7. Bölüm: Hastane

1170 Words
~Efir~ ​Bal rengi gözlere sahip o kadının hayali, bir an olsun zihnimin perdesinden inmiyordu. O buradaydı. Aynı çatı altında, aynı havayı soluyorduk. Benim dünyamı çevreleyen bu dört duvarın arasında, o da nefes alıyordu. ​Ona o mesajları atanın, ruhunu ona dökenin ben olduğumu bilmiyor. ​Bilmemeli. Bilirse izin vermez. Kaşlarını çatar, belki korkar, belki de beni istemez. Bu düşünce göğsüme bir ağırlık gibi çökünce yerimde duramadım. Hızla ayağa kalkıp, gömleğimin iç cebinde sakladığım telefonu çıkardım ve yatağın kenarına iliştim. Titreyen parmaklarımla Whats+App'a girip profiline dokundum. O küçük dairenin içindeki yüzü bile, griye dönen günümü aydınlatmaya yetmişti. "​Ne zaman geleceksin?" diye kendi kendime sordum. ​Ekranın köşesindeki saate kaydı gözüm: 06.13. ​Uyanmış mıdır? ​Doktor Erol, ben kahvaltımı yaptıktan sonra gelirdi genelde. Kahvaltının gelmesine daha saatler vardı. "Uyanmamıştır." O melekler gibi uyuyordur şimdi. ​Mesaj bölümünden çıkıp ekranı kilitleyecekken, profil fotoğrafının etrafında yanan o yeşil haleyi fark ettim. Merak ve heyecanla halkaya dokundum. Ekran karardı, ardından bir şarkının melodisi odaya dolarken, bir ceylan görselinin üzerinde şu sözler belirdi. Bazen konuşmak için tanıdık gerekmez. Tanışıklık, ruhların birbirine değmesidir. ​Yazının arkasında, ürkek ama asil duran bir ceylan vardı. Tıpkı onun gibi. "Ne demek istedi ya da kime dedi?" Kelimelerin anlamını zihnimde evirip çevirirken, sağ alt köşedeki kalp simgesine dokundum. Kalp, beklediğimin aksine yeşil bir renk aldı. Kaşlarımı çattım. ​Hayır... Kalp kırmızıdır! Kan kırmızı, kırmızı... "Bu neden yeşil?" ​İnatla birkaç kez daha bastım ama o soluk yeşil renk değişmedi. Telefonun soğuk mantığına küserek vazgeçtim. Şarkının ismini hafızama kazıyıp YouTube'u açtım. Melodi odayı doldururken yatağa uzandım, yorganı çeneme kadar çektim. Gözlerimi tavana diktiğimde, paylaştığı o yazı zihnimde dans etmeye başladı. ​Müzik... Müzik, o kelimelerden daha güzel anlatıyor derdimi. ​Omuz silktim ve gözlerimi yumdum. Şarkının nakaratı, sanki benim söyleyemediklerimi haykırıyordu. ★★●★★ ​~Esil~ ​Hastaneye adımımı attığımda bedenim hâlâ yatağımda, yorganın altındaydı. Gece boyunca nöbetçi doktorun yetersizliği yüzünden telefon trafiğiyle uğraşmış, saçma sapan bürokratik krizleri çözmekten gözüme uyku girmemişti. ​"Günaydın Esil Hocam." ​Sesin geldiği yöne, algılarımı zorlayarak kafamı kaldırdım. Asistanım Kanat, elinde dumanı tüten karton bir bardakla karşımda dikiliyordu. O an, elindeki şey bana kutsal kase gibi göründü. ​"Kahve!" diye inledim, sesimdeki minneti gizlemeden. Bardağı elinden neredeyse kaparak aldım. "İyi bir doktor olacaksın Kanat, hayati müdahaleyi nerede yapacağını biliyorsun." ​Hafifçe gülümsedi, kendi kahvesinden bir yudum alıp "Hâlden anlamak konusunda tıp fakültesi diplomasına gerek yok diye düşünüyorum hocam." dedi. ​Sırtımı sandalyeye yaslayıp kahvenin sıcaklığının parmak uçlarımdan vücuduma yayılmasına izin verdim. "Haklısın. Hâlden anlamak için bakmayı değil, görmeyi bilmek gerekiyor." ​Kısa bir sessizlik oldu. Kahvenin kafeini damarlarıma ulaşmaya başlamıştı. "Hastaları ziyaret ettiniz mi?" diye sordum, konuyu işe çevirerek. ​"Gözlem yapıp notlarımı aldım. Özellikle Selim Bey'le yakından ilgilenmem gerekiyor, ilaç reddi başladı." demesiyle tüm dikkatimi ona verdim. ​"Takıldığın yer olursa inisiyatif alma, yanıma gel." dedim. Kanat ciddiyetle başını salladı. ​Tam o sırada, koridorun diğer ucundan gelen panik dolu bir çığlık sohbetimizi bıçak gibi kesti. ​"Hocam! Hocam, Esil Hocam!" ​Hızla ayağa kalktım. Kapıya vardığımda Caner, nefes nefese önümde fren yaptı. Yüzü kireç gibiydi. ​"Hocam hastalardan biri kriz geçiriyor, saldırganlaştı!" "Ne oldu? Yanında kim var?" diye sorarken çoktan koridora fırlamıştım bile. Arkama dönüp Kanat'a seslendim. ​"Hasta detaarını öğrenip sakinleştiriciyi hazırla, hemen!" Hızlı adımlarla asansöre yöneldim ama hastanenin kırmızı alarm sesi duvarlarda yankılanmaya başlayınca durumun ciddiyetinin büyüklüğünü gördüm. Asansörü beklemek vakit kaybıydı. Merdivenlere koştum. Basamakları ikişer ikişer, ciğerlerimdeki yanmaya aldırmadan çıktım. Dördüncü kata geldiğimde, koridorun ortasındaki kalabalık güruha doğru yürüdüm. ​Kalabalığı yardığımda, iki güvenlik görevlisinin kollarından zorlukla tuttuğu, on dört on beş yaşlarındaki o çocuğu gördüm. Gözleri dönmüş gibiydi. ​"Herkesi odasına götürün! Alanı boşaltın!" diye bağırdım. Sesimi duyan çocuk başını çevirdi ve bana doğru, hiddetle tükürdü. Tükürüğü ayakkabımın ucuna isabet ederken irkilmedim bile. ​"Canını acıtmadan tutun!" diye uyardım güvenliği. Çocuğun bilekleri kızarmıştı. ​"Bırakın beni! Evime gideceğim! Şeytanlar burada!" diye bağırıp bana doğru hamle yaptı. Güvenlik onu zapt etmekte zorlanıyordu. Caner'e dönüp "Seyretmeyin, diğer hastaları odalarına sokun!" diye talimat verdim. "Hocam sizi yalnız bırakmayayım, tehlikeli." dedi Caner tereddütle. ​Sert bir bakış fırlattım. "Dediğimi yap Caner!" Bakışlarımdaki kesinliği görünce arkasını dönüp kalabalığı dağıtmaya başladı. Tekrar çocuğa döndüm. Sesimi mümkün olduğunca yumuşatarak "Konuşalım mı? Seni dinlemek istiyorum." dedim. ​Çocuk yüzüme nefretle bakarak "Git! Sen de onlardansın!" diye bağırdı. ​"Hocam, sakinleştirici hazır!" ​Kanat'ın sesiyle irkildim. Başımı hafifçe sallayıp onay verdim ve çocuğa doğru bir adım daha attım. Dikkatini üzerime çekip Kanat'a alan açmam gerekiyordu. ​"Doktor hanım, yaklaşmayın size tükürecek!" diye bağırdı güvenlik görevlisi. Elimle 'sorun yok' işareti yaptım. ​"Gittt!" diye haykırdı çocuk. Tükürmek için ağzını topladığında durmadım. ​"Bana ne olduğunu, seni neyin korkuttuğunu söylemek ister misin?" diye sorduğumda, bu defa isabetli bir atışla elime tükürdü. Yapışkan sıvı elimin üstünden bileğime doğru süzülürken yüzümü buruşturmamak için kendimi zor tuttum. ​"Ne yapıyorsun sen!" ​Arkamdan gelen gür ve öfkeli sesle irkildim. Başımı çevirdiğimde Efir Bey'i gördüm. Gözleri çakmak çakmak olmuştu. Dev adımlarla yanıma gelip, hiç tereddüt etmeden tükürüklü elimi kendi avuçlarının arasına aldı. ​Ne olduğunu anlayamadan, üzerindeki gömleğin kumaşıyla elimin üzerindeki pisliği silmeye başladı. Şaşkınlıktan donup kalmıştım. ​"Efir Bey, durun... Sakin olun, bir şey yok." diyebildim fısıltıyla. ​Beni duymuyormuş gibi elimi hırsla, hızlı hızlı silmeye devam etti. Diğer elimle, silmekte olduğu bileğini tuttum. "Tamam... Geçti." ​Durdu. Başını kaldırıp gözlerimin içine baktığında, o harelerde saf bir endişe ve koruma içgüdüsü gördüm. Hafifçe tebessüm ettim. ​"Elimi yıkarım, temizlenir. Siz şimdi odanıza gidin lütfen." ​Elini elimden yavaşça çekti ama bakışları hala gergindi. Aniden hışımla çocuğa döndü. ​Efir, parmağını çocuğa doğrultup, bir babanın yaramaz oğlunu azarladığı o basit ama keskin tonda konuştu. "Çöpe tükür! Ona tükürme! O melek!" ​Sonra arkasını döndü. Kendi kendine söylenerek, başını sağa sola sallayıp yanımdan uzaklaştı. Onun bu ani çıkışı ve gidişi, koridordaki herkesi kısa bir şok dalgasına sürüklemişti. ​Fırsatı kaçırmadım. Çocuğun şaşkınlığından faydalanıp "Güvenlikçi abiler seni bırakırsa sakinleşip konuşur muyuz?" diye sordum. Çocuk kafasını hayır anlamında sallayıp tekrar saldırmak için dişlerini sıkınca uzlaşmayacağını anladım ve "Şimdi!" dedim. Kanat, aldığı komutla arkadan çocuğa yaklaştı. Güvenlik görevlileri çocuğu sıkıca kavrarken, Kanat iğneyi hızla çocuğun koluna batırdı. Çocuk çırpınmaya çalışsa da ilacın etkisi saniyeler içinde vücuduna yayıldı. Bağırışları yerini anlamsız mırıltılara, direnişi ise ağırlaşan bir bedene bıraktı. ​Gözleri kapanıp bedeni gevşediğinde derin bir nefes verdim. ​"Sorumlu kişi bilgi vermek için odama gelecek." dedim sesimdeki otorite geri gelmişti. "Kanat, onu odasına götürün ve başında bekle. Elimi yıkayıp geleceğim." ​Kanat başıyla onaylayıp ekibi yönlendirirken ben arkamı dönüp asansöre yürüdüm. Midem bulanıyordu ama asıl sarsıntı midemde değil, zihnimdeydi. ​Koridorun başında, loş ışığın altında Efir Bey'i gördüm. Odasına gitmemişti. Duvara yaslanmış, başı öne eğik bekliyordu. Yanına yaklaşıp teşekkür etmek istedim ama beni fark ettiği an, sanki suç işlemiş bir çocuk gibi hızla uzaklaşıp merdiven boşluğuna yöneldi. Çocuğun yanına gitmem gerektiğinden ​üstüne gitmemeye karar verdim. Asansörün düğmesine bastım. Metal kapılar açıldığında içeri girdim. ​Asansör aşağı inerken "Gerçek anlamda doktorluğunu yapmaya başlıyorsun!" dedim kendi kendime. Tükürük midemi bulandırsa da bizim meslekte alışılagelmiş basit bir durumdu. Başımı geriye yasladım ve gözlerimi kapattım. Sadece bir dakika... Sadece bir dakika bu sessizliğin tadını çıkaracaktım. Sonra gidip çocukla ilgilenecektim...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD