3. Bölüm

4134 Words
ALİCE Uzun saçlarım sanki bana daha çok işkence çektirmek ister gibi birbirine dolanmıştı. Elimdeki tarakla bir yandan saçlarımı tutarken diğer yandan düğüm olmuş kısımlara tekrar tekrar tarak vuruyordum. En sonunda açılmayan o düğümü elimle kopartıktan sonra ıslak saçlarımı arkama atıp yorganın içine girdim. Küçük düğümü yatağın arkasına gönderirken yorganı üzerime çekebildiğim kadar çektim ve ısınmak için bacaklarımı kendime çektim. Rawen gittikten sonra hızlı bir duşa girmiştim. Yatağın içinde top şeklini almışken aklım hala küçük kızdaydı. Ne yazık ki onu uzun zamandır tanımıyordum,sadece bu yazdan beri onu buralarda duymaya başlamıştım. On yıldır birçok insan taşınıp gitmişti ama bu küçük kız nedense dikkatimi inanılmaz çekiyordu. Onun küçük haylazlıkları, küçük yaşına rağmen fena çalışan kafası ve dik başlılığı çok hoşuma gidiyordu. İnsanlar onunla ne kadar alay ederse etsin,dalga geçip küçümsesin asla umursamayarak oyununa devam ediyordu. Bu haliyle ister istemez onu kendinize örnek almaya başlıyordunuz. Cesur ve kararlıydı, hep gülümsüyordu. Kendini insanlara hayran bırakıyordu. Yorganın içinde kendi kendime gülümsedim. Etrafımda Belle'nin ince sesi şarkı söylüyordu. Keyfim yerindeydi ve mutluydum, kendi kendime kıkırdadım. Rawen beni bu halde görse en sonunda delirdiğimi düşünürdü herhalde. Bazı zamanlar bunu hala bekliyordu. Belle ile tanıştığım ilk günü anımsadım. O gün küçük kızın çığlığı öyle yüksek sesliydi ki bir an bu sesin evin içinden geldiğini düşünmüştüm. Televizyonda son ses açık olan belgeselde aslanın kükremesi bile onun yanında hiçbir şey kalmıştı. Belle'nin ses telleri oldukça güçlüydü. Ben korkuyla cama koştuğumda tek başıma olmadığımı fark etmiştim. Bir pazar sabahı evinde dinlenen State sokağı sakinleri de benim gibi camlara çıkmış,neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. İnsanlar camlara toplanmış bir noktaya bakarken olanlar ne yazık ki benim göremeyeceğim bir açıdaydı. Tekrar bir çığlık yükseldiğinde evlerinden çıkıp aşağıya inen insanları merakla izleyip neler olduğunu anlamaya çalışıyordum. Aradan geçen dakikaların sonunda sokakta toplanmış insanlar bir bir evlerine gitmeye başladığında neler olduğunu iki yaşlı çiftin konuşmasından duymuştum. "Şu beyaz,eski evde yaşayanlar."demişti yaşlı kadın. "Neler oluyor böyle ? Bir pazar sabahı rahat edemeyecek miyiz ?"diye kocası huysuzca söylenirken başka bir kadın onlara yaklaştı. Yaşlı çift kiraz ağacının altında gölgeye saklanmış neler olduğuna bakıyordu. "Küçük kız varya işte, sokakta görmüşsünüzdür. Dağınık kahverengi saçlı, paspal bir şey." Dedi elli yaşlarındaki kadın. Bir pazar sabahı olmasına rağmen üzerinde şık, parıltılı beyaz yaka bir tişört ve yaşına hiç uymayan bir pantolon giyiyordu. Söylediklerine sinirlensem bile dikkatle dinlemiştim. "Ah..biliyorum,"diye onayladı yaşlı kadın."sokakta oyun oynarken görmüştüm." "Sürekli buralarda dolanıyor, geçen gün bahçeme girip güzelim otlarımı ezmiş."dedi sinirle. Tişörtündeki pullar güneş ışığında parlıyordu. "Bugün derdi neymiş peki yerden bitmenin ?" Dedi yaşlı adam. Üç bunak toplamış saçma sapan konuşuyordu. Eğer balkon kapısı açık olsaydı zevkle başlarından aşağı bir kova su boşaltabilirdim. "Sabahın köründe arkadaki ördek havuzunda çamura bulanmış sonra da eve o halde gidince annesi kıyameti koparmış." "Ne yaramaz çocuk." "Bu kadar da değil, ördeğin yumurtaları çatladığında bu ordaymış şimdi yavrular ayrılmıyor peşinden." "Heh, bak sen şu yaramaza." Belle'nin inatçı ve dik başlı ruhu ayrıca tertemizdi de. Çünkü ölmüş olan ördeğin yumurtalarını köpekten korumak için ördek havuzuna atlamak zorunda kaldığı birkaç gün sonra ortaya çıkacaktı. O harika bir çocuktu. Günün güzel başlaması adına, ayrıca hafifleyen karnımla elime kağıtla kalem alıp masama yerleştim. Aynı resimleri farklı açılardan çizmeye bayılıyordum. Müzik kutusunda dönen zarif balerini üçüncü bir açıdan çizerken Rawen elinde alışveriş torbalarıyla gelmişti. Sıcak tavuk kokusu tüm evi doldururken çoktan merdivenleri zıplayarak iniyordum. "Düşeceksin," "Nefis kokuyor !" Elinden tavukları kaptığım gibi önden mutfağa girerken elindeki poşetlere peşimden girdi. Poşetleri kenara bırakırken cebinden çıkardığı ağrı kesiciyi bana uzattı. "Buydu değil mi ?" "Fark etmez. Sağol." Ağrı kesiciyi cebime atarken dolaplardan bardak ve çatal çıkartıyordum. Rawen malzemeleri bıraktıktan sonra ceketini çıkartıp kapının yanındaki askılığa astı. Bardaklara kolayı doldururken Rawen tavuk paketini açıp ortaya koydu. İkimizde en sonunda masaya oturduğumuzda direk yemeğe başladık. Tavuğun damağımda bıraktığı tadın hazzını yaşarken doymaya başlayan karnımla mutlu bir şekilde gülümsüyordum. "Tina gelecek."dedi birden. "Ne ? Ne zaman ?" Diye şaşkınlıkla kalmıştım. Tina, bu dünyada hatırladığım tek arkadaşım ve kendi cinsiyetimde tanıdığım tek insandı. "Yarın öğlen saatlerinde eve gelir, korkma." "Sen ?" "Ben çalışacağım, o sana göz kulak olur zaten. Sevinmedin mi ?" "Sevindim tabiki ! Onu uzun zamandır görmüyordum çok özledim." Sevinçle tabakları kaldırırken ona döndüm. "Nereden çıktı ki birdenbire ?" "Tina mı ? Zaten gelecekti o da seni özlediğini söyleyip duruyordu." Dedi masadaki bardakları kaldırırken. "Ne kadar kalacak ?" "Çok uzun değil, sanırım iki gün." Dediğinde yüzüm anında düştü. "Neden o kadar az ?!" Diye isyan ettim. "Zaten neredeyse hiç gelmiyor." "İşleri var. Her neyse buraları sen hallet duşa gireceğim." "Tamam." Gittikçe daha iyi hale gelen günümü pembe plastik tasın içine deterjan ve suyu doldurup iki bardağı yıkamak bahanesiyle köpüklerle oynayarak geçirdim. Ellerim buruş buruş olmaya başladığında bardakları durulayıp etrafı toparladım. Salona geçerken televizyonu açacaktım ama koltuğa oturduğum anda hayallere dalmıştım. Tina, ben Rawenla ilk tanıştığım, kurtulma hayallerimin ve umudumun söndüğü zamanlarda ortaya çıkmıştı. O, atıldığm cehennem çukurundan çıktığımda ölmediğimi, bedenimin çürümediğini hatırlatan kişi olmuştu. Hatırlamak istemediğim anılara ister istemez dönerken dalgınca kapalı televizyona baktığımın farkında değildim. "Senin..yaptığın şeyler doğru değil." Dedim halsizce yere çöken işeyaramaz bedenimle. Sürekli titreyen ellerim ve buz kesmiş cılız vücudum pek yardımcı olmuyordu. Olduğum yerde yere bakarken alayla güldü. "Burda doğru ve yanlış diye bir şey yok." Dedi sert, keskin sesiyle. Tehditkâr bir şekilde söylediği her harf bıçak gibi saplanıyordu güvenime. Yanıma yaklaşıp karşımda durdu. Yavaşça benimle aynı hizzaya getirdiği bedeninde yüzünü görmemek için boynuma kadar gelen saçlarımı olabildiğince yüzüme atmak istiyordum. Onunla ilgili her şeyi..onu görmeyi,duymayı,kokusunu almayı, hiçbirini istemiyordum. "Burada yapabileceklerin ve yapamayacakların var, Alice." Diye fısıldadı. Fısıltısıyla sanki hortuma kapılmışım gibi hissediyordum, uçup gidecektim. Yine de gözlerimi kaldırmayı başardım. Karşımdaki canavarın aslında maske olduğunu ona olan nefretim biraz olsun gözlerimden aktığında görecektim. "Cehennemin dibine git." Dedim nefretle. Hemen şu anda ölmesini o kadar istiyordum ki,birisi gelse ve tek bir kurşunla o iğrenç bedenini yere serse. Küçük bir gülümseme verdi,"Eğer gidersem,sende benimle geleceksin"dedi sırıtarak. Neredeyse dudaklarımı parçalayacak kadar ısırıyordum. Yerden doğrulup mahvettiğim odaya kısaca göz gezdirdi."Eğer odanı beğenmediysen söylemen yeterliydi." Dedikten sonra bana döndü. "Sana daha iyi bir oda verebilirdim." Kolumdan tutup kaldırdığında ona karşı verdiğim savaş yeniden başladı. Yumruk yaptığım ellerim tekrardan sertçe buldu bedenini. Çığlıklarım ve gözyaşlarım geri döndü artık baş kahramanı oldukları bu oyuna. Beni yaka paça evden çıkarıp sürüklerken bu seferkinde gideceğim yeri düşünmüyordum. Uzun zamandır ilk defa beni ev dışına bir yere çıkartıyordu, dışarıdaydım. Kaçacak yer arayan gözlerim etrafta dört dönüyor,nerede olduğumu anlamaya çalışıyordum. Sesimin ulaşabileceği bir yerdeydim. Çığlıklarım yükseldi, çırpınışlarım arttı. Yine de gücüm yetmedi. Durmayı beklemediğim bir noktada birden durduğunda sertçe geriye itildim. Düşmekten kızaran dirseklerimde ve itilmekten morarmaya başlayan bedenimde yeni renkler açılıyordu. İtilmenin şaşkınlığıyla ona baktığımda o eğilmiş,fark etmediğim rögar kapağına benzer demir kapağı ittirerek kenara çekmişti. Vücudum beynimden aldığı komutla ancak hareketlenmeye başladığında hayal ettiğim şeyin olmamasını diliyordum. Ayağa kalktım ve tüm gücümle ileriye adım attım. Yakalanan kolum ileri atılmamla aynı güçte çekildiğinde geri dönüş hızımla daha sert düşerken yere çarpan çenem yanağımı ısırmama neden olmuştu. Anında kanla dolmaya başlayan ağzımı açtığımda dudaklarımdan çeneme yol almaya başladı sıcaklık. Toprakla karışan kana bakarken acıdan veya şaşkınlıktan sesimi çıkartamıyorum. O kadar karışmıştım ki,hangi acıyı hissettiğimi bile kestiremiyordum. Belimden yakalayıp çukura doğru çektiğinde büyük bir çığlık daha kopardım."Bırak ! Yapma !" Tüm gücümle tırnaklarımı ona geçirmeye çalışırken işe yaramadığını anladığımda tutunabileceğim bir şey bulmak umuduyla toprağa sardım kendimi. Tutmadı beni,daha zamanı değildi belki. "Yalvarırım sana bir daha yapmayacağım lütfen !!" Son bağırışlarım yalvarışlara döndüğünde, düşmem için son vuruşundan önce tuttu yakamdan ve nefret beklediğim gözler itaat etmem için konuştu. "Bu şekilde öğreneceksin,bu şekilde anlayacaksın çıkışın olmadığını." Sonrasında hissettiğim darbeyle kayan ellerim bıraktı umudumu. Düşerken bir tek bedenim kalmayacaktı o çukurda, yalnız düşmeyecektim. Ama çıkarken umudumu gömecektim. "Alice ?" Duyduğum sesle yerimden sıçrarken sesin geldiği yöne döndüm. "Hm,ne ?" "Televizyonu açmamışsın," dedi anlamayan bakışlarla koltuğun birine ilerlerken. Bir elinde havlu saçını kuruluyordu. Hemen yanımdaki tekli koltuğa geçti. "Pek bir şey yok, ne izleyeceğiz ki ?" Dedim kısık çıkan sesimi boğazımı temizleyerek geri getirmeye çalıştım. Ayrıca kendime gelmeye de çalışıyordum. Uyan, sadece kötü bir rüyaydı ! "Bekle," diyip kalktığında merakla ona baktım. Televizyonu açıp kanallarda gezinmeye başladığında açtığı bir kanalda durdu. "Ne var burda ?" Dediğimde kitaplığıma ilerleyip bir kitap çıkardı,"Carl Sagan, Kozmos." Dedi kitabı elinde sallarken. Carl Edward Sagan, bilim dünyasına büyük katkısı olan bir gökbilimci ve astrobiyologtu. Hayranı olduğum bir adamdı. Zihnime yerleşmiş kelimeler ben farkında olmadan dudaklarımdan kaçtı. "Bizler, yıldızların malzemesinden yapıldık." Dediğimde güldü. "Bugün belgeseli var, birazdan başlayacaktır." "Belgeseli mi var ?!"dedim kocaman açılmış gözlerle. Başını sallayıp televizyonun sesini olabildiğince açtı ve koltuğa yerleşti. "Carl Sagan'ın on üç bölümlük kitapları gibi on üç belgesel çekilmiş, bu ilki. Bugün televizyonda yayınlayacaklarını duydum, ne kadarını anlarız bilmiyorum." "Carl Sagan bilimi herkesin öğrenmesi gerektiğine inan bir adam, bu yüzden herkesin anlayabileceği bir şekilde anlattığına eminim."dedim hayranı olduğum adamı kitaplarıyla tanımıştım. "İlginç olacak." "Evett !" Dedim heyecanla, bugün dünyadaki bütün şansımı kullanıyordum sanki, her şey güzel gidiyordu. Belgesel simsiyah boşluğun ortasında kıpkırmızı yıldızların, galaksilerin arasında başladığında ikimizde ekrana kilitlenmiştik. Evrenden dünyamıza geçen kamera milyonlarca kilometre ötemizdekileri bize göstermeye başladığında Carl Sagan'ın sesi duyuldu. 'Evren hep vardı ve hep olacak.' Bir saatin sonunda belgesel bittiğinde ikimizde büyülenmiş bir şekilde ekrana baktık bir süre. Rawen kalkıp televizyonu kapattığına ancak uyandım her şeyiyle içine çekildiğim o dünyadan. "Muhteşemdi !" Dedim heyecanla. "Evet, çok ilginçti. İnsanı önemsiz hissettiriyor." Dedi gördüğü koskoca evrende küçücük bir toz tanesi kadar bile değillerdi. "Evet ama bir sebebi vardır her varlığın. Ayrıca dediğim gibi oldu, Carl Sagan gayet de herkesin anlayabileceği bir şekilde anlattı her şeyi."dedim haklı çıkmanın gururuyla. "Fena değildi, konuşma-" Rawen'ın lafı cebindeki telefonun çalmasıyla kesildiğinde nefes verip cebinden telefonu çıkardı. Kimin aradığına baktıktan sonra açıp kulağına dayadı. Karşı taraftan yüksek sesli, tiz bir ses geldiğinde Rawen sinirle telefonu kulağından uzaklaştırdı. "Sana o sese sahipken bağırmamanı söylemiştim." Dediğinde karşı taraf umursamadan konuşmaya devam etti. Rawen sinirle nefes verirken merakla ona bakıyordum. Telefondaki kişi tekrar bağırdığında bu sefer bende duymuştum. "Ver onu !" Tina'nın sesini duyduğumda güldüm. Rawen telefonu bana fırlattığında son anda havada yakaladım ve hızlıca kulağıma dayadım. "Tina !" Diye bağırdım heyecanla. O da aynı şekilde bağırdığında onun sesinin ne kadar ince olduğunu bir kez daha hatırladı kulak zarlarım. "Tina ! Seni çok özledim !" "Bende seni çok özledim , yarın geliyorum. Acısını çıkaracağız." Dediğinde güldüm. Deli doluydu hep, yaşam enerjisi hiç bitmiyordu. "Sana anlatacağım çok şey var, seninle konuşmayı çok özledim !" "Bende öyle Tina. Hemen gel ve uzun süre kal !" Dedim bir umut. "Rawen hala orda mı ?" Dedi daha kısık bir sesle. İstemsizce gözlerim beni izleyen bakışlara kaydığında hemen gözlerimi kaçırdım ve gülümsemeye devam ettim. "Evet," "Iyy sülük gibi seni bir rahat bırakmıyor değil mi ? Bıktım ben bu adamdan." Diye söylendiğinde tekrar güldüm. Rawen'dan korkmaması bana komik geliyordu. "Gelirken sana bir şeyler aldım ama Rawen'ın bilmemesi gerekiyor. Bu arada sen kırmızı rengi mi beyaz mı seviyorsun ? Kırmızıysa evet, beyazsa hayır de." Dediğinde birkaç saniye heyecanla kaldım. Tina bazen böyle sürprizler yapıyordu ama Rawen'ın haberi olmaması gerekiyordu yoksa hediyelerin hepsini yakar, Tina'yı da sanki hayatımda hiç var olmamışçasına silerdi. "Hayır," dediğimde Rawen telefonu almak için elini uzattı. "Anladım güzelim, yarın geldiğimde birkaç çikolata da alacağım birlikte tüm gün çok eğleneceğiz bak." "Tina, Rawen telefonu istiyor." dedim onun heyecanla söylediği şeylere cevap veremeden. "Iyyhh bir rahat bırakmadı, neyse fıstık gelince konuşuruz." "Tamam, görüşürüz." Telefonu Rawen'a uzattığımda elimden alıp ayağa kalktı. "Tina," birkaç saniye Tina'nin konuşmasını dinledi, daha çok söyleniyor olmalıydı çünkü gittikçe kaşları çatılıyordu. "Sus artık, konuştuğumuz gibi olacak. Haftaya cumartesi.." kulağında telefonla üst kata çıktığında bende bir süre konuşmasını bitirmesi için bekledikten sonra arkasından çıktım, yarın daha güzel bir gün olacaktı. "Kızı öldürecek misin ? Bu şekilde olmaz." Diye sertçe konuştu. Kısacık turuncu saçları ensesine kadar ancak geliyordu. "Başka yol yok Tina,gitmek istiyor ! Hala hatırlıyor her şeyi, ondan umudunu almadıkça denemeye devam edecek !" Diye sinirle bağırdı. Niye anlamak istemiyorlardı ?! Bir köpeği eve bağlamıyordu,bu kızın geçmişi,sevdikleri, umudu vardı. Eğer her şeyi almazsa bu kız burada alsa durmazdı. "Yinde onu çukura kapatmak da ne demek ?! Ölecek !" "Ölmez,abartma. Korkunç birkaç gece geçirecek sadece." Dedi umursamazca. İnsanları sınır noktasına getirmedikçe onları parçalayamıyordunuz. Masanın üzerinden arabanın anahtarını aldı. "Birkaç kıyafet lazım, iç çamaşırı, kız eşyaları falan. Sen halldersin ayrıca üst kattaki odasını da."dedi montunu giyerken. "Sen napacaksın ?" "Burada uzun süre kalmayacağız sadece güvenini kırmak için dağın başındayız. Altı ay içinde başka bir yere gideceğiz. Halletmem gereken son birkaç iş var." Dedi kapıyı açtığında. Çıkmadan önce sert yüzünü Tina'ya çevirdi. "Sakın onu çıkarmak gibi bir hataya kapılma." Kapı sertçe kapandığında genç kız sinirle arkasından baktı. Ne yapacağını bilemez halde saçlarını karıştırıp koltuklardan birine oturdu. "Tanrım sen yardım et,"diye fısıldadı girdikleri bu oyunun sonucunun iyi bitmesini dileyerek. Yoksa nolurdu hiçbir fikri yoktu. Arkamdaki dev ağaçların kocaman açmış dallarında yıldızlar büyümüştü. Gökyüzünden çalınan yıldızlar gözlerimin içinde parlarken etrafıma bakındım. Uzaya bakan bir yamacın sonundaydım. Yıldızları alınan gökyüzü karanlığa bürünmüşken tek ışığım hemen yanımda,turuncu ışığıyla bir sokak lambasıydı. Uçsuz bucaksız karanlığa bakarken içimde hissettiğim korkuyla huzursuzluk bedenimi sarmaya başladı. "Alice ?" Rawen'ın yumuşak sesiyle ona döndüğümde yıldızların konduğu ağaçların arasındaydı. Parlak yıldızlar yüzüne ışık veriyordu. Üzerine giydiği beyaz kazağa oldukça şaşırmıştım. Asla beyaz giymezdi,her rengi giyiyordu ama beyazı hiç sevmiyordu. "Düşeceksin," dediğinde tekrar önüme döndüm ve simsiyah boşlukla aramda sadece bir adım olduğunu fark ettim. Evet, düşebilirdim. Ama korkmuyordum. "Alice, gitmeliyiz." Dedi. Birdenbire yüzünde oluşan panik bende de korku oluşturdu. "İstemiyorum." "Alice." İşte tanıdığım, uyarı dolu ses. Tek bir kelimeyle içinde birçok tehdit içeren o ses. Cama yaklaştığımda, ağladığımda, ona karşı çıktığımda duyduğum ses. 'Alice, seni uyarıyorum. Ne diyorsam onu yap yoksa...' yoksa ? "Bana doğru gel," dedi tekrardan, sesi korkutmamak için yumuşamıştı. Bir umut etrafıma bakındım. Onun dışında gidebileceğim her yere razıydım. "Gitmek istiyorum," dedim. Nereye olduğunu bilmiyordum ama burada kalamazdım. "Kanatların yok." Dediğinde anlamayarak kaşlarımı çattım. Şaşkınlıkla elimi sırtıma götürdüğümde elime gelen sıcaklıkla korktum. Sırtımdan belime doğru yol çizen kanın sıcaklığını hissediyordum. Acıyla yüzümü buruşturdum. Kaybettiklerim için gözyaşlarım yıldız taneleri gibi inmeye başladı yanaklarımdan. Geriye doğru küçük bir adım attım. Sinirlenen yüz hatlarını görebiliyordum. "Alice !" Dedi daha sert bir sesle. Uzayda yankılanan adım karanlıkta kayboldu. Bir adım daha atmam yeterliydi. Kanatlarım olsun olmasın ben gidecektim. Ama onu gördüm. Rawen'ın fark etmediği bir şekilde ağacın arkasındaydı. Yıldız tozları karışmış saçlarına düşüyor, parlatıyordu onu. Belle, küçücük bedeniyle Rawen'dan korkmuştu. Paniğe kapıldım. Rawen'ın onu görmesine izin veremezdim. Ne yapmam gerektiğine dair aklımda tek bir fikir bile yokken içimde gittikçe büyüyen paniğe engel olamıyordum. Rawen çatık kaşlarla arkasına dönmeye başladığında korkuyla öne doğru adım attım. Küçük kızı gördü. Belle'yi gördü. Gittikçe büyüyen panik bir adım daha atmamı sağladı. "Rawen,"diye fısıldadım. Sesim çıkmıyordu. Bana dönmedi. Belle korkulu gözlerle bana bakıyordu. Yüzü net değildi, belki de hiç görmediğim içindi ama gözleri, yeşil küçük gözleri her şeyiyle netti. Yıldızlar ışığını onun gözlerine saklamıştı. "Rawen hayır !" Suyun altındaymışım gibi çıkan sesim kimseye ulaşmıyordu. Rawen ağacın gövdesinde saklanan Belle'ye doğru yürüdü. Tam karşısında dikildi. Kalbim korkuyla atarken hareket edemedim. Eğilip kucağına aldığında Belle incecik kollarıyla Rawen'a tutundu. "Hayır, lütfen. Rawen onu bırak !" Dedim panikle. Gözyaşlarım daha çok akmaya başladı, öyle ki önümü görmek bile zorlaşıyordu. Birdenbire etrafıma sarılan kollar beni yerimden sıçrattı. Arkamı dönemezken sırtımdaki kan onun göğsüne bulaşıyordu. Rawen'ın yüzü uzun zamandır görmediğim bir şekilde ölümcül hâle geldi. "Hayır.."diye fısıldadım. Onlara doğru gitmek istedim ama etrafımdaki kollar beni bırakmadı. Ve sonra Belle'nin korkunç çığlığını duydum. Uyandığımda yorganın içinde kaybolmuştum. Sıkı sıkıya dolandığım yorgandan çıkmaya çalışırken gördüğüm kabusun etkisindeydim. Üzerimdeki ağır yorgandan kurtulmaya çalışarak doğruldum. Yatağın diğer tarafı her zamanki gibi boştu,ki bu iyi bir şeydi sanırım. Kabusumun baş karakteriyle yan yana yatarken uyandığımda ilk onu görecek olmak bir an tüylerimi diken diken etti. Birazdan bu etkilerin geçeceğini biliyordum, bu ilk kâbusum değildi ama uzun zaman sonra görmek garip hissettirmişti. Rüyanın yorgunluğuyla kendime gelmeye çalışarak bir süre oturdum. Vitaminleri hızlıca ağzıma atarken gittikçe hafızamdan silinmeye başlayan kâbusla zihnim hatırlamak için savaş veriyordu. Kalktım ve pencereye yaklaştım. Çoktan doğmuş güneş tepede dururken rüzgar şiddetle esiyordu. Bugün Belle gelemezdi o zaman, iyi yandan bakarsak bugün Tina gelecekti. Onun da Belle'den haberi yoktu, en azından ondan gizli gizli izlemeye çalışmayacaktım. Aşağıya inip televizyonu açtığımda hava durumu cidden kötüydü, fırtına bekleniyordu. Önümüzdeki birkaç gün etkisini de gösterecekti. Etrafı biraz olsun toplamak için ayağa kalktım. Biraz temizlik fena olmayacaktı. Mutfağı temizlemem ve toz almam gerekiyordu. Banyo ve tuvaletleri de ovmalıydım. Ayrıca yatak da toplanacaktı. Aklıma maddeler sıralandıkça ilginç bir şekilde bacaklarımdaki güç çekiliyordu. Nefes verip üst kata çıkmadan önce ne olur ne olmaz diye camdan dışarıya baktım. Rüzgarın şiddetiyle ağaçlar devrilecekmiş gibi sallanırken ortalıkta kimse görünmüyordu. Yatağı topladığımda ilk önce toz mu yoksa banyo mu diye karar vermeye çalışıyordum. En sonunda üzerime eski kapriyi geçirip bacaklarıma kadar sıvadıktan sonra yatmadan önce örgü yaptığım saçlarımı tepede topuz haline getirdim ve tuvalete girdim. Tina geldiğinde tuvalet bitmiş banyoda küveti ovuyordum. Her yerim köpük içinde kalmış bir şekilde küvetin musluğunu köpüklerken bir anda alt kattan Tina'nın ince çığlığı duyuldu. "Alicee !!" Anlık korkuyla kayıp küvetin içine yuvarlanırken Tina aşağıda hala bana sesleniyordu. Acıyla diresiğimi vurduğum kolumu tuttum. Sinirlerime denk gelmişti. "Tina ! Yukarıdayım !" Küvetten çıkmak için binbir çabayla uğraşırken bir anda kapıda yüzünde kocaman bir sırıtmayla belirdi. Beni küvetin içinde köpüklü gördüğünde küçük bir kahkaha attı. "Kıyafetlerinle mi duş alıyorsun ?" Dedi alayla. Turuncu, kıvırcık saçları boynuna kadar geliyordu. Başına yeşil renkli üzerinde kırmızı dilim karpuz şekilleri olan bir bandana takmıştı. Yeşil,fırfırlı eteği ve üzerinde 'sen beni taşıyamazsın' yazan tişörtüyle her zamanki Tinaydı. İçeriye girip beni kollarımdan tutuğu gibi küvetin içinden çıkardığında gülerek ona sarıldım. Birbirimize sımsıkı sarılıp sallanırken gülüşüyorduk. "Imm seni çok özledimm," dediğinde gülümseyerek daha çok sıktım kollarımı. "Ben daha çok," dedim özlemle. Garip, şeker kokulu parfümünü bile özlemiştim. Ben hızlıca küveti durularken o bavulunu misafir odasına taşıyıp rahat bir şeyler giyinmek için odaya gitti. İşim bittiğinde üzerimdeki ıslak kıyafetlerden kurtuldum ve Rawen'ın tişörtlerinden birini geçirdim. "Alice ?! Açlıktan ölüyorum." Diye şikayet ettiğinde tekrar güldüm. Tüm sabah evde benden başkasının olması güzeldi, yalnız hissettirmiyordu. "Mutfakta her şey var, Rawen geçen gün alışveriş yaptı." Merdivenlerden inip mutfağa girdim. Dolaptan bir şeyler çıkartırken onu izliyordum. Başını kaldırdığında kaşları çatıldı. "Ne ?" "Bu üzerindekiler ne ?" "Rawen'ın. Çoğunlukla ondan giyiniyorum. Dışarıya çıkmadığım için bana pek kıyafet almaz." Dediğimde yüzünde oluşan sinir dikkatimi çekti, ama hemen toparlamıştı. "Yemek yiyelim,sonra sana bir şey göstereceğim" dedi gülerek. Onun neşesine kendimi kaptırmamak zordu. Yemek boyunca bana gezip gördüğü yerleri üstünkörü anlattı. Ailesinden ve evlenecek olan kuzeninden bahsettiğinde kıskançlığını göstermeye çekinmeden yemek boyunca konuştu. Bazen gülerek bazense tüm ciddiyetimle onu dinlemiştim. Anlattığı her şey benim için yeni bir kitap, yeni bir film gibiydi. Yemek bitip masa toplandığında elimden tutuğu gibi beni getirdiği bavulun yanına çekti. Heyecanla onu izlerken bavulun fermuarını açtı. "Gözlerini kapat." Dedi heyecanla. Bende aynı heyecanla gülüp gözlerimi kapattığımda bavulun açılan fermuarını duydum. Ağzıyla giriş müziği yaptığında gülerek gözlerimi açtım. Elinde tuttuğu elbiseyi rahatça görebileceğim şekilde kaldırdı. Bembeyaz elbise diz kapaklarına kadar uzanacak şekilde geniş etek kısmıyla sallanıyordu. Üzerine inen işlemeli tül ince detaylarıyla mükemmelleştiriyordu. Hayranlıkla elbiseye baktığımda Tina'nın kocaman sırıtan yüzünün farkında değildim. "Beğendin mi ?" "Ben.." Uzanıp elbiseye dokunduğumuda yumuşaklığında hayran kalmıştım. " Tina bu çok güzel." Dedim gözlerimi biraz bile ayırmadan. Gülerek elbiseyi bana uzatıp üzerime tuttu. "Umarım doğru bedeni almışımdır. Ne zaman gelsem biraz daha küçülüyorsun." Dedi sahte bir sinirle. "Hadi dene," Elbiseyi elime tutuşturduğunda korkuyla elimdekine baktım. "Tina, eğer Rawen-" "Alice ! Hadi ama dene şunu. Ondan korkmana gerek yok, üstünde görmek istiyorum. Şimdi." Derken üzerimdeki kazağın uçlarını tutmuştu bile. İtiraz etmeme kalmadan çıkardığında ellerimle göğüslerimi istemsizce örttüm. Elbiseyi alıp sırtındaki fermuarı açtı ve ayaklarımı geçirmem için eğildi. Elbisenin içine girerken kalbim heyecanla atıyordu. Üzerime çektiğinde sırtımdaki fermuarı kapattı. Bende o sırada kaprimi bacaklarımdan sıyırdım. Eteğin hoş tülleri bacağımı okşarken çıplak gibi hissediyordum. Çok uzun zamandır elbise giymemiştim. "Çok güzelsin," dedi baştan aşağıya bana bakarken. Kollarımı tutup aynanın karşısına çekiştirdiğinde dudağımı ısırarak aynaya baktım. Karışımdaki kızın güzelliği beni şaşırtmıştı. Elbise vücuduma tam oturmuştu ve vücudumun her türlü kusurunu örtüyordu sanki. Tüllerinden tutup biraz kaldırdım ve küçük bir tür etrafımda döndüm. Benimle birlikte etrafa açılan tül gülmeyi sağlamıştı. Bana aldığı diğer eşyalar ise her zaman getirmesi gerekenlerdi. Bir poşet dolusu ped, ağda bantları, temiz iç çamaşırlar ve el kremi gibi bakım ürünleri. Tüm öğleden sonra aldığı ağda bantlarını kullanmış ve ne işe yaradığını bile bilmediğim her türlü güzellik ürününü üzerimizde denemiştik. Birini yapıyor sonra yüzümüzü yıkayıp diğerine geçiyorduk. Geçen saatlerin sonunda Rawen'ın gelmesine yakın elbisemi saklayacak yer aramaya başladık. "Orası olmaz," dedim panikle. Bu evde Rawen'ın bilemediği veya bakmayacağı bir yer olduğunu sanmıyordum. Tina gözlerini devirdi. "Biraz sakin ol, zaten günün yarısından çoğu evde bile değil. Gece napıyorsunuz saklambaç mı oynuyorsunuz sanki." Dedi ben etrafta dört dönerken. "Saklambaç mı ?" Dediğimde boşver dercesine el salladı. Elbiseyi kutusuna koyup çamaşır çekmecemi yerinden çıkardı. "Napıyorsun ?" "Elbiseni saklıyorum." İçindeki bütün çamaşırları yere boşalttıktan sonra kutuyu düzgünce yerleştirdi. Çamaşırlarımı bu sefer kutuyu saklayacak şekilde yerleştirmeye başladığında bende yardım ettim. İşimiz bittiğinde çekmecemde gizli bir kutu olduğu belli olmuyordu. "İyi de Tina, ben bu elbiseyi napacağım ?" "Rawen gittiğinde giyecek ve aynada kendine bakıp öz güven yükselteceksin." Dedi sırıtarak. "Sana kıyafet almayı seviyorum ayrıca, bu eğlencemi elimden alamazsın." "Ben değil ama Rawen alır." Dediğimde göz devirmekle yetindi. Omuzlarımdan yakalıp beni oturma odasına ittirirken telefonu çaldığında ekrana bakıp sinirle üfledi. "Al sana Rawen," dediğinde güldüm. Telefonu açıp kendini koltuklardan birine attı. "Eve geldim." Bir süre telefonu dinledi. Bir yandan da tırnaklarındaki renkli boyayı çıkartıyordu. "Ne yapacaksın ki ? Sorun yok değil mi ?" Dediğinde endişeli gözlerim onu buldu. Tina sırıtarak kaşlarını kaldırdı. "Eh, sende haklısın tabi. Keyfine bak." Rawen'ın yükselen sesiyle yüzünü buruşturdu. "Üf bağırma be, anladık." Dedi sinirle. Telefonu kapattığında merakla ona bakıyordum. Zafer işareti yapıp diğer eliyle telefonu kaldırdı. "Rawen iki gün yok. Ev bize kaldı !!" Diye keyifle bağırdı. "Neden ?" Dediğimde kolunu omzuma atıp beni alt kata çekiştirmeye başladı. "Ne önemi var ? Sanırım bizi biraz rahat bırakmaya karar vermiş." Dediğinde çatık kaşlarla bir süre dediklerini düşündüm. Rawen ve rahat bırakmak kelimeleri uyuşmuyordu. Bir sorun olduğunu düşünsem de Tina'nin mutlu ve keyifli hâli uymuyordu bu sefer. Bende daha fazla düşünmemeye çalıştım. Bütün gece neden gelmeyeceğini düşünecek ve uyumayacaktım zaten. Tina yanında getirdiği müzik çalarla eğlenceli bir müzik açarken bende koltuğu ve televizyonu kenara çekiyor, bize yer açıyordum. Dans, pek başarılı olduğum bir konu değildi. Eğer Tinayla karşılaştırılacak olursam kesinlikle değildi. Kıvrak vücudunun müzikle uyumu büyüleyiciydi. Bense rüzgarda bir oraya bir buraya savrulan bir kağıt parçasıydım sanki. Yine de her şeye rağmen oldukça güzel vakit geçirmiş ve tüm enerjimizi atmıştık. O akşam malzemelerle Tina'nın mükemmel olacağına garanti verdiği yemeğine girişmiş ve en sonunda yenilebilinir görünen bir şey ortaya çıkarmıştık. Tina ile geçen vakit durmaksızın akıyor ve hemen bitiyordu. Dolunay çok önce aldığı yerinde öylece durmaya devam ederken korku filminin sonları yaklaşıyor, amansız katilin hiç durmadan kan dökmesini izliyorduk. En sonundaysa ikimizi de uyku bastırmış, tüm gece ayakta kalacağımız anlaşmasını askıya alarak üst kata çıkmıştık. Rawen ile uyuduğum yatağa Tina ile girince bana oldukça fazla yer kaldığını fark ettim. Tina küçük bedeniyle yatakta yer kaplamıyordu. Bu güzeldi ama alışık olduğum sıcaklık da eksikti. Saat gece üçü gösterdi. Tina küçük horlamalarla çoktan uykuya dalmışken zihnim ilginç bir şekilde uyumayı reddediyordu. Düşüncelerim oradan oraya atlarken çoğunda Rawen ve izlediğim korku filmi vardı. İkisini bağdaştırmak zor değildi çünkü kaç yıl geçmiş olursa olsun Rawen'dan hala korktuğumu biliyordum. Tıpkı filmde gördüğüm katilden korktuğum gibi. Yine de Rawen bir katil değil diye düşündüğümde oluşan soru işareti beni daha çok korkutuyordu. Gerçekten değil mi ? Ne iş yaptığını bilmiyorsun. Silah taşıyor. O silahla daha önce birini öldürmüş olamaz mı ? İnsanlara çok kötü şeyler yapabileceğini biliyordum. Bildiğim en büyük örnek bendim. Yine de bir katil olması daha farklı bir bakıştı. Rawen'ı katil olarak düşündüğüm ilk sefer değildi. Onunla ilk tanıştığımda katil olduğuna oldukça emindim. Ne değişmişti de bu düşünceden vazgeçmiştim ? Hayal gücüm ben istemeden hayal etmeye başladı. Filmdeki kurban bendim. Karnımda bebeğim, mutlu bir evliliğim ve harika dostlarım vardı. Mutluydum. Bir gece ansızın gelen katilime kadar. Sevdiğim her şeyi benden tek tek alan korkunç katilime kadar. Evin içinde attığım çığlıklar, keskin bıçaklar ve kan kokusu..kabus görüyorsun. Kabusumda gördüğüm her şeyin rüya olduğunu anlasam bile uyanamadım. Kendime verdiğim komutlara uyamıyordum. Merdivenlerde şiş karnımla sürünerek tırmanmaya çalışırken akan kanım her basamakta şıp şıp diye ses çıkarıyor, merdivenlerin başında bekleyen Rawen bundan oldukça hoşlanıyordu. Tırman, sürün, kaç kurtar kendini ! Üst kata çıkmayı başardığımdaysa tamamen başka bir yerdeydim. Çok daha aydınlık ve yaz esintileriyle dolu bir çocuk odasıydı. Camlar sonuna kadar açık, batan güneş yakmayan ışığını odanın her noktasına yansıtırken çocuk yatakları karşılıklı olarak duvalara dayalıydı. Biri çiçeklerle süslenmişken diğeri yarış motorlarının olduğu bir örtüyle örtülmüştü. Bir bebeğe ait olmak için fazla büyüktüler. Belki Belle yaşındaki çocuklar içindi. Yerdeki oyuncak araba ve bebeklere baktım. Bacaklarımdaki kanın gittiğini fark ettiğimde şiş karnım da normale dönmüştü. Kıyafet dolabının aynasına döndüğümde kendimi bugün giydiğim beyaz elbiseyle gördüm. Odanın içinde küçük melodiyle çalan müziği duyabiliyordum. Müzik kutusunun üstünde dönen balerine baktım. Ellerini cesaretle havaya kaldırmış, bacağını diğerine doğru kıvırmış masmavi elbisesiyle müziğin eşliğinde dönüyordu. Kabusun bittiğini düşünmüştüm. Ama hayır, kendi kabusuma gitmiştim. Kıyafet dolabının kapalı kapağından sızmaya başlayan kan usulca şilteye iniyordu. Nefesim sıklaşıken sonrasında olacakları biliyordum. Başım korkuyla kapıya döndüğünde balerinin müziği kafamın içinde daha da artmıştı sanki. Burası sıcak güneşin vurduğu, müzik ve çocuk kahkahalarının dolup taştığı bir oda değildi. Kapıya sertçe bir balta indi. Açılan delikten simsiyah gözler içeriye baktı. Beni bulduğunda o iğrenç kahkaha duyuldu. Bu filmden bir kesit değildi. Bu benim geçmişimdi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD