Bölüm: TEHLİKELİ OYUN

2069 Words
Yaman’ın Anlatımından... Elvan ile Miran’ı öyle yakın gördüğüm an, içimde bir öfke ateşi yandı. Onun kollarını tutan parmaklarını bile tek tek kırmak istedim; çünkü gözü geldiğinden beridir Elvan’daydı. Ona öyle bir bakıyordu ki ağzını yüzünü dağıtmamak için kendimi zor tutuyordum. Bu piç kurusu neden benim karıma beğeniyle bakıyordu lan? Nereden tanıyorlardı birbirlerini? Bakışlarıyla sinirimi bozduğu yetmezmiş gibi, bir de alttan alta beni tehdit etmeye kalkmıştı. Ama eğer ki düşündüğümü yapıp onu savaşıma karımı dahil ederse, o zaman onu öldürürüm. Bizim aramızdaki savaş bizim aramızdaydı; aileler bile karışmıyordu. Daha doğrusu, neden birden böyle düşman kesildiğimizi bilmiyorlardı. Ne ben anlatmıştım ne de Miran puştu... Anlatmayacaktık da. Bir zamanlar sıkı dosttan öte kuzenimdi ama beni sırtımdan vurduğundan beri can düşmanımdı ve hep öyle kalacaktı. Ama bu karşımdaki aptal kadın olayları bilmediği için şu an karşımda bana onu kıskandığımı söylüyordu; ama yanılıyordu. Kıskanmıyordum! Ben hayatımda daha önce hiçbir kadını kıskanmamıştım, kıskanmayacaktım. Hele ki bu, abimin katilinin kızıysa öyle bir şey olmazdı. İnsan sevdiğini kıskanırdı; ben karşımdaki şu lanet güzel yaratığı sevmiyordum ki kıskanayım. Belki ilk gördüğümde beni etkilemiş olabilir ama bir Şirhan olduğunu öğrendiğimden beridir ondan sadece nefret ediyordum. Bana biraz daha yaklaştı, göğsü göğsüme değiyordu. Dudaklarını oynatıp yaramaz bir kız çocuğu gibi sordu: “İtiraf etsene Yaman Karaz...” Kaşlarım çatıldı. “Neyi?” dediğimde kıkırdayıp dudaklarını oynatarak, “Kıskandığını,” dedi. Duraksadım. Kıskanmış mıydım? Yani böyle bir şey olabilir miydi? Bir an durup kendimi sorguladım. Neden Miran’a güldüğü zaman sinirlenmiştim? Onun elini tuttuğu an o eli kırmak istemiştim ve neden Miran ona her baktığında ağzını yüzünü kırmak istemiştim? Siktir! Gerçekten ben bu karşımdaki lanet kadını kıskanmış olabilir miyim? Bu duygunun adı kıskanmak mıydı? Ona bakıp sustuğum için bir kahkaha attı. Sanki ne düşündüğümü anlamış gibiydi. Dudaklarından dökülen neşeli ses sinirlerimi yatıştırıyordu ama garip bir şey vardı; bağıramıyordu, çığlık atamıyordu ya da ağlarken dudaklarından ses çıkmıyordu. Bir tek gülerken, şu insanın aklını başından alan dudaklarından ses çıkıyordu. Bu çok garibime gidiyordu. Sanki dudakları lanetlenmiş gibiydi; acısını söylemesine izin vermiyordu, bir tek gülümsemesi çıkıyordu dudaklarından. Hala sustuğum için gülerken benden biraz uzaklaşmıştı ama şimdi bana bakıp cilveli bir şekilde üzerime yürüyordu. Hayatımda belki de ilk kez biri üzerime gelirken geriye doğru adımladım. Normalde biri benim üzerime geldiğinde ben daha çok üzerine giderdim ama şu an bu kadından kaçıyordum. İçimdeki bu garip duygudan kaçıyordum. O üzerime yürüdükçe ben geriye doğru adımladım. Sırtım duvara değdiğinde o, yüzündeki gülümseme ile bana doğru geliyordu. Elvan’ın Anlatımından... Yaman sessiz bir şekilde beni izlerken ne düşündüğünü az çok anlayabiliyordum. Beni kıskandığını kabullenmek istemiyordu ama ben zorla da olsa ona kabul ettirirdim. Üzerine doğru bir adım attığımda o da geriye doğru bir adım atıp beni şaşırttı. Yaman Karaz ilk kez geri adım atmıştı! İşte bu görülmeyen bir şeydi. Üzerine doğru bir adım daha attığımda tekrar gerildi. Ben üzerine yürürken o da geriye doğru gidiyordu. Bu nedensizce hoşuma gitmişti. İlk kez ben onun yerine, o da benim yerime geçmişti. Sırtı duvara değdiğinde ona doğru biraz daha ilerleyip, onun beni her köşeye sıkıştırdığında yaptığı gibi ben de ellerimi iki yanından duvara yasladım. İlk kez onu köşeye sıkıştırmıştım, böyle bir fırsatı kaçırır mıydım? Ama işte bir sorun vardı; o yapınca elleri kafamın yanında duruyordu ama ben yapınca ellerimi yukarı kaldırmama rağmen omuzlarının yanında duruyordu. Ve asıl büyük sorun; o kafasını eğip bana bakıyordu, ben ise kafamı kaldırıp ona bakıyordum. Adalet miydi bu be, adalet mi? Ama yüce Rabbim bir boy vermiş, gerisini koy vermiş... Kafamı kaldırıp ona baktığımda bile gülesim geliyordu. Hayır yani, aramızda neden bu kadar boy farkı olmak zorunda? O da kafasını eğip bana baktığında, bu sanki onu köşeye sıkıştırmam hoşuna gitmiş gibi dudakları sağ tarafa doğru kıvrıldı. Bir süre gözlerine bakıp dudaklarımı oynattım: “İtiraf etsene Yaman Karaz, beni kıskandığını söylesene!” Gülecek gibi olup kendini toparlayarak ciddileşmeye çalıştı: “Hayal kuruyorsun Elvan Şirhan.” Güldüm. Dudaklarımı oynatarak, “Öyle mi Yaman Karaz?” dedim. Sustu. Şu an onunla oynamaya karar verdim, tıpkı sabahki gibi... Ve birazdan yapacağım şeyden dolayı biraz korkuyordum ama yine de deneyecektim. Gözlerinin içine bakıp dudaklarımı oynattım: “O zaman ben gidip bir sarılayım misafirimize. Sonuçta adamakıllı 'hoş geldin' diyemedim, ayıp olmasın değil mi?” Çatılan kaşlarına bakarak ellerimi iki yanından çekip devam ettim: “Bana dokunması sorun olmaz değil mi?” Öfkelendiğini görüyordum. Elleri iki yanında yumruk olmuş, sıkıyordu. Cevap vermediği için arkamı dönüp bir adım attığımda elimi tutarak beni hızla çekti. Demin kendi yaslandığı duvara beni yaslayıp iki elini yanımda duvara koyarak üzerime eğildi. Sinirle, “Senin amacın ne lan?” dediğinde öfkesi her şeyi açıklıyordu; kıskanıyordu beni işte! Ona bakıp omuz silkerek dudaklarımı oynattım: “Bir amacım yok.” Sinirle bağırdı: “Var! Sen beni delirtmek istiyorsun!” Şaşırdım. Öfkelenmesini bekliyordum ama bu kadarı beni şaşırtmış ve korkutmuştu. Ama her ne kadar korksam da madem onu kışkırtmıştım, sonuna kadar gidecektim. Sonunda canımın yanacağını biliyordum ama bir yandan da onun böyle delirmesi hoşuma gidiyordu garip bir şekilde. Meydan okuyarak gözlerine bakıp dudaklarımı oynattım: “Ne o kocam? Yoksa kıskandın mı? Onun bana dokunması seni bu kadar mı delirtiyor?” Sinirle elini yanımdaki duvara geçirdiğinde yerimden sıçradım. Duvardan öyle bir ses çıktı ki duvarın yıkıldığını, elinin de kırıldığını sandım. Öfkeyle, “Bak kadın, beni kışkırtmaya kalkma yoksa pişman olursun!” dedi. Korkuyordum. Öfkeden kararan gözlerine bakınca daha da korkuyordum ama geri adım atmayacaktım. Dudaklarımı oynattım: “En fazla ne yapabilirsin ki?” Gözümün içine bakıp hiç tereddüt etmeden, “Öldürürüm,” dedi. Tüylerim diken diken olmuştu. Öyle bir söylemişti ki sesinde bile ölümün soğukluğu vardı. Şu an bu kadar ileri gitmekle hata ettiğimi anlamıştım. Elini yanlarımdan çekip sol elini belime koydu ve beni göğsüne çekti. Sağ eliyle yanağımdaki saçlarımı çekti, elleri yüzümde gezindi. Oradan boynuma indiğinde dokunduğu her yerim ürperiyordu. Eli enseme gidip kavrayarak başımı biraz daha yukarı kaldırdı, kendine yaklaştırdığında artık aldığımız nefesler birbirinin dudağına çarpıyordu. Sol eli belimde hareket edip bel kıvrımımda dolaştı, oradan kalçalarıma doğru inip kalçamı okşadı ve tekrar yukarı çıktı. Bunları yaparken gözleri bir saniye gözlerimden ayrılmıyor, bu beni daha da heyecanlandırıyordu. Kalbim o kadar hızlanmıştı ki sesini duyuyor olma ihtimali çok yüksekti. O bunları yaparken sağlam durmaya çalışıyordum ama hafif bir dokunuşu bile bacaklarımı titretiyordu. Dudaklarıma biraz daha yaklaşıp arada milim mesafe bırakarak, “Öldürürüm. Sana dokunan her elin sahibini öldürürüm. Bunu seni kıskandığım için değil, benim karım olduğun için yaparım. Eğer benim karımsan kimse sana dokunamaz. O yüzden sakın beni kıskandırmaya çalışırken bir hata yapma, yoksa bu yapacağın şey ikimizin de sonu olur. Anladın mı karım?” dediğinde sesi boğuk olmasına rağmen soğuktu ve bu beni iliklerime kadar üşütmüştü. Donup kalmıştım. Hiçbir tepki veremiyordum çünkü o sadece bana dokunanları değil, eğer ben izin verirsem benim de canımı yakacağını söylüyordu. Ve bunu yapacağını gözlerine bakarken anlamıştım. Kendimi toparlamaya çalışıp dudaklarımı oynattım: “Ne yani, beni de mi öldürürsün?” Göğsü göğsüme yaslı olduğu için bedeninin gerildiğini hissediyordum ama gözleri onun aksine ölümcül bakıyordu. Ölümün soğuk izleri gözlerinde belirirken sesi ölüm meleğinin kanat çırpma sesini andırıyordu: “Eğer bana ihanet edersen, öldürürüm.” Dediğinde kaskatı kesildim. Beni tehdit ettiği için değil; ihanete uğramıştı. Sesi ve bakışları her ne kadar soğuk olsa da içinde ihanetin acıları vardı; bunu göstermemeye çalışıyordu ama ben görüyordum. İstemsiz bir şekilde yanımda duran ellerim onun yüzüne doğru gitti, avuçlarımı yakışıklı yüzüne bastırdım. Yeni çıkmış sakalları avuçlarıma batıyordu ama bu nedensizce hoşuma gidiyordu. Ellerimi yüzünde gezdirdiğimde sertçe yutkundu. Bunu neden yaptığımı ben de bilmiyordum ama dokunmak istiyordum ona. Sanki onun da daha fazla sabrı kalmamış gibi dudaklarını dudaklarıma bastırıp beni sertçe öptüğünde bir şey yapmadım; daha doğrusu öylece donup kaldım. O ise dudaklarımı ezercesine öpüyor, sanki yaşanan her şeyin hıncını dudaklarımdan çıkartmak ister gibi sert davranıyordu. Belki ona karşılık vermemem gerekiyordu ama yüzümde ve belimde gezen elleri direncimi kırıyordu. Ona karşılık vermek istiyordum. Bu isteğime daha fazla karşı gelemeyip kollarımı boynuna dolayarak onu kendime çektim. Dudaklarımı araladığımda öpüşmemiz derinleşti. Dili dudaklarımın arasından içeri sızıp dilimi kavradığında öpüşmemize dillerimizin dansı da katılmıştı. Belimden çekip beni kendine iyice bastırdığında karnındaki baskıyı hissettim. Tırnaklarımı ensesine geçirdiğimde o boğukça inledi. Ellerim ensesinden yukarı saçlarına gittiğinde saçlarına dokunmak beni tuhaf hissettirmişti; neredeyse ilk kez onun saçlarına dokunuyordum. Daha doğrusu ilk kez ona dokunuyordum... O normalde benimle sevişirken ona dokunmama izin vermez, benimle işi bitince de üzerimden kalkardı. Bu ilk kez oluyordu ve bu hissettiğim his aklımı başımdan alacak kadar güzeldi. Dudaklarımı bir kez daha öpüp öpücüklerini çenemden boynuma doğru indirdiğinde boynumun sol tarafını öperken sağ tarafını okşuyordu. Anın etkisinde olduğum için başımı geriye atıp ona biraz daha yer açtım. Sanki sarhoş olmuş gibiydim, hiç dursun istemiyordum. Bana dokunsun... Şu an neden böyle hissettiğimi bile bilmiyordum. Daha az önce beni ölümle tehdit eden adamın dokunuşlarını vücudumun her yerinde istiyordum. O boynumu emip ısırmaya devam ederken ben de ellerimi saçlarında, omuzlarında gezdiriyordum. Daha fazlasını istediğimiz için sağ eli elbisemin fermuarına gidip açtığında omuzlarımdan indirecekti ki kapı çalındı. Ama onun umurunda değildi; boynumu öpmeye devam ediyor, elbiseyi üstümden sıyırmak istiyordu. Ama kapı bir kez daha çaldığında onu durdurdum. Kafasını kaldırıp bana baktığında titreyen dudaklarımı oynatarak, “Kapı çalıyor,” dediğimde çatık kaşları yanımızdaki duvara kaydı. Ağzının içinde bir şeyler söyleyip ellerini üstümden çektiğinde, bacaklarım titrediği için elimle arkamdaki duvardan destek alıp ayakta kalmaya çalıştım. Yaman sinirle kapıyı açıp sinirli bir sesle, “Ne oldu Hicran?” dediğinde kaşlarım çatıldı. Nedense Hicran'ı sevmiyordum. Kafamı uzatıp aralık kapıdan dışarı baktığımda Hicran korkuyla karşısındaki Yaman'a bakıyordu. Bakışlarını ellerine indirip elleriyle oynayarak, “Ağam, Rıza ağam Miran ağamla kahve içiyorlar, seni de çağırdı,” dediğinde Yaman’ın sinirlendiğini biliyordum. Miran denilen kişiyi görmek dahi istemiyordu ve eğer giderse bir sorun çıkar diye ben de korkuyordum. O yüzden kendimi düzelttim. Yaman o sıra susmuş, gidip gitmemeyi düşünüyordu ama ben gitmesini istemiyordum; yarım kalan işi bitirmesi için değil, Miran’ı görüp daha da sinirlenmesin diye. Odadaki makyaj aynamın üstünden kalemi ile defteri alıp Hicran’a bir not yazdım: “Biz Yaman’la terasın balkonunda kahve içeceğiz, bizim kahveleri oraya getir.” Yazıp Yaman’ın yanına giderek kapıyı tamamen açtım ve notu karşındaki Hicran’a uzattığımda bana bir bakış attı; gözleri boynuma takılı kaldı. İşte o an gözlerindeki korku yerini başka bir duyguya bıraktı; sanki ben onun düşmanıymışım gibi bakıyordu. Elimdeki kağıda baktığında kağıdı biraz daha ona uzattım. Elini uzatıp kağıdı aldığında Yaman da merakla bana bakıyordu, ne yazdığımı tahmin ediyordu. Hicran notu okuyup gülümseyerek bana baktı ama gülümsemesinin sahte olduğunu anlayabiliyordum, resmen zorla gülüyordu. Sesindeki siniri saklamaya çalışarak sevimli bir sesle, “Getiririm getirmesine ama Rıza ağama ne diyeceğim? Yaman ağayı kahveye bekliyor,” dedi. Yaman ne dediğimi az çok tahmin etmiş gibi elini belime atarak beni yanına çekti ve Hicran’a bakarak, “Babama söyle ki kahvesini karısıyla içecekmiş!” dedi. Hicran’ın düşman bakışları Yaman’ın belimde olan elindeydi. Kafasını sallayarak, “Tabi ağam,” deyip gittiğinde Yaman bana dönerek beni tekrar göğsüne çekti. Sol elini yüzüme koyup dudaklarını sağa doğru kıvırarak, “Kahveyi siktir edip yarım kalan işimizi bitirmeye ne dersin?” dediğinde kıkırdadım. Dudaklarımı oynatıp, “Hayır,” dedim. Kaşları çatıldı. Ben ise cilveli bir şekilde onun yüzüne yaklaşıp dudaklarımı oynattım: “Canım kahve çekiyor.” Her ne kadar yarım kalan işine devam etmek istese de kabul etti. “Tamam, öyle olsun bakalım,” deyip beni bıraktığında dudaklarımı oynattım: “O zaman terasa çıkalım, kahvelerimiz oraya gelecek.” Güldü. Birlikte odadan çıktığımızda bana dönüp, “Notta tam olarak ne yazıyordu Elvan?” dediğinde durup ona döndüm. Dudaklarımı oynattım: “Bizim kahveleri terasa getirmesini, biz kahvelerimizi orada içeceğimizi yazıyordu.” Cevabını aldığı için önüne dönüp yürümeye devam etti. Birlikte terasa gittiğimizde oradaki koltuğa oturdum. İki koltuk ortasında sehpa vardı ve koltuğa oturunca gökyüzünü görebiliyordum. İkimiz de oturup gökyüzüne baktığımızda ortam sessizdi. Bir süre hiç konuşmadan gökyüzünü izledik. O sırada Hicran kahvelerimizi getirdi; Yaman ona baktığı için hızla kahveleri bırakıp gitti. Birbirimize dönüp kahveyi aldığımızda Yaman’ın soru dolu bakışları suratımda gezindi; sanki sormak istediği bir sürü soru varmış gibiydi. Biraz karanlık olduğu için dudaklarımı oynatırsam ne dediğimi anlamayacağı için işaret diliyle “Ne oldu?” dediğimde bana bakmaya devam etti. Bir süre sonra, “Elvan, sormak istediklerim var ama sormaya hakkım olmadığını düşündüğüm için soramıyorum,” dedi. Kalbim acıdı. Önüne dönüp kahvesini içmeye başladığında ben hala ona bakıyordum. Bazense ikimiz birbirimizi anlıyorduk, bazense ikimiz birbirimizi kanatıyorduk. Gün içinde o kadar çok ruh hallerimiz değişiyordu ki anlatamam... Ben de dönüp kahvemi içtiğimde suskundu. Kahveleri bitirip gökyüzüne bakmaya devam ettik. Suskunluğu sürüyordu; sanki bir konuşsa her şey yerle bir olacağı için o susmaya devam ediyordu. Hafiften bir rüzgar esiyor, saçlarımı uçuştururken uykumu da getiriyordu. Kendimi koltuğa yaslayıp gözlerimi kapattım. Hafiften üşüyordum ama tatlı bir serinlikti. Gözlerim kapalıyken yanımda bir hareketlilik hissettim. Sonra birden havalandığımda Yaman’ın beni kucağına aldığını biliyordum ama gözlerimi açmadım. Amberimsi kokusunu koklayarak kendimi uykunun kollarına teslim ettim.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD