Bölüm: HESAP

1511 Words
Yaman’ın Anlatımından... Elvan’ı abisinin yanına getirdikten sonra orada kalmak istemediğim için aşağı indim. Arabaya bindim, camları açarak torpidodan sigaramı alıp bir dal dudaklarıma götürdüm. Çakmağımla yakıp içime bir nefes çektiğimde hastaneye bakıyordum; sanki Elvan’ı görüyormuşum gibi... Bugün bir tuhaftı, onu anlayamamıştım. Kahve içerkenki yaptığı şeyler, hatta sonra aniden sarılması, sonra diklenmesi... Bugün tüm tuhaflıkları üstündeydi. Ne oluyordu buna, anlayamıyordum; ama bugün beni deli ettiğini söyleyebilirim. Daha ben bunları düşünürken birden hastaneden çıktı. Etrafına baktığı sırada arabadan inip yanına gidecektim ama daha ben gitmeden koşmaya başladı. Kaşlarım çatıldı. Nereye gidiyordu bu? Sanırım araba siyah olduğu ve hava karanlık olduğu için beni görmemişti; benim de onu görmediğimi zannediyordu. Peşinden koşmadım; hastaneden çıktıktan sonra arabayla peşine takıldım. Nereye gidecek diye bakıyordum. Beni fark etmesin diye arabanın farlarını da açmamıştım ve onu uzaktan uzağa takip ediyordum. Sonunda bir mezarlığa girdiğinde kaşlarım daha çok çatıldı. Burası benim abimin gömülü olduğu mezarlıktı. O niye buraya gelmişti? Kimi vardı burada? O içeriye girip gözden kaybolduktan sonra ben de arabayı mezarlığın hemen önüne park edip içeri girdim ve onu aramaya başladım. Biraz dolandıktan sonra bir mezarın başında buldum onu. Yüzünü görebiliyordum. Bir ağacın arkasına saklanıp onu izledim. Sokak lambası onun yüzünü aydınlattığı için net bir şekilde görüyordum. Ağlıyordu ve dağılmıştı. Ağzını kıpırdatıp bir şeyler söylüyordu ama buradan duyamıyordum; gerçi çok yakınında da olsam yine duyamayacaktım çünkü konuşamıyordu. Öyle bir ağlıyordu ki, onun bu hali kaşlarımı çatıp sinirlenmeme neden olmuştu. Ne olmuştu ona? Daha yukarı çıkarken mutluydu, şimdi ne olmuştu da darmadağın bir haldeydi? Omuzumu ağaca yaslayıp ellerimi cebime koydum. Arabadan inmeden önce aldığım sigara paketinden bir dal daha yaktım, izlemeye devam ettim. Ne yapacak diye bakıyordum ama sadece mezarın toprağına dokunuyor, ağlıyordu. Onun bu hâli bir sigara daha tüttürmeme neden olmuştu. Sanki o ağlıyordu ama benim canım acıyordu. Ama neden? Neden onun gözünden bir damla yaş düştüğünde benim içimde fırtınalar kopuyordu? Neden o benim için kırılgan bir eşya gibiydi? Sanki ona zarar verilsin istemiyordum ama belki de en çok ben ona zarar veriyordum. Sonunda bitkin düşmüş olacak ki mezarın mermerine uzanıp öylece kaldı. Ne hareket ediyor ne de ağlıyordu; sanırım uyumuştu. Elimdeki sigarayı yere atıp ayağımla söndürdükten sonra yanına doğru gittim. Derin bir uykudaydı, düzenli nefes alışverişlerinden belliydi. Onu uyandırmamaya dikkat ederek kucağıma aldığımda gözlerim mezar taşına takıldı: "Muzaffer Şirhan". Akrabası mıydı? Peki, kimdi bu adam? Mezar taşındaki tarih ise doğum yılı bin dokuz yüz elli dört, ölüm yılı da iki bin on ikiydi. Yaşlı biriydi ve sanırım dedesiydi. Kucağımdaki bedenini çok sarsmadan arabaya doğru gittiğimizde bir ara kıpırdanıp yarı uykulu bir şekilde gözlerini açtı. Bana baktığında yüzünde hafif bir gülümseme oluştu. Tekrar gözlerini kapatıp adeta yavru bir kedi gibi göğsüme sokulduğunda onu bu hareketi istemsiz bir şekilde gülmeme neden oldu. O kadar masum duruyordu ki anlatamam. Arabanın arka kapısını açıp onu sarsmadan arabaya yerleştirdiğimde uykusuna kaldığı yerden devam etti. Şoför koltuğuna geçip arabayı konağa doğru sürdüm. Vardığımızda hala uyanamamıştı. Onu tekrar kucağıma aldığımda kapıdaki adamlar bana konağın kapısını açtı. Merdivenlerden çıkıp içeri girdiğimde avlu boştu. Babam ile annemlerin sesi içeriden geliyordu, geri kalan çalışanlar da mutfaktaydı. Yürüyüp odamıza çıkan merdivenlere yöneldiğimde birden içeriden Hicran çıktı. Bana ve kucağımdaki Elvan’a tuhaf bakışlar atıyordu ama şaşırmış gibi değil, daha farklı... Ona bakıp "Hicran, çabuk çıkıp odamızın kapısını aç," dediğimde hala bana bakıyordu. Merdivenlere yöneldiğimde hala arkamdaydı. Ona arkamı dönüp "Sana diyorum Hicran!" dediğimde kendine gelip başını eğerek "Hemen ağam," deyip önüme geçerek merdivenleri çıktı. Ben de onun arkasından çıkıyordum ama gözlerim sürekli Elvan’ın yüzüne kayıyordu. Kapının önüne vardığımızda Hicran kapıyı açtı. İçeri girip Elvan’ı yatağa bıraktığımda kafamı çevirip kapıya baktım. Hala açıktı ve Hicran da bize bakıyordu. Sinirlenmeye başlamıştım. Sinirle "İşinin başına dönebilirsin Hicran," dediğimde "Tabii ağam," deyip kapıyı kapattı. Kafamı tekrar Elvan’a çevirdiğimde yüzündeki saçları çekip ona baktım. Yüzünün aydınlanmasıyla görmüştüm kalbimi sıkıştıran görüntüyü: Yüzünde el izi vardı, dudağının kenarında da küçük bir yara... Gözlerim boğazına gittiğinde adeta nefesim kesildi. Boynunda da parmak izi vardı ve öyle belli oluyordu ki, morarmıştı. Kaşlarım çatıldı, içimdeki öfke kat ve kat artmıştı. Kimin yaptığını sormak bile saçmaydı; annesi yapmıştı, belki de babası. Ellerim yumruk oldu, onun bu haline baktıkça yerimde duramıyordum. Odadan çıktım. Sinirle elimi duvara geçirdim. Bağırmak istiyordum ama Elvan hemen arkamdaki odada uyuduğu için onu uyandırmak istemedim. Salonda volta atmaya başladığımda öfkem dinmiyordu. Ona bunu yapan elleri kırmak istiyordum. Kimse onun o güzel yüzüne dokunsun istemiyordum, yaralamasın, iz bırakmasın... Bir hışımla konaktan çıkıp arabaya atladığım gibi tekrar hastaneye gittim. Vardığımda arabadan çıkıp öfkeyle içeri girdim, asansöre binip o Seyit itin kaldığı odaya doğru yürüdüm. Kapıyı kırar gibi açtığımda koltukta oturan annesi korkudan sıçramış, beni gören babası da kaşları çatık bir şekilde bana doğru yürüyordu. Durup annesi ile babasına baktım. Dişlerimi sıkarak sinirle "Kim yaptı?" diye sordum. İkisi de bana bakıyordu. Annesi sinirle "Senin burada ne işin var? Yoksa yarım bıraktığın işi tamamlamaya mı geldin?" dedi. Bu sorumun cevabı değildi. Elimi öfkeyle yanımdaki duvara geçirip "Sorumun cevabını verin lan, kim yaptı?" dedim. Zehra Hanım korkmaya başlamıştı; korkmalıydılar da çünkü kendimi zor tutuyordum onlara zarar vermemek için. Hüseyin Bey öne çıkıp "Yaman sakin ol, neyi kim yaptı, ne diyorsun anlamıyoruz ki?" dedi. Tehlikeli bir şekilde gülümseyip "Anlamıyor musunuz yoksa anlamak mı istemiyorsunuz?" dedim. Sustu, bir şey demedi. Onlara doğru bir adım atıp "Bir daha Elvan’a el kaldıracak, onun canını yakacak olursanız bu yapacağınız son şey olur Hüseyin Ağa," dediğimde kaşları çatıldı. Ellerini sıkıp "Sen bizi tehdit mi ediyorsun lan?" dedi. Bir adım daha attım. "Tehdit etmiyorum, yaparım diyorsam gerçekten yaparım. Oğlun da bunun en büyük şahidi!" Babası daha da sinirlenmişti. "Unutma Yaman, kan hakkı bize geçti, sen kimi tehdit ediyorsun?" Üzerine doğru bir adım daha attım. "Öyle mi Hüseyin Ağa? O zaman kan davası devam ediyorsa kızını bana niye verdin?" Sinirle "Ben bitirmek için verdim ama sen benim oğlumu vurarak bu davayı tekrardan başlattın," dedi. Gülümsedim. "O zaman devam etsin, hamleni bekliyorum. Bu kan davası bitmedi ama bir şartla," deyip yüzüne baktım. "Aileme zarar vermeyeceksiniz. Ne derdiniz varsa benimle halledin. Eğer olur da aileme zarar verecek olursanız Allah şahidim olsun ki yedi ceddini mezara koyarım Hüseyin Ağa." Sustu. Yalvarıp özür dilememi mi bekliyordu? Asla öyle bir şey olmayacaktı. Ben zaten bu kan davasının bitmesini isteyen biri değildim; devam etsin istiyordum, abimin intikamını almak istiyordum. Yani benim için hava hoştu. Hüseyin Ağa "Madem anlaşma yok o zaman kızımı geri gönder," dediğinde gülümsedim. "Daha fazla dövün diye mi onu geri göndereyim?" deyip kaşlarımı çatarak devam ettim. "Onu asla geri göndermeyeceğim. O artık benim karım, yani o benimle kalacak. Bu kan davası devam edecek." İkisine bakıp "Ve sizi bir daha karımın yanında da görmeyeceğim, hele ki ona vurduğunuzu duymayacağım bile," deyip arkamı dönüp kapıya doğru yürüdüm. Açmadan önce tekrar arkama dönüp Hüseyin Ağa'ya baktım. "Dua edin ki babasısınız yoksa şimdiye ona vuran ellerinizi kırmış, sizi çoktan öldürmüştüm," deyip odadan çıktım. Arabaya binip tekrar konağa geldiğimde odaya çıkıp Elvan’a baktım; hala uyuyordu. Üstü başı da toz içindeydi. Banyoya gidip bir havluyu ıslatarak geldim ve onu uyandırmamaya özen göstererek yüzünü temizledim. Sonra da ellerini sildiğimde uyanmamasına çok şaşırdım. Bayılmamıştı ama uyanmıyordu da; ne olmuştu ona böyle? Elimi alnına koydum ateşi var mı diye ama çok az vardı. Onun dışında bir şeyi yok gibiydi ama ölü gibi yatıyordu. Elimdeki havluyu banyoya bırakıp geri geldim ve dolaptaki saten geceliklerinden çıkarıp üzerini değiştirmek için yatağa oturdum. Onu yavaşça yataktan kaldırıp sarılır pozisyona getirdim. Kıpırdandı. O sırada arkadan fermuarını açmaya başladım. Elbiseyi omuzlarından indirip uzun kollu üstünü giydirdiğimde gözlerini açıp bana baktı, yine gülümsedi. Dudaklarındaki o gülümsemeye ne kadar içim gitse de onu geri yatağa yatırdığımda ben de üzerine eğilmiştim. Yüzüne baktım, gözlerini tekrar kapatmıştı. Alnımı alnına yaslayıp elimle yanağını okşayarak sesli bir şekilde söylendim: "Böyle gülümseme, yoksa sana aşık olacak aptal kız. Unutma biz birbirimize aşık olamayız," deyip alnını öperek üzerinden kalktım. Aşağıya geçtiğimde elbiseyi çıkardığında sadece iç çamaşırıyla kalmıştı ve bu hiç iyi olmamıştı. Gözlerim vücuduna takılı kaldığında terlemeye başladım. Kendime hakim olmaya çalışarak pijamasını da giydirdiğimde sanki rahatlamış gibi sağ tarafa dönerek uyumaya devam etti. Tekrar banyoya gidip yaralar için olan kremi alıp geldim. İlk önce ellerine baktım, avuç içlerinde hafif kızarıklık vardı. Önce öpüp sonra kremi sürdüm. Her iki eline de hem öpüp hem de krem sürdüğümde sıra dudağındaki yaraya gelmişti. İlk önce dokundum, canı yanmış gibi yüzünü buruşturduğunda elimi çektim. Yaklaşıp öptüm, tepki vermedi. Sonra elime biraz krem sürüp yaraya sürdüğümde onunla işim bitmişti. Ayağa kalkıp üzerimdeki gömleği çıkartıp pantolonumu da indirdikten sonra boxerımla birlikte duşa girip soğuk bir duş aldım. Bu, içimdeki arzu yangınını bir nebze olsun hafifletmişti. Duştan çıkıp belimdeki havluyla beraber odaya geçtim. Ben de kendi pijama takımımı giyip yatağa girdim. Elvan benim yerimde uyuduğu için ben de onun yerine uzandım. Tavana bakmaya başlamıştım ve birden Elvan bana dönüp sarıldı. Elini göğsüme atıp bacağını da bacak arama yerleştirip başını da boynuma yaklaştırdığında istemsiz bir şekilde gerildim. Sonra bana daha çok yaklaşıp başını göğsüme koyduğunda kafamı eğip ona baktım. Ben de elimi sırtına atıp saçlarını kokladım. Çok hoş bir kokusu vardı, yasemin kokuyordu. Kokusu baş döndürücü derecede güzeldi; hatta o kadar güzeldi ki kokusuna bile yükselmiştim. Burnumu saçlarına gömüp uzun uzun koklayıp başını öperek mırıldandım: "Keşke farklı yollarla, daha güzel bir şekilde karşılaşsaydık. Keşke böyle bir evliliğimiz olmasaydı da birbirimizi sevseydik," deyip ben de ona sarılarak gözlerimi kapattım. Kokusu beni yatıştırmıştı, uykum gelmeye başlamıştı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD