10- Kanlı çarşaf
Aziz ağa bunu söylediğine pişman oldu. Kardeş olmasalarda kardeş gibi büyütülmüşlerdi.
“Hiç mi köyde dedikodusu yapılmadı, hiç mi milletten duymadın?”
“Neyi duymam lazımdı? Benim köyde pek konuştuğum kimse yoktu. Hep bağda bahçede annemlerle iş görürdüm. Yani dedikodu dinleyecek vaktim yoktu Aziz Ağa,” dedi.
Aziz ağa bir laf söylemişti ve şimdi konuyu açıklaması gerekiyordu. “Amcam genç yaşta ölmüş. O öldüğünde Yusuf daha kundakta bebekmiş. Babam, yengemle Yusuf’a sahip çıkmak için evlendi. Yani Yusuf benim ölen amcamın oğlu.”
“Şey düğündeki annen değil miydi?”
Aziz Ağa başını iki yana salladı. “O Yusuf’un annesi. Benim annem doğumda kardeşimle birlikte ölmüş.”
“Anladım, başın sağ olsun Aziz Ağa, ben bilmiyordum. Hem Yusuf’un kötü bir niyeti olamaz. O sizi çok seviyor, size yanlış yapmaz.”
“Yeter,” diye kesti Aziz. “Ben sana diyeceğimi dedim. Yusuf erkektir. Erkeklerin aklı kolay karışır. Sen haline tavrına, giyimine kuşamına dikkat et. Benim başımı yere eğdirirsen sonuçlarına katlanırsın. Şimdi çıkabilirsin.”
Mehir, dişlerini sıkarak ayağa kalktı. Kapıya yönelirken içi öfkeyle doluydu. ‘Güzel giyinmek bile suç mu bu evde?’ diye geçirdi içinden. Aziz ağanın güvensiz tavrı Mehir’i üzmüştü. Sevmeden evlense de niyetinde kocasına boynuz takmak hiç olmamıştı.
Sevgi görmediği gibi şimdi de ahlaksızlık olmakla suçlanmıştı. Üstündeki kıyafete elini sürdü. Kumaşı ince değildi. Bedenini sarmıştı ama o kadar da dar değildi. Modeli zaten buydu. Yakasındaki düğmeler de sonuna kadar kapalıydı. Sadece V şeklinde bir açıklık vardı ama onu da kapatacak bir düğme yoktu ki.
Ağlamaklı oldu. Nerde hata yaptığını düşündü ama bulamadı. Odasına çıkıp elbisesini değiştirmeliydi. Giyeceği diğer elbiselerde de kusur arayan bulurdu elbette. Yine elbisesine laf ederse bu sefer Aziz Ağaya ‘o zaman bana yeni elbise al onu giyeyim,’ diyecekti. Bir daha ki sefere bunu demeye karar verip gözündeki yaşları sildi.
****
Mehir, merdivenleri serçe adımlarla tırmanıp üst kattaki odasına girerken, öfkesi ve üzüntüsü göğsünde bir yumru olarak duruyordu. Tam kapısını kapatacakken, arkasından gelen adım seslerini duydu. Döndüğünde, Yusuf’un kapıda olduğunu gördü.
Genç adam, yüzünde hafif bir tebessümle Mehir’ yaklaşmıştı. Banyodan çıktığında Mehir’in üst kata çıktığını görüp hızla peşine takılmıştı. Hem abisiyle ne konuştuğunu merak ediyordu hem de demin onu hayal ettikten sonra güzel yüzünü bir kez daha görmek istemişti.
Yasak olanın cazibesi miydi yoksa Mehir gerçekten çok güzel olduğu için mi ona kafayı düğünden beri taktığını bilmiyordu. Düğünde onu gördüğünden beri bugünü bekler olmuştu. Aslında bu yıl Almanya’ya gitme planları yapıyordu ama bunu seneye ertelemeye karar verdi. Mehir’in bunda etkisi olduğunu şimdi daha iyi anlıyordu. Belki de bir saçmalık yapmadan önce buradan gitmeliydi. Ama mantığına kulaklarını tıkamıştı.
“Yenge, iyi misin? Az önce abimin sesi biraz yükseldi gibi geldi. Senin de keyfin pek yerinde değil sanırım.”
Mehir, içini çekti. “Dert etmeyin Yusuf Bey, ben iyiyim,” dedi sessizce. Ama sesinin titremesi, pek de iyi olmadığını ele veriyordu. Yusuf’a, Bey diyerek kendince mesafe koymaya çalıştı. Yusuf çok cana yakın, dost canlısı birine benziyordu. Gözlerinin içi gülüyordu. Sanki etrafına neşe saçan biriydi. Ama bu konakta o kadar kasvet vardı ki Yusuf’un neşesi bile kasvetli havayı dağıtmaya yetmiyordu.
Yusuf, koridorda başka kimse olmadığından emin olunca Mehir’e daha çok yaklaştı.
“Abim çok katı biliyorum. Beni de bazen bunalttığı olur. Ama ben seni anlıyorum. O yüzden bir şeye ihtiyacın olursa çekinmeden söyle.”
Mehir, bu içten yaklaşım karşısında ne diyeceğini bilemedi. Genç adamın samimiyeti, ona sanki aileden biri gibi davranması, kalbindeki o derin yalnızlığı hafifletiyordu. Aynı zamanda, Aziz’in uyarısını hatırladı. Yusuf’tan uzak dur.
Bu sözler kulaklarında çınlarken Yusuf’un ilgisi, aklında yeni bir soru işareti bıraktı. Aziz Ağa haklı mı?
“Teşekkür ederim,” diye mırıldandı sonunda. “Ama gerçekten iyiyim. Yine de sağ olun.”
Yusuf, Mehir’in utangaçlığı karşısında kendini biraz kötü hissetti. Alenen kıza zarf atıyordu. Ondan bir sinyal alsa belki de abisini bile umursamadan Mehir’e yanaşacaktı.
Bunları düşünürken bir anda küçük bir detay dikkatini çekti. İçerde Mehir’in bavulu, sandığı vardı. Bunlar abisinin odasında olmalıydı değil mi? Mehir’in bu odaya neden geldiğini de anlamadı.
“Sen buraya neden geldin? Bu odada mı kalıyorsun yoksa?”
Mehir iyice kızardı. Mahcup da hissediyordu. Kocası onu odasına ilk başta almamıştı, sonra da Mehir onun tavırlarından dolayı gitmek istememişti. Ve şimdi Yusuf’a bunu nasıl açıklayacağını da bilmiyordu.
“Şey ben… Ben…” dedi doğru kelimeyi bulmaya çalışarak. “Yani Aziz ağadan biraz zaman istedim. Ona alışmak için…” dedi bocalayarak.
Yusuf ise buna güldü. “Abime alışman yıllarını alabilir hatta imkansız olabilir. Nemrut gibi adam çok gördüm ama abim gibisini görmedim. Neyse ben gözünü çok korkutmayayım. Ama evlendin artık, yapacak bir şey yok. Tek şansın benim gibi bir kaynın var. Sırtın yere gelmez.”
Mehir adama gülümser gibi oldu ama gülmeye de çekindi. Aziz Ağanın uyarılarına rağmen şimdi kapısının önünde Aziz Ağa hakkında konuşuyorlardı. Duysa ya da görse kim bilir ne kadar sinirlenir, diye düşünüp çekinerek bir adım geri attı.
“Ben üstümü değişecektim,” dedi telaşla.
Yusuf, bir kez daha Mehir’i süzdü. “Niye değişiyorsun ki? Bu elbise sana çok yakışmış. Tam bir yeni gelin gibisin. Hem bugün ablalarım da seni görmeye gelir. Elbiseni değişme bence, ablalarım güzelliğini kıskanabilir gerçi. Bilemedim şimdi.”
Mehir iyice kızardı. Bir adamdan ilk defa böyle iltifatlar alıyordu ve ne yazık ki o kocasının kardeşiydi. Ya da kardeş gibi büyüdüğü kuzeni… Her durumda bu konuşmalar uygun değildi.
“Ya bilmiyordum. Ben hemen hazırlık yapayım,” diyerek odasına yöneldi. Yusuf onu hemen ürkütmek istemedi. Mehir’in kapısını kapatmasına kadar kapıda durup çapkın bir tebessümle ona baktı. Mehir utangaçtı, tanıdığı diğer kadınlar gibi arsız değildi. Ve bu ona geri adım attırmak yerine merak duygusunu kamçılıyordu.
Mesela yatakta da bu kadar utangaç olacak mıydı? Yoksa cüretkar mı olacaktı?
O anda düşüncelerinin farkına vardı. Mehir’i abisine rağmen koynuna almak istiyordu. En azından bir kez Mehir’in dudaklarının tadına bakmaktan kimseye zarar gelmezdi değil mi?
Islık çalarak teras katına çıktı. Orada kendine göre bir alan yapmıştı. Ayaklarını üçlü koltukta uzatıp gökyüzüne baktı. Yarının ona getireceğini bilmiyordu ama biraz önce Zarife’nin bedeninde kendini rahatlattığı halde Mehir’i görmek onda olmadık arzular uyandırmıştı. Bu gece galiba Zarife’yi yeniden görmesi gerekecekti.
***
Mehir üstünü değiştirirken Yusuf’u ve Aziz ağayı unutup görümcelerini nasıl ağırlaması gerektiğini düşünmeye başladı. Bir taraftan ise Aziz Ağanın kızmayacağı bir elbise seçmekte zorlandı. Tüm elbiseleri Yusuf’un deyimiyle yeni gelin elbisesiydi. Zarif ince ve vücuda oturan tarzdaydılar.
En sonunda belden aşağısı bol olan bir elbise bulabildi.
Mutfağa telaşla inince Zarife adındaki hizmetçi ile tanıştı. İsimlerini öğrenmemişti ama yüzlerini tanıyordu.
“Görümcelerim gelecekmiş, bir hazırlık yaptınız mı?”
Zarife kıskanç bakışlarla Mehir gelini süzdü. “Evet hanımım, Aziz Ağa bize söyledi. Her şey nerdeyse hazır.”
Mehir bu duruma biraz içerledi. Hem konağa hanım ol diyordu hem de ablalarının (ya da kız kardeşleri) geleceğini haber vermiyordu. Yusuf sayesinde rezil olmayacaktı.
Hazırlıkları kontrol etti. Her şey düzgündü. Yardımcılar zaten görümcelerin ne sevdiğini çok iyi biliyordu. Bir süre sonra beklenen üç görümce geldi. İkisi Aziz Ağadan küçüktü. Bir tanesi ise Yusuf’tan küçük görünüyordu. Demek ki Aziz Ağanın babasıyla Yusuf’un annesinden olan ortak kardeşti.
Görümcelerinin en büyüğü Fidan, “Eee kanlı çarşafı getir bakalım,” dedi.
Mehir işte bunu beklemiyordu.