Düşen
BAKARA 34.Ayet
Meleklere: “Âdem’e secde edin!” dediğimizde İblis dışındakiler derhal secdeye kapandı. İblis ise direnerek bundan kaçındı, kibirlendi ve kâfirlerden oldu.
Yaratılışı gereğince insanoğlu her daim bir merak içerisindedir. Bilindiği üzere tarihin tozunu tam anlamıyla içine hapsetmiş olan İskenderiye Kütüphanesi, parşömenlerinde tüm merakların giderildiği bilgileri saklıyordu. I. Theodosius ortaya attığı bir fikir sonucunda, İskenderiye Kütüphanesinin sonunu getirdi. Tüm parşömenler hamamlarda yakıldı ve bilinen en eski tarihimiz külleriyle Mısır 'ın sokaklarında uçuştu. Ya da biz öyle sanıyoruz…
Güneş tam tepedeydi. Sıcak, kil ile uğraşmış ellerini daha da kurutuyordu. Çok acıkmıştı. Yanında duran kilden biraz daha alıp önünde duran çömleğe ekleme yapmaya başladı. Dünyada kendisine huzur veren tek kişinin sesini duydu.
"Nubia hemen kaç. Kaç kızım. Sesimi duyuyor musun Nubia. Kaç. Kaç hemen! "
Neler olduğunu anlayamadı. Hemen ayağa kalktı ve başındaki ketenden yapılma şalı çıkarıp kenara attı. Yarısı kırık kapıyı hızlıca açtı ve olduğu yerde kaldı. Hareket edemiyordu. Gördüğü manzara efsanelerden çıkmış gibiydi. İnsanlar şehrin dışına doğru koşmaya başlamıştı. Halk birbirlerini itiyor ve yere düşen şansız insanlar zalimce eziliyordu. Kan ile karışmış yanık kokusu şehre yayılmıştı. Askerler elindeki mızraklarla tezgâhlardaki malları deviriyordu. Yaş fark etmeksizin önlerine kim çıkıyorsa katlediyorlardı. En arkada duran, kıyafeti diğer askerlerden daha gösterişli ve demir yığını gibi duran adam " Bugün burada yeniden tarih yazıyoruz. " diyerek bağırıyor ve kamçısını sallıyordu.
Kalabalıkta can havliyle koşan babasını gördü. Adam kollarının arasında üç adet parşömen tutmuştu ve yüzünden akan kanlar parşömenlerin kenarına doğru damlıyordu. Nubia kendine geldi ve " Baba ne oluyor? Kim bu insanlar? " diyerek koşmaya başladı. Adam kızına yanaşmıştı. Sorulara cevap vermemişti. Parşömenleri ve kızını sıkıca tutup daha hızlı koşmaya başladı. Askerler, sanki yıllardır burada yaşamış gibi tüm sokakları ezbere biliyordu. Siviller kaçmak için girdikleri her sokakta askerler tarafından sıkıştırılıp öldürülüyordu.
Tüm mal varlığını yük arabasına yüklemiş şehrin zenginlerinden olan kadın, askerlere mücevherlerini uzatıyor ve kaçmak için yalvarıyordu. Askerler bu durumdan memnun gibiydi. Komutanda orada değildi. Soluk soluğa kalmış olan adam Nubia ' yı arabanın yanında hızlıca çekti ve kızı belinden tutup yük arabasının içine koydu. Çuvalları kenara çekerek kızı görünmeyecek şekilde oturttu ve " Bunları canın pahasına koruyacaksın. Bana söz ver. " diyerek parşömenleri kızın yanına koydu ve başka bir çuvalla kızın üzerini kapattı.
Askerler adamı fark etmişti. İri yarı olanı " Lanet bir insanı öldürmek kadar zevk verici bir şey var mı? " diyerek adamın kafasını elleriyle un ufak etti.
Nubia sıkıştığı çuvalların içerisinde, yanında parşömenler ile birlikte gözünün önünde bulunan ufacık aralıktan babasının katledilişini izlemişti. Bir saat içerisinde tüm hayatı değişmişti.
Tek yakını olan babasını, ellerini kupkuru eden çömleklerini daha da önemlisi rahatça alabildiği nefesi artık yoktu.
Araba çok hızlı ilerliyordu. Zaten sıkışan yüreği sallanmanın etkisiyle daha da kötü oluyordu. Geçen her dakikada temiz hava minicik delikten içeriye sızıyordu. Kimdi bu askerler? Neden şehri ateşe verip insanları öldürmüşlerdi. Bütün bu sorular beyninde bir karmaşa gibiydi. Parşömendeki kan bacağına süründü. Canından daha değerli olan bu kȃğıtlar da ne yazıyor olabilirdi. Bir an önce açıp okumak istemişti. O anda bir düşünce yıldırım gibi beyninde çaktı ve "Kütüphane. Tabi ya. " dedi sessizce.
Hava kararmaya başlamıştı. Mal sahibi korkudan olsa gerek arabayı hala daha son sürat sürüyordu. Ayaklarıyla çuvalları yavaşça itmeye çalıştı. Kendine fazladan yer açması gerekliydi. Hem de fark edilmeden. Çuvalların içinde buğday olduğunu düşündü. Fazla yumuşaklardı. Zaten fazlasıyla da açtı. Elleriyle çuvalları yokladı. Yenecek bir şey arıyordu. Arkasında duran çuvalda sert bir cisme dokundu. Biraz uğraştıktan sonra çuvalda ufak bir delik açmayı başardı ve dört adet hurma delikten dışarı çıktı. Böyle bir durumda sevinçten ağlayacaktı. İnsanoğlu ne kadar üzgün olsa dahi yaşama içgüdüsüyle hareket ediyordu.
Hurmaları hızlıca yedi ve sakince düşünmeye başladı. Öncelikle güvende olduğunu hissettiği bir yer bulmalıydı daha sonra parşömenleri rahatça okuyabilecekti. Bunun için havanın aydınlık olması gerekiyordu. İlk gördüğü yerleşim yerinde arabadan hızlıca atlayacaktı. Hafif karın tokluğu gözkapaklarına ağırlık vermişti. Babasından kalan son hatıralara sıkıca sarılıp kendini uykunun rahatlatıcı kucağına bıraktı.
Yumuşak çimenler ayaklarının altında eziliyordu. Uzun gölgelere sahip ağaçlar yapraklarını savuruyordu. Irmaklar da çeşit çeşit şerbetler akıyordu. Çok sağlıklı ve mutlu hissediyordu. Etrafına dikkatlice bakıyordu. Dünya üzerinde böylesine güzel bir yer olması imkansızdı. Uzaktan bir atın ona doğru koştuğunu gördü. Atta bir tuhaflık vardı. Parlıyordu. Yavaş ve emin adımlarla ata doğru yanaştı ve atın kızıl yakutlar ile süslendiğini gördü.
"Rüya görüyor olmalıyım. Bunun başka açıklaması olamaz. " dedi buruk bir ses tonuyla. At yere doğru eğilerek adeta " Bin sırtıma. " diyordu. Rahatlıkla eğilmiş olan atın sırtına bindi ve at yakutlar ile süslenmiş kanatlarını açarak gökyüzüne doğru uçmaya başladı. Daha önce bu kadar özgür ve cesur hissetmemişti. Tüm zorluklara göğüs gerebilecek güçteydi. İleride parlak bir ışık vardı. At ışığa doğru uçuyordu.
Yüksek bir tepede bulunan bir kapıdan geliyordu bu ışık. Ağır ağır aşağıya doğru inen at bu kapının önünde durdu. Nubia attan indi ve teşekkür edercesine yol arkadaşını okşadı. Kapıya iyice doğru yaklaştığında kapı açıldı ve
" Gir içeri. " diye bir ses duydu.
Her adımında zaman daha yavaş akıyordu. Yuvarlak bir masanın etrafında toplanmış varlıklar gördü. İnsana çok benziyorlardı lakin bir o kadar da farklıydılar. Bir emir bekliyor gibiydiler. Biraz daha ilerlediğinde ve dikkatlice baktığında masanın üzerinde bir insan gördüğüne emin oldu. Masaya yaklaşmayı çok istiyordu ama korkmaya da başlamıştı. Bir gerginlik seziyordu. Kendi aralarında " Evet bu o. Pişmemiş çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan yaratılan. Bu İnsan. "
Nubia bu varlıkların insanı ilk defa görmelerine karşın bir şüphe duymuştu. Kendisi çok inançlı birisi değildi. Yoksa ruhlar âlemi dedikleri yer burası mı bilemiyordu. Varlıklar teker teker ayağa kalktı. İnsanı büyüleyen bir ses, masanın üzerinde bulunan insanın adının Adem olduğunu ve ona secde etmeleri gerektiğini" söyledi. Varlıklar sırayla yere kapanmaya başladı. Birisi hariç…
Kibirli bir şekilde' kendisinin ateşten onun ise çamurdan yaratıldığını, ondan daha üstün olduğunu' söyledi. Az önceki büyüleyici ses bu sefer "İn o cennetten. Haydi defol. " dedi eğilmeyen varlığa karşı. Diğer varlıklar başlarını yerden kaldırdı ve " Bu Azazel. " dediler hep bir ağızdan. Bir anda bir sis Nibua'nın etrafını sarmaya başladı ve sanki boşluğa düşermiş gibi aşağıya çekilmeye başladı.
Bir anda kendini çuvalların arasında buldu. Gün ağarmaya başlamıştı. Terden sırılsıklamdı. Kalbi hızlıca atıyordu. Kendine gelmekte zorlanıyordu. Eliyle alnında biriken terini sildi. Parşömenlerden bir tanesi hafifçe açılmıştı. Gümüş renkte yazılmış bir yazı parlıyordu. Parşömeni biraz daha aralamaya çalışıp yazıyı okudu. '' Düşmüş melek Azazel adına…''