ELLİOT
Elliot departmana ancak vardığında boş bir ofis beklemiyordu. Masasına doğru ilerlerken Jess ve Matthew de görünürde yoktu. Kaşlarını çatarak bir süre ofiste dikildikten sonra koridora çıktı ve gördüğü ilk kişiye seslendi.
" Hey Angela ? Bizim grup nerede haberin var mı ? "
"Jess sana ulaşmaya çalışıyordu. Telefonun yanında değil mi ?" dediğinde Elliot cebinden telefonu çıkartıp açma düğmesine bastı. Ekran hala aydınlanmazken kısık sesli bir küfür savurdu.
"Herkes Rehoboht sahilinde. George'un oyun salonunun önündeki kumsalda bir ceset daha bulunmuş."
"Kahretsin !" Dedi sinirle. Bugün alarm çalmadığı gibi şimdi de sabahın köründe bir ceset çıkıyordu. Elliot hızla park alanına koştururken kapanan telefona lanetler yağdırıyordu. Matthew bu aksiliği kesinlikle kullanacaktı. Arabaya binerek doğruca sahil yoluna çıktı ve oyun salonuna doğru sürmeye başladı.
Olay yerine geldiğini anlaması hiç de zor olmamıştı. Her zamanki sarı kordonlar,beyaz kıyafetli adli tıp ekipleri ve meraklı seyirciler. Arabayı park etmek için yaklaşık yüz metre ileriye gitmek zorunda kaldığında yine küfürler savurmaya başladı. Hızlıca olay yerine koştururken ayağının altındaki karların ezilme sesini duyuyordu. Hava en azından biraz daha durgundu. Polis şeridine yaklaşırken Matthew onu gördü.
"Sonunda teşrif ettiniz."dedi alayla. Matthew'in sesini duyan Jess de onlara döndü. Şeridi kaldırarak yanlarına geldi Elliot.
"Üzgünüm. Trafik çok yoğundu." Her zaman kullanılan klâsik bahaneydi ve hiçbir zaman yalan değildi.
"Biz de araba kullanıyoruz Wright ama senin dışında geç gelen birini görmüyorum." Dediğinde Elliot gözlerini devirmemek için kendini zor tuttu. Çenesini sıkarak yerde yatan bedene doğru ilerledi. Adli tıptan Osborne'u beyaz kıyafetiyle ilk gördüğünde az kalsın tanımayacaktı. Osborne cesedin üzerine eğilmiş dikkatle inceliyordu.
Jess Elliot'un yanına geldi." Şarj aleti diye bir şey duymuş muydun ?" Dediğinde Elliot ona döndü.
"Afedersin. Şarjın bittiğini bile anlamamışım. Neler oluyor ?" Jess kollarını sıkıntıyla beline koyup yerde yatan bedene baktı.
"Küçük bir oğlan çocuğu. Osborne nasıl öldüğü konusunda kesin konuşamıyor ama büyük ihtimalle boğulma olduğunu düşünüyoruz." Dediğinde Elliot kaşlarını çatmıştı bile.
"Kıyıya kim çıkarmış ?"
"Rose Allen cesedi suda bulmuş ve kıyıya çekmiş. Sabah koşusuna çıktığında suda fark etmiş."dedi. Bir eliyle de kadının onlara gösterdiği kayalıkları gösteriyordu."Çocuğun suya düştüğünü sanmış ama işte.."dedi lafını tamamlayamadan. Küçük çocuğun yüzü mosmor haldeydi ve şişmeye başlamıştı.
"Birdenbire bu boğulma vakaları da ne ?"
"İnan benimde bir fikrim yok."
"Peki çocuk ?" Dedi Elliot yüzünü buruşturarak yerde yatan küçük bedene baktı. Bu meslekte çocuk bedenleri her zaman en kötüsüydü.
"Şanslıyız ki tanınmayacak kadar suda kalmamış. Osborne dün geceden beri suda olduğunu düşünüyor. Peter Jackson Hill. On yaşında, dün sabah okula gitmek için evden çıkmış. Annesi okuldan gelmediğine dair telefon alınca direk polise gitmiş ve kayıp ihbarında bulunmuş. Zaten buraya da yeni taşınmışlar." Dedi Jess. Hâlâ yerde okul kıyafetleriyle yatan bedene bakıyordu.
"Annesi biliyor mu ?"
"Sen gelmeden on dakika önce baygınlık geçirdi. Ambulans ile hastaneye götürüldü."
"Baba ?"
"Baba yok. Söylenenlere göre Elaine Hill buraya iki ay önce sadece oğluyla gelmiş. Babanın öldüğünü söylüyormuş."
"Cinayet mi ?"diye sordu. On yaşındaki bir çocuğu kim öldürmek isterdi ki ?
Osborne eğildiği cesedin üstünden kalktı ve beyaz maskesini çıkartıp yanlarına geldi. Matthew de hemen yanlarında bitmişti.
"Cinayet gibi görünmüyor. Herhangi bir zorlama ve direnç gösterdiğini belirten bir şey yok ama kesin olarak söyleyemem.
"Fakat tavuk derisi var," dedi Dedektiflerden biri.
"Doğru, cilt ürpermiş ve tavuk derisi görünümünü almış ayrıca cinsel organ ve memelerin büzüşmüş olması suda kalmanın delilidir. Canlı boğulmanın bulgusu değildir. Otopsi yapılması gerekiyor. Kafatasında bir çatlak var, düşerken olduğunu düşünüyorum."dedi. Başıyla ilerideki uçurumun önünde bıçak misali dik kayaları gösterdi.
"Sence cinsel suç mu ?"dedi Matthew.
"Çocuğun üzerindeki kıyafetler sağlam görünüyor. Zorla çıkartılıp tekrar giydirildiğini sanmıyorum. Çorapları dahil her şey düzgün duruyor. Annesinin giydirdiği belli eğer bir zanlı varsa bu kadar düzgün yapamazdı. Tabi kadın değilse. Yine de kesin değil tabiki." Dediğinde dedektifler başında toplanmış onu dinliyordu. Herkesin aklında aynı soru vardı. Neden ?
"Cesedin suda dünden beri kaldığını düşünüyorum. Çok fazla bozulma olmamış. Ceset su yüzüne çıkmış olduğundan baş, kol ve ayakların aşağı sarkmasından dolayı hipostazın buralarda yoğunlaştığı ve çürümenin genellikle baştan başladığı görülüyor. Su canlılarına ve ortamdaki taş, sopa, kaya veya dal gibi şeylere sürtünme izleri mevcut. Su araçlarına ait izler olabilir. Vücundaki ekimozlar darp olduğunu göstermiyor. Büyük ihtimalle kayalar yüzünden oldu. Dün gece ciddi bir fırtına vardı."
"Sizce birkaç çocuk eğlence için yamaca çıkmış ve bir kaza veya kavga sonucu düşmüş olamaz mı ?" Diye teori üretti Jessica. "Düşen başka çocuklarda var mıdır ?"
"Başka bir kayıp ilanı yok." Dedi Matthew.
"Ayrıca suya düşen kişinin zemine çarpması sırasında meydana gelen ciddi travmatik lezyonlar ölümü kolaylaştırabilir. Kişide var olan bazı hastalıklar, ilaç ya da benzeri bir kimyasal madde etkisinde bulunma suda boğulmayı kolaylaştırabilir." Dedi Osborne. Yine de aklına takılan bir şeyler var gibiydi. Cesette cebir şiddet izleri bulunmuyorsa, ayakları elleri bağsız, üzerinde ağırlık yoksa erişkinlerde intihar akla gelirdi. Fakat bu yeni doğmuş ve küçük çocuklarda cinayet olması ihtimalini yüksek tutuyordu.
