"Yeni Yüzle İlk Karşılaşma"
Dakikalar, sanki zamanı peşinden sürüklüyordu ama ben hâlâ yerimde çakılı kalmıştım. Elimdeki dosyaya bakakalmış, geçmişin sayfaları zihnimde birer birer açıldıkça nefesim daralmıştı. Göğsüm sıkışıyor, ciğerlerim sanki havayı kabul etmiyordu. Gözlerimden süzülen bir damla, yere düştü, sessiz, kimsesiz, ama içimde kopan fırtınanın tek tanığıydı.
Gözlerimi kapattım. Dudaklarım istemsizce yukarı kıvrıldı. Anılar… ne garipti; içimi acıtsa da yüzümde bir tebessüm bırakıyordu. En çok da… o an. Koca sınıfın içinde, gözlerini hiç kaçırmadan yanıma gelişi... Alnıma bıraktığı utangaç ama sahiplenici bir öpücük. “Sen benimsin,” demişti fısıltıyla. Kulağıma değil, kalbime söylemişti sanki.
Bir ürperti geçti bedenimden. Gözlerimi araladım. Hafif bir rüzgar saçlarımı okşadı. Yüzüme dokunan o serinlik, yanaklarıma süzülen yaşları silmeye çalışır gibiydi. Derin bir nefes aldım.
"Güçlü dur, Yüsra."
Kendime fısıldadım.
“O artık nişanlı… Belki çoktan evlenmiştir bile.”
Yaralandığım operasyondan bu yana iki yıl geçmişti. İki uzun yıl. Şimdi o, başkasının gözlerinde tebessüm arıyor. Artık senin değil…
Kendimi toparladım. Omuzlarımı dikleştirip yeniden nefes aldım. Ayağa kalkmaya hazırdım.
Tam o anda küçük tuşlu telefonum titredi. Şaşkınlıkla etrafıma bakıp ekrana göz attım. Arayan Mert’ti.
— “İyi misiniz Bilge Hanım?” dedi.
— “Teşekkür ederim Mert. İyiyim ama ‘hanım’ demene gerek yok, Bilge desen yeterli,” dedim. Hafifçe gülümsedim.
— “Peki o zaman Bilge… Ama neden hâlâ orada bekliyorsun?” dediği anda omuzlarım istemsizce düştü.
— “Bazı anılar canlandı,” diye fısıldadım.
— “Sen Van’da mı yaşadın?” diye sordu.
— “Dosyanda yalnızca akademik bilgiler var, özel hiçbir şey girilmemiş.”
O an ikinci bir hançer saplandı kalbime. Ama hazırlıklıydım. Bu senaryoyu defalarca çalışmıştım.
“Sinopluyuz,” dedim içimden. “Ailemin tek çocuğuyum. Annem ve babam emekli öğretmen… Sinop’ta yaşıyorlar.”
Derin bir nefes aldım. Hafifçe tebessüm ettim.
— “Sinopluyum ben,” dedim.
— “Tamam o zaman, evini tutunca bize mantı yaparsın artık,” dedi şakacı bir ses tonuyla.
Bu seferki tebessümüm kahkahaya dönüştü.
— “Neden bu kadar güldün?” diye sordu.
— “Hiç,” dedim, içimde sakladığım binbir şeyle birlikte.
Telefonu kapattığımda dudaklarımda hâlâ bir sırıtış vardı.
İyi gelmişti Van bana.
Çok küçük yaşta öğrenmiştim yere düştüğümde kalkmayı. O yüzden sendelesem de kolay toparlanıyordum.
Yavaş adımlarla dolmuşların olduğu yere ilerledim ama okul tarafına buradan direkt giden yokmuş. İki dolmuş değiştirmem gerekiyordu. Uğraşmak istemedim ve bir taksiye atladım.
Taksiye okulun adını söyledikten sonra camı açıp rüzgarla göz göze geldim.
"Her şey güzel olacak, Bilge…"
Kendime son bir kez daha fısıldadım.
Taksi okulun önünde durdu. İndim, parayı ödedim ama bir eksiklik vardı.
Valizim…
Panikle etrafa bakındım.
— “Aman Allah’ım! Valizim!” dedim. Nefesim hızlandı.
Tam o anda aklıma geldi. Telefon! Mert’i aradım.
— “Valizin bende, merak etme,” dedi gülerek.
İçim rahatladı ama sonra bir gerçekle yüzleştim.
Taksiye binerken de yoktu o valiz.
Demek ki… baştan beri Mert taşıyordu.
Nasıl bu kadar unutkan olmuştum ki?
Bilge için kabul edilebilir belki ama…
Yüsra için asla affı olmayan bir hataydı.
Kendime not düştüm: Bir daha asla.
Okulun kapısından içeri girdim. Büyük sayılmazdı ama küçük de değildi. Beton zeminde yankılanan ayak seslerim yalnızca bana aitti.
Garipti… bu yalnızlık bile mutlu etmişti beni.
Merdivenlerden yukarı çıkarken karşıdaki aynada kendime baktım.
Güzel görünüyordum.
Alışmak zaman aldı ama... sonunda alıştım bu yeni yüzüme.
Tam o sırada, mavi önlük giymiş, orta yaşlarda biri bana doğru yaklaştı.
— “Birine mi baktın kızım? Herkes derste,” dedi.
— “Müdürün odasını arıyordum. Ben yeni atandım buraya. Adım Yü…”
Bir an duraksadım.
— “Bilge Kalaycıoğlu,” dedim omuzlarımı dikleştirerek, elimi uzattım.
Adam kısa bir şaşkınlıktan sonra gülümsedi.
— “Hoş geldin kızım, ben Bekir. Okulun hademesiyim.”
— “Memnun oldum Bekir Bey,” dedim aynı tebessümle.
— “Ne beyi kızım? Abi de sen bana,” deyince ikimiz de gülümsedik.
Müdür odasına doğru yürürken içimde bir sıcaklık vardı.
Yeni bir hayatın ilk günüydü bu.
Kapıyı nazikçe tıklattım. İçeriden tok ve net bir ses duyuldu:
— “Gir.”
Derin bir nefes aldım. Elimi kapı koluna götürürken içimde tanımlayamadığım bir tedirginlik vardı. Sanki yeni bir sayfa açılacaktı da, kalemimin mürekkebi yetersizdi.
Yavaşça kapıyı aralayıp içeri girdim. Sessiz adımlarla ilerledim, müdür masasının arkasında oturuyordu.
— “Merhaba,” dedim, kendimi tanıtırken.
— “Ben Bilge Kalaycıoğlu. Yeni edebiyat öğretmeniyim.”
Müdür yerinden kalktı, tebessümle elini uzattı.
Gri, açık tonlarda bir takım elbise giymişti. Sade ama şıklığını yaşına yakışır bir özenle taşımıştı.
— “Hoş geldiniz, ben Mehmet Ayvacı,” dedi.
— “Geç, geç… otur şöyle.”
Telefonunu eline alıp bir tuşa bastı:
— “Yavrum, bize iki çay getir,” dedi ve telefonu kapatıp ellerini masaya koydu. Parmaklarını birbirine kenetledi, dikkatle yüzüme baktı.
Gülümsemesinin ardında yılların deneyimiyle yoğrulmuş bir sıcaklık vardı.
— “Ee anlat bakalım kızım, kimsin, kimlerdensin?”
Sohbet birden su gibi akmaya başladı. Sormadığı neredeyse hiçbir şey kalmadı. Doğduğum şehirden tut da neden edebiyatı seçtiğime kadar…
İlgiliydi. Meraklıydı. Ve samimi.
İlk izlenimim netti:
“Muhabbeti sever ama sınırlarını bilen biri.”
Şimdilik her şey oldukça normal görünüyordu.
Konuşmanın sonlarına doğru yüzüme biraz daha dikkatle baktı.
Ses tonu yumuşamıştı.
— “Kızım, yanlış anlama ama... kalacak yerin var mı? Ayarladın mı?”
Başımı hafifçe öne eğdim. Yüzümde mahcup bir ifade vardı. Gözlerim sağa sola kaçtı.
— “Yok... Henüz ayarlayamadım,” dedim.
Kafamı hafifçe kaldırıp yüzüne baktım.
— “Sizin önerebileceğiniz güvenli bir yer var mı acaba?”
— “Heh, bende onu diyecektim sana,” dedi gülerek.
— “Okulun biraz ilerisinde hanımın erkek kardeşi kalıyor. Bizim boş evde… Kiracı bulana kadar idare ediyor. Küçük ama senin işini görür.”
Sonra sesi hafifçe alaycılaştı:
— “Gözünü seveyim kızım, bizim evi tut da şu hayırsızı evden çıkarayım. Vallahi başıma kaldı!”
Bu sözleri öyle içten ve samimi söyledi ki, istemsizce güldüm.
Bu kadar sıcak davranacağını beklememiştim.
Kafamı salladım, merakla sordum:
— “Sorun olmaz değil mi?”
— “Yok yok, ne sorunu?” dedi.
— “Hatta sana uygun kira da yaparım. Eşyalı, hiç masrafın olmaz. Ama önce güzelce temizle evi, sonuçta bekar erkek evi, ne çıkacağı belli değil.”
— “Tamam,” dedim, hafif utanarak.
Ama aklıma başka bir soru daha geldi.
— “Peki… evden çıkana kadar nerede kalacağım?”
O an yüzündeki ifade değişti. Bir anda daha da babacan bir tona büründü.
— “Bizde kalırsın kızım. Ne olacak ki? Ben şimdi hanımı ararım, sana şöyle güzel bir sofra kurar. Hem karnın doyar, hem yüreğin.”
O cümledeki sıcaklık...
“Yüreğin doyar”...
Boğazım düğümlendi. Gözlerim hafifçe doldu.
Ama kendimi tuttum.
Çekinerek fısıldadım:
— “Rahatsızlık vermeyeyim…”
O ise sadece başını iki yana salladı.
Bu şehirde henüz bir tanıdığım bile yokken, bana bir "ev" duygusunu hatırlatan ilk insan olmuştu.
Müdür Bey, hiç vakit kaybetmeden telefonunu eline aldı.
Numarayı çevirdi ve karısına kısa ama tatlı bir cümleyle durumu açıkladı:
— “Hanım, bu akşam misafirimiz var. Güzel bir sofra kur, bir de o meşhur içli köftenden yap.”
Telefonu kapattığında bana döndü ve sohbetin ipini yeniden eline aldı.
Öyle bir konuşuyordu ki...
Gündem, siyaset, mahalle esnafı, eski öğrenciler, hanımının el açması börekleri...
Konu, konuya bağlanıyordu.
Ne anlattığı değil, nasıl anlattığı önemliydi.
İçten, samimi ve sanki yıllardır tanıdığı bir komşusuyla konuşur gibi. Sohbete biraz ara verdikten sonra odasından ayrılırken telefonumu çıkardım.
Mert’e kısa bir mesaj yazdım:
“Ben bu akşam müdür beyin evinde kalacağım. Sağ olsun misafir edecekmiş beni. Yarın da yeni eve geçebilirmişiz.”
Mesaj gönder tuşuna bastım. Beklememe gerek kalmadan yanıt geldi:
“Emin misin? Güvenilir mi? Kalacak yerini ben ayarlayabilirim istersen.”
Yüzümde küçük bir tebessüm belirdi. Mert’in korumacı tavrı bir yandan içimi ısıtıyor, bir yandan da yalnız olmadığımı hissettiriyordu. Abim gibiydi..
Nazikçe cevap yazdım:
“Şimdilik gerek yok, teşekkür ederim. Bir sorun olursa haber veririm mutlaka.”
Mesajı gönderip ekranı kapattım.
Telefonu kimse görmeden çantama geri koydum.
Biraz okul bahçesinde vakit geçirmek istedim. İçimde, bir yerlere tutunma isteğiyle birlikte gelen küçük bir dinginlik vardı. 14 yaşındaydım akademiye başladığımda. Sivil hayatı bu yaşıma kadar bilmez, sıcak insanların varlığını hissetmezdim.
Bahçeye çıktığımda güneş ağaçların dallarından süzülüyordu.
Serin gölgeliklerin altında gezindim bir süre.
Sonra, yaprakların hışırtısına karışan rüzgarın eşliğinde boş bir banka oturdum.
Hafifçe geriye yaslandım.
Zil çaldı.
Ve o sessiz okul bir anda canlandı.
Koşuşturan öğrenciler, çığlık çığlığa kahkahalar, birbirine sarılan arkadaşlar…
Hayat, tam karşımda akmaya başladı.
...
O akşam…
Hayalini bile kurmadığım kadar sıcak, samimi ve kalabalıktı yüreğim.
Süheyla Teyze, “ne varsa ortaya döktüm” dercesine sofrayı donatmıştı. Her şey vardı masada. Turşular, zeytinyağlılar, el açması börekler… Ama başköşeye Mehmet Bey’in isteğiyle sıraladığı içli köfteler yerleşmişti, sanki hepsi onun gurur nişanı gibiydi.
Sofra sadece yemekle değil, duygularla da doluydu.
Çocukları olmamış. Süheyla Teyze ara sıra çocuk esirgeme kurumuna gidip vakit geçiriyormuş.
Ama hiç cesaret edememişler evlat edinmeye.
O cümleyi kurarken gözleri uzaklara daldı, sesi inceldi.
O an… içimde bir şey düğümlendi.
Yüreğim burkuldu.
Onları teselli etmeye çalıştım.
Ama kendime bile itiraf edemediğim şey dilimin ucuna kadar gelmişti.
“Ben de hem yetimim... hem öksüz.”
Diyemedim.
Diyemezdim..
Yetimhanede geçen çocukluğum, içimde susturduğum bir çocuktu.
Konuşursa kırılırdı.
Ve ben...
Bilgeydim artık.
Sinoplu, öğretmen bir ailenin tek kızı.
Sıcacık bir evde büyümüş, mutlu bir çocukluk geçirmiş gibi...
O gece, kimliğimin yalanıyla sustum.
Ama içimdeki Yüsra… bir yerde kıvrılıp ağlıyordu.
Yine de…
İlk defa “aile” denen o sıcaklığı iliklerime kadar hissetmiştim.
Sabah olduğunda Süheyla Teyze’nin kardeşi evden çıkmıştı bile.
Üstelik evi temizlettirmişlerdi.Kahvaltıdan sonra eve gittik.
Yeni taşınacağım eve girdiğimde, beni ilk karşılayan şey sabun ve deterjanın keskin ama güven veren kokusuydu.
Okula yürüme mesafesinde oluşu ise küçük ama kıymetli bir zafer gibiydi.
“Bu, sabahları biraz daha uyuyabileceğim anlamına geliyor demek.”
İçten içe mutlu oldum.
Hiç eşyam olmaması fark edilmişti tabii ama durumu toparladım:
— “Arkadaşımda kaldı valizim, o getirecek.”
Dün gece anlattığım bunca şeyin ardından buna da inanırlardı.
Artık yalanın da bir ağırlığı vardı.
Taşıyordum.... Mehmet müdür evi gezidirip her yeri gösterdikten sonra anahtarı bana verip gitti.
Evde yalnız kaldığımda kendimi koltuğa nasıl bıraktığımı hatırlamıyorum.
Ayaklarım uyuşmuş, omuzlarımda bin yıllık bir yorgunluk vardı.
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım.
Temizlik kokusu burun deliklerimi yaktı ama bu acı… huzur vericiydi.
“Burası artık benim evim.”
Ya da öyle olması gerekiyordu.
Tam göz kapaklarım düşerken…
Kapı bir alacaklı gibi çalındı.
Israrlı, kararlı, aceleci.
İrkildim. Ama telaşa kapılmadım.
Sakin, ama kontrollü adımlarla kapıya yöneldim.
Kapı deliğine eğildim.
Ve o an...
Kalbim bir anlığına durdu.
Karşıda, Mert telaşla bekliyordu.
Onu görünce içime bir huzur yayıldı.
Elim kapı koluna uzanırken dudaklarımda minik bir gülümseme oluştu.
Ama kapıyı açtığımda...
Mert’in hemen arkasında bir başka yüz belirdi.
Ve o yüz...
Zamansız bir hayalet gibi saplandı gözlerime.
Göz göze geldik.
Donakaldım.
Ne nefes alabildim, ne de tek kelime edebildim.
Bora…