Günün son ışıkları çam ağaçlarının arasından süzülüp ahşap salona kızıl bir gölge düşürürken, şömineden yükselen çıtırtılar ortamdaki o ağır sessizliği bölüyordu. Leyla, dizlerinin üzerine çökmüş, elindeki ince odun parçasıyla harlaşan ateşi karıştırıyordu. Yüzüne vuran turuncu alevler, yanaklarındaki o hırçın kızıllığı ve gözlerindeki Aladağ gururunu daha da belirginleştiriyordu. Ömer ise hemen arkasındaki derin deri koltukta oturmuş, tek elini şöminenin kenarına dayamıştı. İyileşen omzunun sızısı geçmişti ama şimdi çok daha yakıcı bir sızı göğsünü sarıyordu. Bakışları, önünde diz çökmüş olan Leyla’nın boynuna, oradan dökülen kıvrımlı saçlarına ve kızıl ışığın altında parıldayan tenine kilitlenmişti. Leyla'dan yayılan o tanıdık, baş döndürücü yasemin kokusu, şömineden yükselen meşe odun

