"Yeni bir yüz, yeni bir hayat"
Ne kadar zaman geçti bilmiyordum. Gözlerimi açtığımda hastane odasında, tek başıma bir yatakta yatıyordum. Ellerimi, ayaklarımı hissediyordum. Bu, en önemli detaydı. İçten içe sevinmiştim.
Doğrulmaya çalıştım ama vücudumun farklı yerlerinden yükselen sancılar beni yerime mıhladı. Yüzüm sargıdaydı. Elim istemsizce yanaklarıma gitti. Parmağımın ucuyla sargıya dokunduğumda, içime kadar yayılan o yanma hissi canımı fena halde acıttı.
O sırada kapı açıldı. Bir hemşire içeri girdi.
“Uyanmışsınız! Nasıl hissediyorsunuz?” diye gülümseyerek sordu.
Başımı salladım ama cevap veremedim. Boğazım kupkuruydu. Sanki kelimeler orada düğümlenmişti. Hemşire yanıma yaklaştı, serumuma yeni bir ilaç daha eklerken yumuşak bir ses tonuyla eğildi:
“Adınızı hatırlıyor musunuz?”
Gözlerimle onu onayladım, başımı yavaşça aşağı yukarı salladım. Hafıza kaybı korkusu bir an içimde kabardı.
“Çok iyi. Hafızanız yerinde, bu büyük şans,” dediğinde içimde küçük bir umut filizlendi.
“Su…” diyebildim zor bela.
Dolaptan küçük bir su şişesi çıkardı, kapağını açtı ve içmeme yardım etti. Nefesim biraz düzene girmişti.
“Ben doktorunuzu çağırayım,” deyip çıktı. Sadece bakakaldım arkasından. Ayağa kalkmak mümkün görünmüyordu. Başımı çevirdim, telefonumu aradım. Göremedim.
Beş dakika sonra içeri gülümseyerek uzun boylu, oldukça heybetli bir doktor girdi.
“Nasılsınız Yüsra Hanım?” dedi.
Yalnızca başımı sallayarak “İyiyim…” diyebildim. Aslında tek istediğim ne olduğunu öğrenmekti.
“Uzun süredir uyuyordunuz. Birkaç operasyon geçirdiniz ama genel durumunuz gayet iyi.”
Gülümsemeye çalıştım, fakat dudaklarımın kenarında bir acı saplandı. Yüzüm kasıldı.
“Yüzünüzde yaralanmalar var. Daha doğrusu... o patlamadan sağ kurtulduğunuz için çok şanslısınız. Ama şimdi dinlenmeniz gerekiyor. Detayları sonra konuşuruz,” dedi ve odadan çıktı.
Hemen ardından hemşireyi çağırdım.
“Telefonum nerede?” diye sordum.
“Başucunuzdaki komodinin içinde,” dedi. Uzanamadığım için o çıkardı, elime verdi.
Derin bir nefes aldım. Telefonu avuçlarımda tuttum bir süre. Açma tuşuna bastım, ekran aydınlandı. O sırada hemşire hâlâ yanımdaydı.
“Beni görmek için biri geldi mi?” diye sordum, umutla.
Başını öne eğdi. Sessizliği her şeyi anlatıyordu.
“Seni hastaneye getiren askerler dışında kimse gelmedi,” dedi sonunda. “Ama telefonla sürekli arayıp bilgi aldılar. Az önce de haber verdik, uyandığınızı söyledik. Belki akşama uğrarlar…”
Moral vermeye çalışıyordu, ama beklediğim cevap o değildi.
“Tamam…” dedim sessizce ve gözlerimi tekrar telefon ekranına çevirdim.
Hemşire çıktı. Oda yeniden sessizliğe gömüldü.
Ekranı açtım. Ne bir arama, ne bir mesaj. Hiç kimse… aramamıştı. Sanki yokmuşum gibi. Omuzlarımın çöktüğünü hissettim. Kalbim, kelimelerle tarif edilemeyecek kadar ağırdı.
Bora gelmemişti.
Hatta… hiç aramamıştı.
Demek ki nişanlanmıştı.
Yine de bir “Nasılsın?” demek bu kadar zor olmamalıydı...
Aylar geçti.
O hâlâ gelmedi.
Bir gece ansızın uyandım. Odanın loş ışığında nefes almakta bile zorlandım. Sessizce doğruldum, duvara yaslandım.
Aynaya bakmak istemedim... ama kaçamadım.
Yansıyan silüet tanıdık değildi artık.Sanki içimde bir başkası yaşıyor da beni içeriden tüketiyordu.Yüzümdeki çizgiler, göz altımdaki karanlıklar...Hepsi, kalbimdeki yaraların sessiz çığlıklarıydı.
Bedenim bir savaş meydanı gibi.Bir yanda dayanmak zorunda olan bir zihin, diğer yanda paramparça olmuş bir kalp.Hissizdim… ama yaşamaya mahkûm gibiydim.Artık direnecek gücüm kalmadı.Güvenebileceğim kimse yok.
Tükendim.
Gitmek istemiyorum. Ama kalmak da cehennem gibi.Yalnız kalmaktan korkuyorum,Ama başkalarının hayatında kendime zorla yer açmak da istemiyorum.Ne ileri ne geri gidebiliyorum.
Olduğum yerde parçalanıyorum.
Daha fazla yara kaldıramam.
Kimse bana dokunmasın artık…
İncinmekten bıktım.
Dayanamıyorum....
Doktorlar yeni bir ameliyat önerdi. Kaçıncı olduğunu bile hatırlamıyordum artık.
Operasyon sırasında mayın patladığında beni teröristler bulmuş, bir mağaraya götürmüşler. Kimliğim açığa çıkmış.
Yüzümün bu hale gelmesi sadece patlama değil, onların işkencesinin de sonucuydu.
Tim arkadaşlarım beni ikinci gün bulmuş, kurtarmışlar.Ama altı ay boyunca uyutulmuşum.Yüzüme onlarca operasyon yapılmış.Ve şimdi… son bir operasyon daha.
Yeni bir yüz. Yeni bir isim. Yeni bir hayat.
Tim komutanım hastane odasında yanıma geldiğinde, gözlerim onun kararlı bakışlarına takılmıştı.
“Cephaneliği tespit ettiğin için onur ödülüne layık görüldün,” dedi. “Ayrıca kimliğin açığa çıktığı için görev değişikliği yapılacak. Bu ameliyatla artık başka bir hayata başlayacaksın.”
Kalbim yine sıkıştı.
Ve sonra… beklenmedik bir teklif geldi.
“Seni MİT'e almak istiyoruz. Kimliğin resmen öldü. Artık sen başka birisin, Yüsra.”
Henüz kendimi bile ispatlayamamışken, şimdi bir başkası olmak… belki de en zoruydu.
Başımı salladım.
Bu bir kabul ediş değildi, sadece mecburiyetti.
Ama içimdeki asker hâlâ yaşıyordu.
Yeniden doğmaya hazırdı.
Ameliyattan önce, Bora’ya son bir mektup yazdım.
“Yüzümü değil, sesimi bile duymadın. Yeşerttiğin tohumlarını tek tek soldurdun.Kalbimi kuruttun. Belki bir gün, başka bir sesle yine duyarsın beni.Ama o zaman… beni çoktan kaybetmiş olacaksın.Yüsra olarak bu sana ilk ve son vedam.. Hoşça kal...”
Ameliyattan tam bir yıl dört ay geçmişti. Bugün, yeni görevimi almak üzere yola çıkarken kalbim heyecandan göğsümden dışarı fırlayacak gibiydi. Hayata yeniden dönmüştüm. Aynı bedenin içinde, bambaşka bir kadın olarak…
Estetik operasyonlardan sonra aynaya baktığımda gördüğüm yüz artık yabancı gelmiyordu. Gamzem… Hep istediğim ama doğuştan sahip olmadığım o küçük detay bile artık yüzümdeydi. Sırf bu yeni hayata yeni bir kimlikle adım atmak için, her şeyin kusursuz olmasını istemiştim. Acı dolu geçen günlere rağmen, TSK beni hiçbir zaman yalnız bırakmamıştı. Tim arkadaşlarım… Her biri tek tek aramış, destek olmuş, yanımda olduğunu hissettirmişti. Onlar sayesinde kendimi hiç bırakmadım.
Peki, bu yeni hayatta kimdim ben?
Van’da bir liseye edebiyat öğretmeni olarak atanmıştım. Aslında sayısal zekam güçlüydü, matematik benim alanımdı. Ama o okulda edebiyat öğretmeni açığı vardı. Ve ben, o boşluğu doldurmakla görevlendirilmiştim. Elbette her şey göründüğü gibi değildi. O okulda çalışan bir öğretmenin terör bağlantısı olduğu yönünde güçlü bir istihbarat alınmıştı. Benim görevim, bu kişinin kimliğini açığa çıkarmaktı. Kimsenin dikkatini çekmeden, sessizce, derinlere inerek… Aynı zamanda oradaki çocuklara gerçek bir öğretmen gibi dokunmak, hayatlarına katkı sağlamak da görevimin bir parçasıydı.
Bu yüzden aylar boyunca online eğitimlere katıldım. Pedagojik formasyon dersleri aldım, sahte değil, gerçek bir eğitimci gibi hazırlandım. Sınıfa girdiğimde hiçbir öğrencinin gözünde yabancı gibi durmamak, onlar gibi olmak için elimden geleni yaptım. Kendimi geliştirdim. Uyum sağladım. Yeni kimliğimi ezberledim. Her cevabı, her ihtimali defalarca çalıştım.
Ve sonunda hazır olduğuma karar verdim.
Göreve gidişim, sıradan bir öğretmenin ilk günü gibi görünmeliydi. Kalem kutum, ders programım, öğretmen çantam… Her şey olması gerektiği gibiydi. Ama içimde, derinlerde bir yerde, o tanıdık adrenalin kıpırdanıyordu.
Ben kimdim?
Ben Yüsra değildim artık.
Kod adım: Bilge.
Van’a inen helikopterin kapısı açıldığında saçlarımı örmüştüm, gözlüğümle izimi gizlemiştim.
Artık öğretmen Bilge Kalaycıoğlu.
Edebiyat dersleri verecek, çocuklara gülümseyecek…
Ve gölgede kalan bir gerçeği açığa çıkaracaktım.
Sessiz adımlarla çevreyi gözlemleyerek belirlenen gizli noktaya ilerledim. Burası, şehir merkezinden uzak ama kalabalığın içinde kaybolabileceğim kadar da sıradandı. Rüzgâr, apartmanların köşelerinden hafif bir uğultuyla dolanıyor, sokak lambalarının solgun ışığı gri kaldırımları boyuyordu.
Biraz zaman geçtikten sonra yanıma sivil giyimli biri yaklaştı. Duruşu ve gözlerindeki dikkatli bakış, onun sıradan biri olmadığını hemen belli ediyordu. Sessizce göz göze geldik. Gözleriyle hafif bir selam verdi, ardından cebinden çıkardığı küçük siyah çantayı bana uzattı. Çantasını uzatırken sesi düşük ama netti:
“Ben Astsubay Kıdemli Üstçavuş Mert Tozlu. Sizi uzaktan izlemekle görevlendirildim. Timle yakın temasa girmeniz ya da sivilde doğrudan bağlantı kurmanız kesinlikle yasak. Sadece tuşlu telefon ya da telsizle iletişim sağlayacaksınız.”
Duraksamadan, görev disiplinini bozmadan konuşmasına devam etti.
“Normal bir öğretmen gibi davranın. Öncelikle okul müdürüyle görüşeceksiniz. Ardından okula yakın bir yerde ev tutmanız gerekiyor. Evi ayarladıktan sonra teknik ekip gelip içeride gerekli teçhizatı kuracak. Dikkatli olun. Hiç kimseye güvenmeyin.”
Söylediklerinin ciddiyeti, yüz ifadesine ve hareketlerine tamamen yansımıştı. Cevap vermemi beklemeden çevresini bir kez daha kontrol etti ve sessizce oradan uzaklaştı. Onu gözden kaybolana kadar izledim. Ardından içimde hafif bir tebessümle başımı iki yana salladım.
“Tamam Mert çavuşum…” diye mırıldandım alçak sesle. Dudaklarımdan belli belirsiz bir gülümseme sızdı.
Elime tutuşturduğu çantayı açtım. İçinde eski model bir tuşlu telefon, küçük ama etkili bir telsiz ve sıkıca kapatılmış bir dosya vardı. Parmaklarım dosyanın kenarına dokunduğunda hafifçe terlemişti. Derin bir nefes alıp dosyayı dikkatlice açtım. Sayfalar arasında görev detayları, haritalar, okul ve çevresine dair bilgiler yer alıyordu. Her cümle dikkatlice yazılmış, her bilgi yerli yerindeydi. Ancak dosyanın son sayfasına geldiğimde, gözlerim bir isme takılıp kaldı.
“Operasyon bölgesi koordinasyonu için Kartal 1 Timi’yle telsiz bağlantısı kurulacaktır. Komutan: Yzb. Bora Demirbilek.”