "Onu bulana kadar yazmaya devam edeceğim. Onunla olan veya olmayan her anımı okumasını isteyeceğim." Başını ümitsizce salladığını görebiliyordum. "Bir yıla yakın oldu. Hiç vazgeçemedin mi ondan? O gitti Sare... Teori ne olursa olsun pratikte gitti o." Bu sözleri birkaç aydır duymamaya alışmıştım. Fatih'in sözleri bana acımı hatırlatırken, boğazımdaki yumru günlerden sonra ilk kez gece yarısı olmadan kendini belli etti. Ona belli etmemeye çalışarak, birkaç kez yutkunmaya çalıştım ama nafile... Güzel gülüşlü adamın yokluğu tıkamıştı boğazımı. Bir iki yutkunma ile geçmeyeceğini bir buçuk yılda öğrenmiştim zaten. "O benden gitti ama ben ondan gidemiyorum. Vazgeçmemem gerektiğini o öğretti bana." Burnumun direği sızladığında, dirseklerime çarpan onsuzluk eklemlerimi kırıyordu. Acıkmak mı dedi az önce? O, belirsiz bir şehirde kaybolmuşken, iştahımı açacak gayret yoktu omuzlarımda. Ümitsizlik zaten ensemde nöbetteyken, Fatih'in sözleriyle gafil avlanamazdım. Fatih'in bana kısa bir bakış atmasıyla, defteri masaya koyması bir oldu. Gözlerimin dolduğunu fark etmişti. "Ağlamanı istemiyorum. Dolmasın şu gözlerin hemen." Gönül almak isteyen sesi, gözlerimi daha çok dolduruyordu. Allah biliyor ya, en çok beni anlayan birine ihtiyacım vardı. Onun geleceğine inanan kimse yoktu etrafımda. Çünkü her arama hezimet ile sonuçlanıyordu. İliklerime kadar onla dolmuştum, gelmeme fikrini kabul edemiyordum. Fakat öyle bir araf vardı ki içimde, aynı zamanda bir de ümitsizliğin çöktüğü bir sene vardı avuçlarımda. "Tek kişi..." dedim akan bir yaşımı silerken. "Sadece tek kişi benimle beraber onun geleceğine inansa, inan bana daha katlanılır olacak acım." Gözleri yüzümü bulduğunda, yanağımdan süzülen bir damlaya takılmıştı. Başını hafif yana eğdi. Gözlerini hüzün bağlasa da, ben fark etmeyeyim diye kaşlarını çattı. "Ağlama. Ben inanıyorum..." Bakışları benden kopup yeniden yerle buluştuğunda, söyledikleri beynimdeki taşları titretmişti. Benden habersiz bir "Gerçekten mi?" kelimesi odaya yayıldığında, o da şaşkınlığımı fark etmişti. Şaşkınlığımın etkisini atlatınca, gözlerimi ondan çekip ellerime çevirdim. "Gerçekten Sare..." Bir süre söylediklerini hazmetmem için bekledi. Ardından, "Öyle güzel seviyorsun ki, Allah bu güzel bekleyişe muhakkak bir kavuşma nasip etmiştir. Gerek burada, gerekse ahirette..." diye sözlerine devam etti. Gözlerim sözlerindeki umuda takılı kalmıştı. Benim kuşlarım ölmüş, gökyüzüm parçalanmış, özlemime bulutlardan kan bulaşmıştı. Gel gör ki, dedim ya avare bu gönlüm... En olmadık sözün misinasına bağlanıp, ümit etmeyi yaşamak zannediyordu. Bir yıl ölüp, bir sözle yeniden ayağa kalkıyordu. "Seviyorum desem, özlemimi anlatmaya yetmeyecekmiş gibi geliyor." Sesim sonlara doğru çatlamıştı. Gözlerimin dolup taşmasına engel olamıyordum. Günler sonra ona olan özlemimi anlattığım kişinin Fatih olması ne de garipti. Oysa o hala Ekim gelmeyecekse, seni sevmeyi bırakmam diye bakan adamdı. "Biliyorum çok daha fazla seviyorsun." Söyledikleri fısıltı ile bana ulaşmıştı. Bana söylemekten ziyade kendine itiraf ediyor gibiydi. Bu adam eski halini koza gibi örmüş, ruhundan yeni bir kelebek doğurmuştu. Farkında mıydı bilmiyorum ama o sevdiği kız mutlu olsun diye ümitle aşılayacak kadar kıymetli biriydi. Ve bu hikayedeki asıl gerçek güzel seven Fatih olmalıydı. En derininden... Konuyu değiştirmek ister gibi masadaki defteri yeniden eline aldı. Sayfaları okumayacağını iyi biliyordum, bu nedenle eline almasına bir şey demedim. Defterin sayfalarını çevirdiğinde, bir yerde durdu. Ağır hareketlerle defteri bana döndürdüğünde, mürekkebin döküldüğü sayfayı işaret ediyordu. "Bu da iş kazası mı oluyor şimdi?" Benim akan yaşlarımı durdurmak için verdiği bir mücadeleydi bu. Fatih'i bu şekilde görmeyeli çok uzun zaman oluyordu. Güldürmeye çalışıyor, açık yaralarıma tuz yerine merhem olmak için uğraşıyordu. Ama unuttuğu bir şey vardı. Hiçbir doktor açık yarayı kapatmadan tedavi etmeye çalışmazdı. Gülümsemeye gayret ederek, "Galiba..." diye cevap verdim. Birkaç saniye geçince dürüst olup, konuşmaya devam ettim. "Aslında o sayfayı yırtmalı mıyım bilmiyorum. Bir gün onu bulursam-" Benim konuşmam bitmeden araya girdi hızla. "Hayır bu sayfayı kesinlikle koparmamalısın. Bir gün onu bulduğumuzda..." dedi yutkunarak. "Bu saman kağıttaki mürekkebi gösterip, onun yokluğunun sende bıraktığı hasarı anlatırsın." Söylediklerinin üzerimdeki etkisi artarak devam ederken ayağa kalkıp kapıya yürüdü. Tam kapı kulpunu tutup çıkmadan önce yeniden konuşmaya başladı. "Senin de bende bıraktığın hasar gibi. Ben gösterecek bir defter bulamıyorum, en azından senin ellerinde kanıt olsun." *** Zaman; küçük çocukların hevesle büyümeyi dilemesi kadar ağır, büyüklerin ise nasıl büyüdüklerini anlayamadıkları kadar hızlı geçiyordu avuçlarımızdan. Günler sürekli yeni günleri kovalıyordu. Keçiören, Ankara'nın içinde beni hapseden yeni bir nezarethane halini almıştı. Kızılay'a gidip nefes almayı bırak, bu evin içinden bile çok nadir zamanlarda çıkabiliyordum. Fatih, Ekim'in her an her yerde bizi gözetliyor olma ihtimaline karşın dışarıya adım atmama dahi müsaade etmiyordu. Çünkü ona göre eğer Ekim burada olduğumu öğrenirse, Fatih'in bana her şeyi anlattığını da anlamış olacaktı. Ve böyle bir durumda iyice izini kaybettirme olasılığı çok yüksekti. Her ihtimale karşı ne Zeynep Abla ne de Ozan Ağabey de burada olduğumu bilmiyordu. Ekim'in sakladığı şey her ne ise bilhassa benden kaçmasını gerektirecek bir şeydi. Bu sebeple tedbiri elden bırakmıyorduk. Normal vakitlerde nadiren de olsa karşılaştığım Fatih'i o geceden sonra bir daha hiç görememiştim. Bizatihi benim görememem için sabah erkenden çıkıyor, gece geç saatte geliyordu. Burada olmam, hele de başka bir adam için onun evinde ikamet ediyor olmam ona yaptığım en büyük haksızlıktı. Canının yanıyor olmasından çok korkuyordum. Ama elimden gelen hiçbir şey yoktu. Bu durum gerçekten büyük bir sorundu benim için... Uzandığım yatakta boş tavanı izlerken, saniyeler içinde içimden milyonlarca duygu akıp gidiyordu. Yaklaşık iki saate yakındır kapının çalmasını bekliyordum. İçimde göğüs kafesimi sıkıştıran tanımadığım bir duygu vardı. Bunun sebebi ise kapı değil, yeni halimdi. Ufuk, Ankara'ya ani gelişimin ardından beni yeni yerimde ziyaret etmeye geliyordu. İşin ciddiyetini ona da aksettirmek adına olan biten her şeyi telefonda anlatmıştım. Bu sebeple o da temkinli bir şekilde buraya gelmeye çalışacaktı. Kimseye görünmeden gelmesi, hepimizin yararına olacaktı. Zaten ortalarda olmayan bir adamın izini tamamıyla kaybetmek istemiyordum. Kapının zili çaldığı an olduğum yerde doğruldum. "Geldi! " dedim heyecanla. İçimin içime sığmamasına sebep olan yeni halimi gördüğünde nasıl bir tepki vereceğini öylesine çok merak ediyordum ki. Hızla yataktan kalktım. Özenle çalışma masasının üzerine koyduğum kutuyu açtım. İnternetten sipariş ile birkaç gün önce aldığım çarşafı ilk kez bir erkeğin karşısında giyecektim. Temkinli hareketler ile çarşafı üzerime geçirdim. Baş kısmını ayarladıktan sonra aynanın karşısında bir süre süzdüm kendimi. Beklediğimden çok daha iyi görünüyordum. Aniden aldığım bu kararın pişmanlığını Allah hiçbir zaman yaşatmasın bana. dudaklarım tebessümle kıvrıldı. Annem bu halimi görse kalp krizi geçirirdi herhalde ben bir de üzerine annemden başka bir şey için para isteyip, onun parasıyla çarşaf almıştım. Ne büyük çelişki... Ufuk'u daha fazla bekletmemek adına, son dokunuşu yapmak için kutuya yeniden eğildim. İçinden çıkardığım peçeyi avuçlarımda bir süre süzüp, derin bir nefes aldım. Buna hazırsın Sare... Buna hazırsın... İlk kez takıyor olmanın heyecanını yaşayarak peçeyi yüzüme götürüp, arkadan bağladım. Ardından yüzümde doğru durması için son düzeltmeleri yaptım. Ve her şey tamam. Bu aynadaki görüntü bana mı aitti gerçekten? Bütün dünyada ihtilafa, ayrılığa, gericiliğe, yobazlığa mal edilen bu bez parçasının ardında mıydı gerçekten suratım? Bunun ardından hayata bakmayı isteyecek kadar ne ara değiştim ben? Peki korumada hissetmem? Bir mücevher gibi hassas, nadide ve zarif olma duygusu? Bana İslam'ı sevdiren Allah'a hamd olsun. Peygamberinin (sav) yolunda gitmeyi bana nasip eden biricik Allah'a şükürler olsun. Rüzgarda tel tel uçuşan saçlarını siyahın altında muhafaza eden Allah'a milyonlarca kez hamd olsun. Bir süre daha kendime gururla baktıktan sonra derin bir nefes daha alıp odadan çıktım. Salonun kapısının önüne doğru yürürken ayaklarımın titreyişine mani olamıyordum. Sakin ol, sakin ol... İçeriden gelen konuşma sesleri heyecanıma heyecan katıyordu. Tamamen kapının önüne vardığımda yeniden soluk alma gereği duydum. Bu esnada konuşanların yalnızca Ufuk ve Hatice Teyze olmadığının farkına vardım. Fatih de buradaydı. Elimde olmadan daha çok heyecan yaptım ve daha çok terledi avuç içlerim. Yapabilirim. Daha fazla beklemek yalnızca heyecanımı daha fazla arttırırdı. Hem ben bunu Allah rızası için yapıyordum. Onun rızası her şeyin üstünde olan değil miydi? Kendi kendime bir anda fazla gaz vermiş olacağım ki bir anda salona daldım. Konuştukları konu her ne ise benim ani girişim ile bir anda bıçak gibi kesilmişti. Üçü öylece durmuş bana aval aval bakarken peçenin ardından aynı şaşkınlıkla açık kalmış ağzımı görmemeleri benim hayrıma olmuştu. Kimseden ses çıkmıyordu. Saniyeler öylece akıp giderken onlar bana bakıyor, ben onlara bakıyordum. Birisinin bizi cimcikleyip uyandırmasına ihtiyacımız vardı. Kaç saniye öyle kaldık bilmiyorum ama bir anda kafamı sağa sola sallayıp, toparlandım. Onlar tamamıyla donmuş vaziyette bakmaya devam ediyorlardı. Birden bire Ufuk'a dönüp "Hayırdır bir problem mi var? Neden öyle bakıyorsun?" dememle, irkilerek kendine gelmesi bir oldu. "Yok, yok... Problem yok. Özür dilerim sadece şaşırdım." Yüzünde hala şaşkınlığın belirtileri vardı. Ardından hemen onun yanında oturan Fatih'e bakmaya başladım. "Sende var mı bir problem?" Sesim hafif kızgınlıkla yankılanıyordu. O da sesimi ilk kez duyuyor gibi bir anda irkilerek bakışlarını çekti. "Yok bende de bir problem yok. Sadece biraz ani şey oldu." Son söylediğini duymazdan gelerek Hatice Teyzeye baktım. "Sen de var mı teyzecim?" "Yok kızım." Dedi sırıtarak. "Bir problem yok da şu peçeyi daha düzgün takabilirsin bence. Alttaki bezin şaftı kaymış da biraz." Söylediği ile bu kez afallayan taraf ben olmuştum. "Yaa..." dedim elim peçeye giderek. Bir anda ayağa kalkıp bana doğru yürümeye başladı. Önümde durup peçenin alt kısmını düzelterek konuşmaya başladı. "Hem sen ne diye racon kesiyorsun burada çocuklarıma? Önce şu peçeyi düzgün tak da sonra havasını şey edersin." O konuşurken arkadaki ikili gülmeye başlamıştı bile. Ben kaşlarım çatık yere bakmaya başladığımda Hatice Teyze tekrar konuştu. "Siz de gülmeyin bakayım. Kızıma hayırlı olsun deyin. Her yiğidin harcı değildir bu devirde güzelliği geriye atıp, Allah rızası için peçeye bürünmek..." Ardından eliyle çenemi tutup yüzüne bakmamı sağladı. "Allah adanışını kabul buyursun kızım. Hayırlı uğurlu olsun..." Gidişini saçlarımla büyük bir direnişe bağladım. Bir bez ile aynı direnişe devrim yükledim. O devrim ne seni bıraktı bana, ne de beni getirdi sana Ekim. Rıza-i ilahiye uğruna ne ben kaldım benden geriye, ne de seni kattım yeni yoluma. Adanışım mübarek olsun Ekim. *** Esselamun Aleykum 
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD