12- İhanete doğru

1168 Words
12 Aziz Ağa kızgındı. Konağa dönünce böyle bir manzarayla karşılaşmayı elbette beklemiyordu. Yusuf ile Mehir’in bu kadar yakın olmasından fazlasıyla rahatsızlık duydu. Onlara görünmeden konağa grip ceketini sinirle omzundan sıyırıp Zarife’ye verdi. “Yıka, ütüle, sabaha hazır olsun!” dedi. Aziz Ağa gereksiz ısrafı sevemezdi. Ceketleri dolapta yedekleriyle vardı ama iyice eskitene kadar o rengin yenisini almazdı. Zarife, aziz Ağanın sinirli olduğunu fark etti. acaba o da aynı şeyden mi rahatsız olmuştu? Tabi bunu soramazdı. “Emrin olur ağam,” demekle yetindi. Telaşlı adımlarla salondan çıkarken Aziz Ağanın sesiyle olduğu yerde durdu. “Bana Yusuf’u çağır,” dedi Aziz Ağa sert bir tavırla. Zarife işte o zaman, şüphelerin de haklı olduğunu anladı. Etekleri zil çalarak salondan çıktı. Ceketi elinden bırakmadan avluya geçti. Avluya girdiğinde Yusuf ile yeni gelini hala sohbet ederken buldu. Yeni gelin olduğu halde bu kadar rahat olması şaşılacak şeydi. Bir gelin ile kayın bu kadar yakın olur mu? Ama bu konuda yorum yapamazdı. İşinden olmak istemiyordu. Hele ki Yusuf ile arası açılsın, hiç istemiyordu. “Yusuf Beyim,” dedi mesafeli bir şekilde. “Aziz Ağam sizi görmek ister.” “Abim ne zaman geldi? Niye görmedik?” Zarife içinden geçenleri söylememek için kendimi zor tuttu. Çünkü söylese Yusuf’un hoşuna gitmezdi. O yüzden tebessüm ederek “Demin geldi beyim,” demekle yetindi. Yusuf gerilmişti. Abisi neden selam vermeden içeri girdi? Ve neden onu görmek istedi gelir gelmez? Yoksa Mehir’e karşı olan yakınlığını mı fark etti? Ya sinirlendiyse? Gerçi sinirlense de açıkça bunu soramazdı. Aziz Ağa bunu gururuna yedirebilir mi? Asla… Mehir de aynı şekilde strese girmişti. Aziz Ağa onu uyardığı halde şu an Yusuf ile baş başaydı. Dudaklarını kemirdi. Yusuf’a da bir şey diyemedi. Yusuf içeri girerken arkasından sessizce baktı ama avluya sığamadı. Yusuf’un peşinden içeri girdi. Ne konuşacaklarını merak etti ama yakalanmayı göze alamadı. Kapı dinlediği anlaşılırsa rezil olurdu. O yüzden odasına geçip beklemeye karar verdi. Aziz Ağa, Yusuf’un içeri girdiğini görünce çatık kaşları daha da çatıldı. Kırkına dayanmış olgun bir adamdı ama şu anda olgun davranmak çok zordu. “Ne zaman çalışmaya başlayacaksın Yusuf?” diye sordu. En azından Yusuf da çalışırsa konakta Mehir ile yalnız kalmaz diye düşündü. Gururunu ayaklar altına alıp Yusuf’a karımdan uzak dur demek yerine bu yolu seçmişti. “Konağa döndün döneli boş geziyorsun.” Yusuf, her zamanki rahat tavrıyla abisine baktı. Aziz Ağa her zamanki gibi büyüklük taslıyordu. Yusuf rahatlamıştı. Yine her zamanki gibi kardeşini adam etmeye çalışan Aziz Ağa vardı karşısında. “Aziz abi, önce Almanya’ya gidip iyice işi öğrenmem lazım demiştim. Ama Almanya’ya bu yıl yüksek ihtisas için kabul edilmedim. Haliyle moralim bozuldu. Ama merak etme seneye tekrar sınava girip şansımı denerim. Hem senin yanında da yakında işe koyulurum, merak etme.” Sonra abisinin çatık kaşlarına bakarak devam etti. “Sen de biraz rahatla, her şeyi kendine dert etmesen? Hem ben işte anca sana ayak bağı olurum. Biliyorsun kafam ticarete çok basmıyor.” Aziz Ağa onun bu avareliğine alışkındı ama şu an mesele Yusuf’un çalışması değil, konaktan uzaklaşmasıydı. Belli ki çalışmakta gözü yoktu. Belki de en baştan beri yapılması gerekeni yapmalı, onu evlendirip konaktan göndermeliydi. “Madem kafan ticarete basmıyordu ne bok yemeye İşletme okudun? Yüksek ihtisas yapınca kafan ticarete basacak mı? Madem kafan sayılara basmaz git o zaman arazilerde ırgatlık yap!” Yusuf böyle sert bir tepki beklemiyordu. Abisinin onu idare etmesine alışkındı. Yüzü asıldı. Mehir’e yan gözle baktığında içten içe huzursuzdu ama bu defa pişmanlık hissetmedi. ‘Az bile yapıyorum’ diye düşünüp vicdanını rahatlatmaya çalıştı. Ama aslında o da biliyordu bu işin sonunda en büyük zararı ihanet eden ve başkasının olana göz koyan görecekti. “Abi yapma Allah aşkına! Babamın toprağında gidip ırgatlık yapacak değilim ya, hem senin kadar benimde hakkım var bu arazilerde. Ben işlerin başında olmasam da miras mirastır.” Yusuf’un baba olarak kast ettiği aslında Aziz Ağanın rahmetli amcasıydı. Çünkü ikisinin babası iki erkek kardeşti. Ve dededen kalan mallarda yarı yarıya ikisine kalmıştı. Aziz Ağa ticaret yaparak varlıklarına varlık katmıştı ama Yusuf bunu görmezden geliyordu. Çorak topraklarla zengin olabileceğini mi sanıyordu? İşleyen demir pas tutmaz, Yusuf bunu anlamıyordu. “Miras, mirastır!” dedi Azz Ağa onun sözünü yenileyerek. “Madem ki mirasına sahip çıkmak istiyorsun, kendi arazilerini kendin ektir kendin hasadını yaptır, kendin ihraç et. Kendi paranı kendin kazan Yusuf. Unutma ki ekilmeyen toprak sana ekmek yedirmez. Bunca yıldır senin mirasın olan toprakları da ben ektirdim biçtirdim, hakkın olanı da fazlasıyla verdim. Razı değilsin anlaşılan. Bundan gayrı herkes kendi payına düşeni eksin, herkes kendi toprağının ırgatlığını yapsın!” Yusuf ne diyeceğini şaşırdı. Ne şirketi vardı ne de ihracattan ithalattan anlardı. “Abi ben öyle demek istemedim. Yani öyle işçi gibi çalışırsam millet arkamızdan güler diye şey ettim…” “Yusuf ne sen çocuksun ne de ben! Ettiğin lafın ne demeye geldiğini çok iyi anladım, sen de maksadını aşan laflar etmeden önce iki kere düşünsen iyi edersin. Ben aylak aylak dolaşmandan rahatsızım. Madem ki ihtisas işi de yalan oldu, ya şirkete gelir çalışırsın ya da kafana göre bir işle uğraşır boş boş durmazsın!” “İyi tamam abi, annem Gil gelsin hele… Ben de senin gibi kendi şirketimi açarım, daha iyi olur.” Yusuf’un kararı Aziz ağanın kaşlarının çatılmasına neden oldu. Şirketi açsa da batıracak kadar gamsız bir adamdı. İşlerin başında duracak kadar sabırlı değildi. Ve annesi gilin gelmesine daha çok vakit vardı. Aylaklık yapmak için kendince zaman yaratıyordu. “Sen şirket işinden hani anlamazdın? Hangi tecrübeyle şirket açacaksın?” “Merak etme abi seninle rekabet etmem. Hem ben paramı yatırıcam, artık işleri de işe alacağım elemanlar idare eder.” “İnsan işini ele emanet etmez. Üç günde tüm paranı batırmak istiyorsun belli ki.” “Mütahitler sanki inşaattan anlıyor mu abi? Parası olan elemanlarını tutup her işi yaptırıyor değil mi? Bu devirde parası olanın düdüğü öter.” Aziz Ağa, Yusuf’un verdiği örneğe başını sallayıp dudak büktü. Sonra da onu onaylamayan bakışlar atarak “Sen bilirsin, sonra iflas edince kapıma gelme,” diyerek salondan çıktı. Yusuf ise abisinin Mehir’le ilgili bir şey anlamadığını düşünerek sadece güldü. Şirket falan açacak kafada bile değildi. Şu anda tek istediği gününü gün etmekti. İnsan hayata kaç kere geliyor sanki, diye düşündü. *** Aziz Ağa kendi odasına çıkarken Mehir’in odasına doğru yöneldi. Onunla konuşmak istese de tam olarak ne diyeceğini de bilmiyordu. Ve şu anda odasında mı emin değildi. Kapıyı açıp içeriye göz gezdirdi. Mehir’i pencere önünde dışarıya bakarken buldu. “Mehir,” dedi dikkatini çekmek için. Mehir öyle bir dalmıştı ki açılan kapının sesini bile duymamıştı. “Aziz Ağa,” dedi Mehir telaşla ayaklanarak. Aziz Ağa heybetiyle odanın ortasına kadar gelip ellerini belinin arkasında birleştirdi. “Günün nasıl geçti?” Mehir başını eğdi. Aziz Ağanın sesi imalıydı. Bunu anlamıştı. Mehir, onu kızdırmak istemiyordu, zira neyle karşılaşacağını bilmiyordu. “Görümceler ziyarete geldiler. Kanlı çarşafı sordular, ben darda kalınca sağ olsun Yusuf imdadıma yetişti.” “Yusuf değil! Yusuf abi diyeceksin!” “Benim abim bana abilik etmemiş, kimse benim abim değil,” dedi Mehir bir anda kendini tutamayarak. Mehir’in odasından gelen sesleri duyan Yusuf istemeden kulak misafiri olmuştu. Salona inerken Mehir’in odasının önünden geçmesi gerekmişti ve kapı açıktı. Karı koca arasına girilmez ama henüz pratikte karı koca değillerdi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD