Bu hikayenin rengi alaca. Okurken aklınızın her yerinde alaca atlar koşuştursun ve bir Kudüs hayal edin her satırda. Çünkü oraya gidene kadar beraber soluk alacağız...
***
Uzaktan…
Çok uzaktan ismimin seslenildiğini, kulaklarımın dünyaya açılan tarafında sağır edecek kadar yüksek seslerin yükseldiğini duyabiliyordum. Bu sesler kafatasımın hemen içerisinde mükemmel bir zonklamayla vuku buluyordu. Hissizliğin arasında hissettiğim tek şey bir davul tokmağının olabildiğince hızlı vuruşlarla beynime indiğiydi… Onun dışında hissettiğim karanlığın arasında yapayalnızdım.
Dudaklarıma dokunan sıcacık bir yumuşaklık, dış dünyaya dair hissettiğim ilk somut şey oldu. İki dudağımın hemen arasına üflenen havanın boynumdan göğüs kafesime doğru indiğini fark ettim. Bunun hemen akabinde yükselen yakıcı bir tat, boğazımı ve soluk borumu yakmaya başladı. Aynı hava yeniden daha hızlı bir şekilde üflendiğinde göğüs kafesime inen soluğun arkasından yükselen yakıcı tat çok daha acı vericiydi. Karanlığın sarsıcılığına inen ilk darbe, göğüs kafesimden kopup boğazımdan yükselen bir öksürük oldu.
Bu öyle bir şeydi ki gözlerimi açamıyordum ama boynuma bastırılmış bir demir damganın acısını hissediyordum adeta. Hayata dönmek en az hayattan kopmak kadar acı vericiydi.
Gözlerim yavaşça aralandığında başucumda duran birkaç sağlıkçı ihvanın olduğunu görebilmiştim. Soğuğun tenimi tamamen dondurduğu o yerde, ölüm tam beni koparmak için arzuyla dişlerini tenime bastırmışken bu eller tarafından sıkıca çekilmiş olmalıydım yaşama.
“Hoş geldin Ömer…” diye seslenen bir kişiye döndüğümde kımıldatamadığım bedenimle, sadece göz kırpmakla yetinmiştim. Her tarafım sarılıydı. Hipotermiyi durdurmak için vücut ısımı yerine getirmeye çalıştıklarını fark etmem uzun sürmemişti.
Biraz önce konuşan sağlıkçı yeniden seslendiğinde dikkatim ona kaymıştı bir daha. “Ölmek için bu kadar istekli olmamalıydın. Devam edemeyeceğini anladığında acil kodlardan birisi ile bize haber vermen yeterli olurdu. Tam on iki saat beklemek mükemmel bir cesaret. Bizi bırakıp gitmek üzereydin. İnatçı bir adamsın sen…”
Söyledikleri ile orada on iki saat kaldığımı öğrenmem şaşırmama sebep olmuştu. Oysa ben bir veya iki saatin sonunda pes ettiğimi zannediyordum.
Bedenimin neredeyse her yerinin mosmor olduğunu, minik bir kıpırdamanın bile donmuş vücudumu nasıl acıttığını ve hayata dönerken aldığım o yakıcı nefesin gırtlağımı nasıl yaktığı daha dün gibi aklımdadır.
Her bir ince detayına kadar…
Ama o zaman, o adamın kurduğu cümleyle ilk kez ne kadar gayretli olduğumu, Ömer olmanın merhametini bırakıp Ammar olmanın inadına tutunabildiğimi görmüştüm. O gruptan dayanabilen tek kişinin ben olduğumu; zorlandığımda ve ter damlalarımın alnıma her süzülüşünde kendime hatırlatırdım. Çünkü en zoru düşünmek, zor anların hepsini daha kolay gösterirdi insanoğluna…
Toyota model arabayı olabilecek en seri hareketlerle kaldırıma yanaştırdığımda, kendimi aynı cümlelerle rahatlatmaya gayret ediyordum. O gruptan dayanabilen tek kişi bendim ve şu an telaşla alnıma süzülen her damla tere inat, bu durumun altından da kalkabileceğimi kendime hatırlatmaya çalışıyordum. Ama belki de uzun zamandan sonra ilk kez yeterli gelmiyordu bu düşünce…
Arabanın kapısını açıp arkaya doğru yürüdüm. Hayfa’nın sokaklarına ılık bir akşam inmişti. Güneş, arka koltukta yatan kızı kimseye görünmeden eve götürmem için adeta bana yardımcı oluyordu.
Kafamı usulca kaldırıp, etrafta kimsenin olup olmadığını kontrol ettim. Görünürde bir tehlike yoktu. Birkaç saniye içinde seri hareketlerle arka koltuğun kapısını açtım. İçeri eğildiğimde ilk karşılaştığım şey, tamamen kapanmış gözler ve tül peçenin ıslaklıkla iyice çenesine yapışmış olmasıydı.
Çaresizliğin ayaklarıma dolandığını hissedebiliyordum. Bu manzaranın benim eserim olması hareketlerimi kısıtlamış, afallamama neden olmuştu. Hayfa’nın o ılık akşamında sadece benim üzerime yağmur yağdığına kim inanırdı ki?
Biraz daha hızlı olmak için kendime gelmeye çalıştım. Başımı sağa sola sallayıp derin bir nefes aldım. Aişe’nin karnına koyduğum ceketi alıp ön koltuğa fırlattım. Yaranın derin olmamasını umuyordum fakat düşündüğüm gibi olmadığı, ıslakmış gibi görünen siyah çarşafından alenen belliydi. İki omuzunu olabildiğince sarsmadan tutup kendime çektim. Vücudunun yarısı arabanın dışına sarktığında dikkatli olmaya gayret ederek bacaklarına uzandım.
Bedeninin tamamı kollarımın üzerindeydi. Çok hafifti ve bu benim işimi kolaylaştıran tek şeydi. O, kollarımın arasından sarkan başı ve sağ kolu ile cansız gibi yatarken, ben ayağımla hızlıca kapıyı kapatıp binaya doğru yürüdüm.
Dış kapının anahtarını kilide yerleştirirken fazla zorlanmamıştım ama onun sarsılmasına da engel olamamıştım. Dudaklarının arasından kaçan ince yeni bir inleme o kadar çaresiz hissetmeme neden olmuştu ki, dayanamayıp kapının çevirdiğim anahtarla açılmasını aşağısına bir tekme atarak kolaylaştırmıştım. Kaşlarımın bir ok gibi gerilmesine engel olamıyordum. Onun titrek nefesini, göğüs kafesime yaslanan bedeninden hissedebiliyordum.
Normalden daha yavaş merdivenleri çıkmaktaki tek nedenim, biraz önce duyduğum o sesi yeniden duymamaktı. İniltinin ardından bedenini kaplayan acıyı hissedebiliyordum o seste. Ve şimdiye kadar çıkan her iniltisinde acısı büyük bir adam gibi somutlaşıp karşıma geçmişti.
Vicdan duvarım tırmalandıkça tırmalanıyordu.
Birkaç saniye nihayet merdivenler bittiğinde, kapıyı açmak için yapmam gereken hareketin onu sarsmasından korkuyordum ama elimden başka bir çare gelmiyordu. Olabilecek en hızlı şekilde işimi halletmem demek onu bu azaptan çabucak kurtarmam anlamına geliyordu.
Boynunun altını tuttuğum elimle açmak için kapıya doğru yaklaşırken, iki dizimi büküp sarsılmaması için onu dizlerimde sabitlemiştim. Kapı öfkemin tamamını ona boşaltmamamı ister gibi uğraştırmadan açılmıştı. Geriye doğru ittirmemle hızlanan kapı duvara çarpıp durduğunda apartman boşluğuna tok bir ses yayılmıştı.
Bacaklarımın üzerinde doğrulduğum vakit, bütün ağırlığı yeniden kollarımdaydı. İçeri paytak birkaç adımla girerken sağ bacağımla ardımdan kapıyı hızla ittirip kapatmıştım. Mutfağa arkası dönük duran ikili koltuğun üzerine kollarımın arasında duran cansız bedeni uzattığımda şokunu yaşadığım manzaranın azizliğine yeni yeni uğruyordum. Yana doğru düşmüş yanağı ve koltuktan aşağı sarkan koluyla öylece karşımda duruyordu ve bu hali ne yapacağımı kestirmeden öylece kala kalmama sebep olmuştu.
En azından ilk müdahaleyi yapabilecek kadar ilk yardım bilgim vardı fakat onun kendini dikkatle muhafaza ettiğini bildiğim için yanına yaklaşmak kendimi kötü hissetmeme sebep oluyordu.
Onu kucağıma alırken bile hissettiğim o vicdan azabı yarasına dokunurken tamamen canımı okuyacaktı buna adım kadar emindim. Bu arada kalmışlık ne yapmam gerektiğine karar vermemi zorlaştırıyordu. Ondan süzülen kanın git gide tehlikeli olduğunu da adım kadar iyi biliyordum ve vaziyeti asla beklemememi haykırıyordu neredeyse.
Ellerimle saçlarımı çaresizlikle karıştırmamla salonun ortasında sağa sola volta atmaya başlamam bir olmuştu. Yeniden ona baktığımda kendinden geçmiş hali böylece beklememem gerektiğinin en büyük kanıtıydı ve daha fazla durmanın onu öldürebileceğini aklımın önemli bir kenarına not ederek, koşar adım mutfağa gittim. Çekmeceleri hızla karıştırmaya başladığımda amacım makas bulabilmekti. Altlı üstlü sıralanan çekmecelerde istediğimi bulamayınca işimi görmesini umduğum bir bıçağı elime aldım. Bedenimdeki bütün uzuvlarım olabilecek en atak halleriyle hareket ediyorlardı.
Elime iliştirdiğim bıçakla buzdolabına doğru koştum. Üstüne alelade bırakılmış ecza kutusunu aldım. Adımlarım hissettiğim telaştan ötürü birbirine girecek gibiydi. Şeffaf olan kutunun içerisindeki sargı bezlerinin yeterli gelmeyeceğini varsayarak yeniden çekmecelere doğru yöneldim. Bu ev benim için eşyalı olarak tutulmuştu. Bu nedenle daha önce çekmecelerde denk geldiğim kurulama bezlerini de alarak yeniden Aişe’nin yanına döndüm.
Duruşunda en ufak bir değişiklik yoktu. Hızlıca yanına diz çöktüğümde hayatım boyunca hiç heyecanlanmadığım kadar heyecan pompalanıyordu tenime. Korkum giderek artıyor ve sabit olan bakışlarımın arasına ilmek ilmek dokunuyordu.
Derin bir nefes alarak başlamaya karar verdim. İlk işim yan koltuğa uzanarak orada olan kırlentlerden birisini almak oldu. Benim ellerim kibarlığa, yavaşlığa alışkın değildi ama olabilecek en yüksek hassasiyetle elimi başının arkasına geçirdim. Kara çarşafının arasından bile ellerime ulaşan teri hissedebiliyordum. Boşta kalan elimde kırlenti başının altına yerleştirdim. Aşağı doğru sarkan sol kolunu, tenine olabildiğince az temas etmeye çalışarak vücudunun yanına koydum.
Şu an uyanık olsaydı buraya mükemmel bir çığlık bırakacağına, ona dokunduğum için benimle kavga edip zehir zemberek laflar edeceğine adım kadar emindim.
Onunla sadece bir kere, o dersliğin kapısı önünde konuşabilmiştik ve o kapıda ettiği sözlerin her biri kör bir bıçak gibi delmişti. Acı vererek…
Daha önce ona bu kadar yakın durmanın nasıl bir şey olduğuna hiç dikkat etmemiştim ama bu yakınlık Ammar’ın ilk kez işini yavaş yapmasına sebep olan bir yakınlıktı. Yarasına geçmeden önce soluklarını rahatlatmak için peçesini açmamın daha doğru olacağını biliyordum ama uyanık olsaydı buna asla izin vermeyeceğine de adım kadar emindim. Olabilecek en makul yolu seçip peçesini yarıya kadar kaldırmaya karar verdim. Bu kadar acil bir durum içerisinde peçenin açılmasının elbette yanlış bir yönü yoktu ama yaptığım her harekette hayali bir Aişe’nin başucumda durup, bana neyi nasıl yapmamı istediğini hayal etmeden duramıyordum. Ve ben onun gözlerinde asla yanına yaklaşmaması gereken bir adamdım. Öleceğini bilse yine dokundurtmayacağından adım kadar emindim.
Peçesinin ucunu yavaşça tuttum. Peçeyi yavaş yavaş yukarı kaldırırken burnunun olduğu yere geldiğimde durdum hemen. Dudakları ve burnu tamamen ortaya çıktığında parmaklarım arasında tuttuğum peçe ile zaten kapalı olan gözlerini tamamen örttüm. Olası bir kendine gelme durumunda aniden beni görmesini asla istemiyordum.
Beyaz teni, kırmızı ve aşağı sarmış dudaklarıyla ortaya çıktığında hızla başımı başka tarafa çevirdim. Giydiği siyah çarşafı boynunu ve aşağısını tamamen kapatıyordu. Kendi rızası ile kapattığı yüzüne onun haberi olmadan bakmak yapabileceğim en uygunsuz hareketlerden birisi olurdu…
Yüzünü iyi bir şekilde sabitledikten sonra hızla karnına yöneldim. Yırtılmış çarşafa ulaştığımda kesilmiş kısım tamamen kan içerisindeydi. Dokunmamla parmaklarıma bulaşan kana aldırmadan olan yırtığı ellerimi kullanarak daha fazla genişlettim. Yırtılan çarşafla altta giydiği beyaz elbisesinin bir kısmı ortaya çıkmıştı. Kanının neredeyse her yerini kapladığı elbisenin ara ara gözüken kısımlarından rengi anlaşılıyordu. Ellerim yaranın hemen üzerindeki elbiseye gittiğinde açık yaranın kanayan kısmına mukusa gibi yapışmıştı. Yapacaklarımı hissetmemesi en büyük dileğimdi o an için. Olabilecek en yavaş kımıldamalarla elbisenin bir kısmını tutup yavaş yavaş kaldırmaya başladım. Yaranın yakınına doğru kandan dolayı ağırlaşan ve yapışan elbiseyi hissedebiliyordum. Sıyırmaya hiç ara vermeden elbiseyi yaradan ayırdığım o saniyelerde, peçe ile kapalı olan gözlerin sahibinden yeni bir inilti daha koptu.
Kaşlarım iyice çatılırken beklemeden devam ettim. Sıyrılan elbisenin kanla kuruyan kısımlarını ellerimle açamayacağımı iyi bildiğim için bıçağı kullanarak yırtılan kısmı genişlettim.
Karnının sağ boşluğunda gözüken yaranın etrafı o kadar yoğun bir kanla kaplıydı ki temizlemek dışında bir çarem yoktu. Ellerimle yaranın üstünü kapatmayacak şekilde elbisenin yırtıklarını kenara sabitledim. Salonun içerisine dolan kan kokusunu hissedebiliyordum.
Garip bir şekilde burnumu yakmayan bir kokuydu bu...
Hızlıca ecza kutusuna yöneldim. İçerisinde bulunan alkol şişesinin kapağını açıp, sargı bezlerinden birisini poşetinden kurtardım. Beklemeden alkolü bezin üzerine döktüğümde birkaç damlası pantolonumun üzerine damlamıştı. Canının yanmamasını isterken yaranın üzerine olabilecek en hafif şekilde bastırdım. Bu esnada yeniden inlediğinde yapmasını beklemediğim bir hareketle refleks olarak bacaklarını yarasına doğru çekmeye çalıştı. Bunu fark eder etmez hemen elimdeki alkollü beze aldırmadan iki bacağını tutmak zorunda kaldım. Çok gücü yoktu ama bırakırsam bacaklarını yaranın üzerine doğru kıracaktı. Alkollü bezi sağ elime alıp, sol kolumla canını acıtmadan iki bacağının üzerine baskı uyguladım. Vakit kaybetmeden aceleyle yarasını temizlemeye devam ettim. Her sürüşüm de biraz daha ortaya çıkan teni koyu kırmızının arasında gözüken bir kar kümesini andırıyordu. Etrafı tamamen temizlediğim zaman sızıntı şeklinde devam eden kan dışında genel olarak temizdi.
Temizleme işini yaradan sızan kanın üzerine sol elimdeki alkollü bezi koyarak bitirdim. Alkollü bez, yaradan sızan kanı yavaşlatıyordu.
Yarası derin olsaydı bu kadar kısa sürede kanamasının durmayacağına emindim. Ama yaranın bir dikişe ihtiyacı olduğu açıkça ortadaydı. Bunu yapmaya cesaretim vardı ama dikiş atabilecek hiçbir malzemeye sahip değildim. Ayrıca uyuşturmadan atacağım bir dikişin canını ne kadar yakabileceğine dair kuvvetli anılarım vardı. Bu nedenle yarayı elimden geldiğince kapatıp dikiş için uygun birisini bulana kadar idare etmemizi sağlamalıydım.
Belki de Muaz'ın adamı buraya güvenilir bir doktor bularak gelmeyi akıl ederdi...
Ecza kutusunu bu defa batikon bulmak için karıştırmaya başladım. Küçük bir şişe işimi göreceğe benziyordu. Başka bir sargı bezinin üzerine biraz batikon damlattım. Yaranın direkt üstüne yapılan batikonun canlı hücreleri öldürdüğünü daha önce öğrenmiştim, bu nedenle yaranın üzerindeki bezi kaldırıp elimden geldiğince yaraya temas ettirmeden etrafını batikonladım. Sızıntı yavaşlamış ama henüz durmamıştı.
Batikonun canını acıtmadığı çıkmayan iniltilerinden anlamıştım. İşim bittikten sonra sargı bezlerinden birisini iyice yayarak yaranın üzerine örttüm. Başka bir sargı bezini de daha kalın olacak şekilde yaydığım bezin üzerine yerleştirdim. Açık bir yer olmadığından emin olunca ecza kutusunda bekleyen flasteri alıp bıçak darbesiyle birkaç tane kestim. Kopardığım flaster parçalarını dikkatle sargı bezlerine yapıştırdım. Yarayı tamamen kapattığımda derin bir nefes alıp dakikalardır üzerinde durduğum dizlerimi kendime çekip koltuğun hemen dibinde oturdum.
Üzerimden tonlarca ağırlıkta bir kamyon geçmiş gibi hissediyordum. Aişe’nin elimden geldiğince iyi olduğunu görmek beni rahatlatsa da bir doktorun kesin müdahalesi olmadan tamamen rahatlamayacağımdan adım kadar emindim.
Birkaç saniye koltuk ile sehpa arasındaki o boşlukta geçerken kalkmam gerektiğini kendime hatırlatarak ayaklandım. Aişe’nin yarasının üzerine usulca çarşafının bir kenarını örttüm. Uyandığında yüzünü açtığımı bilmesini ve kendini kötü hissetmesini istemiyordum. Peçesine doğru uzanıp ucundan tuttum. Siyah kalın tülü yeniden dudaklarına kapatırken biraz daha rahatlamış olduğunu hissediyordum.
Onunla işim bitmişti ama bir süre başucundan ayrılamadım ve öylece dikilip durdum. Garip bir his, garip bir duygunun varlığı sızmıştı salonuma. Daha önce benden yana hiçbir merhamete rastlamamış olan duvarlarım bana garip garip bakıyorlardı. Hissedebiliyordum. Bu kız içimdeki Ömer’e dokunuyor ve kim olduğunu tam olarak bilmesem de ona karşı yükselmeme engel oluyordu. Kapalı peçesi arasında aynı şekilde kapalı olan gözlerine dayanamayıp baktığımda kirpiklerinin arasında masum bir kız çocuğu dolanıyor gibiydi.
Ona bakan bakışlarım dudaklarımdan düşen kelimelerin tohumu oldu. Kelimeler ağzımın içinde saniyeler gibi kısa bir sürede yükselip dökülmeye başladılar.
“Kimsin Aişe? Bir Siyonist’in maşası mı gerçekten iman ile ölmeyi dileyen bir İsrailli mi? Kimsin sen…”
Sözcüklerimin arasından kafasını çıkarmış bakan tereddüdüm ve ona bakan bakışlarımla haddimi aştığımı anladığımda yeniden yere bakmaya başladım. Hava soğuk olmasa da üşümemesi için battaniye almak için odama yürürken, ben hala düşünmeme rağmen onun için hareketlenen bedenime şaşırıp kalmıştım.
Yatak odasına gittiğimde yatağın üzerinde serili duran örtüyü hızla ucundan kaydırarak salona getirdim. Bu evde kullanılabilecek tek örtü buydu.
Öylece yatmış olan ve ilk getirdiğim dakikalara nazaran daha rahat görünen Aişe’nin üzerine örüyü örttüğüm zaman dudakları arasından birkaç mırıltı kaçmıştı. Ne demeye çalıştığı anlaşılmıyordu ama bu ses tonu iniltiden sonra daha rahat kabul edilebilir bir tondu…
“Kesinlikle…” diye mırıldandıktan sonra üzerine örttüğüm örtünün bedeninde açık bir yer bırakmamasına dikkat etmiştim. İşim bittikten sonra içime dolan rahatlama hissiyle kendimi başucunda bekleyen koltuğun üzerine atıverdim.
Hayır, hayır…
Bunun için yığılmak kelimesi kesinlikle daha uygun olurdu.
Ben bugüne kadar Gazze sokaklarında birçok bombardımana şahit olmuştum. Afganistan sınırında Amerikan birliklerinden haberler uçurmuştum, Rusya birliklerinin telsiz sinyalleri arasından hayrı resmi devam eden Çeçen birliklerine birçok bilgi vermiştim. Hem de düşmanın kendi sinyalleri üzerinden.
Neredeyse Filistin sokaklarına adım attığım ilk günden beri her baskında, her işgal girişiminde göğüs göğüse çarpışmıştım. Benim alnımdan süzülen terin yere düşmeye bile fırsatı olmazdı kolay kolay… Ve işimi her bitirişimde içime dolan o mutmaini duygu ve yorgunluktan sonra dinlenme halini o kadar çok seviyordum ki her şeye yeniden başladığımı hissettiriyordu o his bana.
İşte şimdi sanki kocaman bir muharebeden, büyük bir işgale karşı direnişten, tehlikenin boğazıma yükselmiş olduğu bir casusluktan kurtulmuş gibi bir his yayılıyordu bedenime. Sanki salonumun içerisinde pek önemli bir işin bitişinin bayrağı sallanıyordu.
Oysa ben bir masumu kurtardığımı zannederken bunun gerçekliğinden asla emin değildim. Hatta öyle ki elimdeki ipuçları bunun aksini birebir kanıtlar nitelikteydi.
“Göreceğiz bakalım…” diye kendi kendime söylenirken kafamı yavaşça koltuğun arka kısmına yasladım. Bu masum gibi duran gözler eğer tam tersi bir duyguya bürünürse kendi ellerimle temizlediğim yaraya ilk kurşunu ben sıkacaktım.
O duymasa da kendi kendime konuşmaya devam ettim. “Mescidi Aksa ve Filistin’in selameti için değil seni gözümü kırpmadan annemi bile harcarım Aişe. İnşaallah karşıma düşman olarak çıkmazsın. O zaman ne kadar masum görünürsen görün gözümü bile kırpmadan kafana sıkacağıma yemin ederim…”
Salonun ortasında ben ve onun dışında ayaklanıp yürüyen bambaşka birisi daha vardı. Ben sessizliğe alışkındım ama içeriye süzülmüş olan mahmurluk salonun loş ledleri ile birleşince uyku yeni bir adam gibi aramızda dolanıyordu. Koltuğun arkasına yasladığım kafam tavana dönükken her ihtimale karşı sehpanın üzerinde duran bıçağı alabilmek için usulca doğruldum. Bıçağı hemen kullanabileceğim şekilde avucuma koyup avucumu da dizimde sabitledim.
Kafam yeniden koltuğun sırtına yaslanırken, uykunun o halimle bana dokunmaması neredeyse imkânsızdı. Gözlerim usul usul kapanırken avucumda tuttuğum bıçak dipdiriydi.
Kafamı kaldırıp gökyüzüne baktığımda gördüğüm şey beyaz tavan değildi. Masmavi ve bulutsuz bir arş tepemin üzerini süslüyordu. O kadar tatlı bir mavisi vardı ki saatlerce izlenebilecekmiş gibiydi. Bir süre izledikten sonra bulunduğum yer kafamı karıştırmıştı. Gökyüzünden gözlerimi kaydırıp etrafıma baktığımda yabancısı olduğum bir yerdeydim. Her yer yemyeşildi ve her tarafta olabildiğince uzanmış beyaz çiçeklerle kaplıydı. Ve ben onların tam içindeydim.
Gözlerime batacakmış gibi hissettiren dalları ellerimle aça aça ilerlemeye başladım. Yemyeşil bir arazideydim ve etrafımda sadece yasemin ağaçları vardı. Ben daha önce hiç yasemin çiçeklerinin nasıl koktuğuna şahit olmamıştım. Ama bu aldığım koku cennette olmak gibiydi. Bu çiçekler her geçişimde o kadar güzel bir koku bırakıyorlardı ki, en bilindik parfüm kokuları yanında eksik kalabilirdi. Birbirine sıkı sıkıya dolanmış dalların arasında yürürken neredeyse her tarafım bu beyaz çiçeklerle kaplıydı.
Adımlarımı atarken her çimenlere basışımda, yeşil zeminden kopan tok ses kulaklarıma doluyordu. Biraz yürüdükten sonra arkamda benimle beraber yürüyen birinin varlığını yeni fark ediyordum. Kimin beni takip ettiğini merak ederken dönemeyecek kadar müthiş bir korkunun arkama dönmeme engel olduğunu hissediyordum.
Ama ben hiçbir zaman korkmazdım ki?
Bedenimi dönmek için gayretlendirmeye çabalasam da inatla yükselen korku duygusunu aşamıyordum. Kendimle cebelleşirken ağzımın içerisini kaplayan tuhaf kuruluk hissi arkamdaki takipçiyi hızlıca unutturmuştu.
Damağımın arkasından yükselen susuzluk duygusuyla bir süre daha durmadan yürüdüm. Hissin etkisi giderek artıyordu ve ağzımın içerisinde yayılıyordu. Birkaç dakikadan sonra devam edemeyeceğimi anladığımda arkamdan gelen takipçiye aldırmadan hızla olduğum yere çöktüm. İki avucum çaresizce çimenlere geçmişti. Susadığımı göstermek ister gibi dudaklarımı hareketlendirdiğim vakit, arkamda benimle beraber durmuş olan o takipçi hızla önüme geçti.
Elinde bir bardak su tutan Aişe önümde duruyordu. Çarşafı ve peçesi olduğu gibi üzerindeydi ama çarşafının aşağısında oluşmuş olan yırtık gözümden kaçmamıştı. Onu gördüğüm için şaşıran gözlerim açılırken o beklemeden elindeki bardağı bana uzattı.
“Hadi…” dediğinde çıkan sesi o kadar sevgi doluydu ki o tek cümlesinden bana doğru akan hisle ikiletmeden hızla bardağı aldım elinden.
Bana bakan gözlerinin mutluluktan kısıldığına yemin edebilirim ve ben daha önce bana bu şekilde gülümserken hiç görmemiştim bu gözleri. Suyu gözlerinin içine baka baka içmeye başladım. O kadar tatlı bir suydu ki her yudumumda susuzluğum hızla diniyordu.
Bardaktaki son yudumu da içtiğimde, bardağı tam ona uzatacaktım ki dudaklarımı ve boğazımı yakmaya başlayan mükemmel bir ateş yanmaya başladı adeta içimde. Ona uzatmaya çalıştığım bardak ellerimden kayıp ikimizin arasına düştü. Bardak iki parçaya bölünürken ellerimle boğazımı tutmaya çabaladım. Bana tatlı bir gülüş ile uzattığı o suyun içinde bambaşka bir şey vardı.
Ve ben ölecek gibi hissediyordum…
Tam hesap sormak için ayağa kalkacaktım ki kısılan sesim ve ona eş değer hızla azalan gücümle hızla çimenlerin üzerine yığıldım. Öksürmeye çalışmam hezimetle sonuçlanırken son bir umut gibi parmaklarım yeşil çimenlerin arasına geçmiş, hızla çekiştiriyordu. Parmaklarımın arasında eriyen çimenleri fark etmemle korkuyla geriye çekilmem bir olmuştu.
Kafamı aceleyle kaldırıp yüzünü görmek istedim ama karşımda değildi.
Yok olmuştu.
Ne yapacağımı bilemeden etrafa baktığım zaman bütün yeşilliklerin ve çiçeklerin bir anda, bir tual tablosuna sıçratılmış boya tüplerinin aşağı kayması gibi tek tek solduklarını gördüm. Korku ile mavi olmasını dilediğim gökyüzüne baktım. Biraz önce baktığım o yerde şimdi kapkaranlık bulutlar hiddetle çarpışıyordu. Ve İçimdeki alaca atların korku ile koşturduklarını hissedebiliyordum.
Korku içimdeki alaca atı şaha kaldırırken olabildiğim en yüksek sesle bağırmaya başladım.
“Kimsin sen Aişe? Kimsin sen?”
İnip kalkan göğüs kafesim ile bir anda yerimden sıçrayarak gözlerimi açtığımda, elimdeki bıçağın sağa sola savrulmak üzere havada beklediğini gördüm. Şaşkınlıkla bir elimi suratıma götürüp ovuştururken çarpan kalbimi sakinleştirmeye çalışıyordum. Elimdeki bıçak iyi bir silah olarak avuçlarımda beklerken onu bırakmanın daha doğru olacağına karar verip sehpaya uzandığımda, yattığı yerden beni şaşkınlıkla izleyen bir çift badem göz vardı.
Onun bu odadaki varlığını yeni yeni fark ediyormuş gibi hızla toparlandım ve bıçağı bıraktığım gibi hiçbir şey olmamış bir tavırla yeniden koltuğa yaslandım.
Hala deliksiz bir şekilde bana baktığını, ona bakmasam da görebiliyordum. Puslu, silik bir ayna gibi duruyordu olduğu yerden ama bakışlarını asla çevirmiyordu. O konuşana kadar tek kelime etmeyecektim zaten söyleyecek bir lafım da yoktu. Biraz daha iyi olduktan sonra onu gerçek Ammar ile tanıştırsam daha iyi olabilirdi. Çünkü bu belirsizlik kafamı allak bullak ediyordu. Arada kalmışlık rüya alemime bile sıçrıyordu.
Onun sessizliği benimki kadar uzun sürmedi.
“Ne işim var benim burada?” Dudakları arasından dökülen kelimeler o kadar ruhsuzdu ki, yorgun ve acı çektiği rahatlıkla anlaşılabiliyordu. Biraz da nefret sezmiştim.
Ona bakmadan, gözlerim sehpadayken konuşmaya başladım. Ve sesim en az onunki kadar ruhsuzdu. “Eliza…” dedim duraksayarak. Hatırlayıp hatırlamadığını merak ediyordum ama ondan ses çıkmayınca konuşmaya devam ettim. “İçinden bir James Bond çıktı. Bıçağına doğru kafa atasın geldi. Ama neyse ki şanslısın, hasar alan karın boşluğun oldu.”
Eliza’ya karşı gösterdiği tekme ve dirsek hareketine atıfta bulunarak konuşmuştum. Alaylı dilim ile bu konu hakkında verebilecek bir firesi olup olmadığını anlamaya çalışıyordum.
Ama yalan yok içten içe garip gelmişti sözlerim.
Dudaklarım tebessüme benzemeyen bir hava ile kıvrıldığında, o bunun farkında mıydı bilmiyorum. Rüyamda ona duyduğum öfke ve nefret şimdiki zamanıma yansıyordu. Oysa yarasına dokunurken ne kadar da hassastım.
Ondan tarafa bakmadığım için yüzünün aldığı şekli tam olarak göremiyordum.
“Pardon.” Dedi nefes alıp vererek “Eski sevgilin ile aranızda geçen kim daha iyi işgalci oyununuza dahil oldum yanlışlıkla kusura bakma.” Sesi ağlayıp kendini affettirmek için çabalayan kız çocukları gibi çıkıyordu. Kurduğu cümle ile kafam hızlıca ona doğru dönmüştü.
“Neyimin? Neyimin?”
Beni bu gün içerisinde şaşırtabilecek en büyük şey bu cümle olabilirdi. Ki o cümle de Aişe tarafından kurulmuştu zaten...
Daha fazla konuşmak için mecali kalmamış gibi tükenmiş bir ses tonuyla "Birkaç gün öncesine kadar bile sevgili olduğunuzu biliyorum boşuna şaşırmış gibi yapma. Muhtemelen birbiri ile uyuşmayan çıkarlarınızın kurbanı oldum. Şimdi babam seni bulup gerçek bir kurban yapmadan evime gitmeme yardım et. Senin gibi bir adamın yanında kalmak, isteyeceğim son şey bile değil.”
Bu kız ya saf kan salaktı ya da kafasında kurmayı inanılmaz güzel başarıyordu. Başka bir açıklaması olamazdı bu düşüncesinin. Beni hala bir Siyonist bir Yahudi zannetmesi elbette beklediğim bir şeydi ama hala bir şeyler biliyor gibi net konuşması inanılmaz sinir bozucuydu.
Aramızda rengi belli olmayan tek kişi kendisiydi oysa...
Tam ona açıklama yapacaktım ki kapının tıklatılmasıyla söyleyeceklerim buhar olup uçtu…
***
Selamun Aleykum.
Selam Ve dua ile...