"Boğularak mı ölmüş ?" Dedi Elliot. Canlı iken suyun inhale edildiğine dair vital bir bulgu olarak sadece ağız ve burun etrafında, beyaz renkte bazen hafif kanla bulaşık bir Mantar köpüğü görülebilirdi. Köpük beyaz kitle halinde, bazen kirli kırmızı renkte mantara benzerdi ve suda boğulmanın dış belirtisiydi.
Osborne eldivenli eleriyle çocuğun ağzını açtığında beyaz köpük görünüyordu. Yani Peter sudayken hayattaydı. Gerçekten yanlızca uçurumdan düşme vakası mıydı ?
Osborne'un başında toplanmış dedektiflerden birisi konuştu. Boyalı sarı saçları ile dikkat çekiyordu. Üzerine giydiği siyah dizlerine kadar gelen elbise burası için hiç de uygun görünmüyordu."Beden fırtınada neden kaybolmamış ?"dediğinde Osborne kadına döndü.
"Beden zaten sonsuza dek denizde kaybolmazdı. Irmak değil burası."dediğinde kadın biraz bozulmuş gibiydi. Osborne takmadan devam etti. "Ben ilerideki kayalardan düştüğünü düşünüyorum. Sabaha kadar buraya gelmiş olmalı." Dedikten sonra nefes verip eldivenlerini çıkarttı. Ardından arabaya doğru ilerlemeye başladı. İş bitmişti,geriye kalan her şey otopsi masasında ortaya çıkacaktı. Matthew,Barry ve Hannah ile birlikte küçük bedene bakan Jess ve Elliot'un yanına geldi.
"Pekala. Jess sen kamera kayıtlarını kontrol et. Çocuğun dün sabahtan beri gittiği her yolun kaydını bul. Okula gitmiş mi ? Uçuruma hangi yoldan ulaşmış ?" Jess hızlıca başını sallıyordu."Oyun salonuna baktım bile. Bir şey çıkmadı."dedi üzgünce.
"Elliot, çevrede bir şey görüp duyan olmuş mu kontrol et. Ayrıca çocuğu bulan kadınla konuşmanı da istiyorum. Bayan Hill'in komşularıyla da konuşabilirsin. Çocuğun ailesi nasıl ? Baba gerçekten ölmüş mü ? Ailenin düşmanları var mı ? Kadının çocuğuna karşı davranışları nasıl ?"dediğinde Jessica anlamayarak sordu.
"Annesinin yapmış olabileceğini mi düşünüyorsunuz ?"
"Her olasılığın olma ihtimalini söylüyorum. Bu devirde inanamayacağınız şeyler gördüm çocuklar. Bir annenin kendi çocuğunu öldürmesinden daha korkunç şeyler." Dedi Matthew.
"Gidip çocuk ile ilgili ne varsa toplayın. Okulunda nasıl bir öğrenciydi ? Öğretmenler nasıl ? Çocuğa kafayı takmış bir öğrenci veya öğretmen var mı ? Peter nasıl bir öğrenciydi ?" Diye emirler verirken hepsi başını sallayarak onaylıyordu. "Birde çocuğun düştüğü uçuruma bir göz atsak fena olmaz. Barry ve Hannah muhtemelen olay yerini bulun ve çocuğun geçmişini araştırın." Dediğinde ikiside başıyla onayladı.
Çocuk, adli ekip ile yerden kaldırılırken Elliot ve Jessica park yerine doğru yürümeye başlamışlardı.
"Sadece küçük bir çocuk."dedi acıyla Jess. İşinden nefret ediyordu.
"Sence kayıp kız ile bir bağlantısı var mı ?"
"Rehoboht sahilinde bulunan kız mı ? İntihar olduğunu sanıyordum."
"İntihar olduğunu herkes nerden çıkardı ?!"dedi sinirle Elliot. Jess bir süre kaşlarını çatarak düşündü.
"Aralarında çok fazla mesafe yok aslında. Kız birkaç kilometre ilerideki sahilde bulundu. Ama birisi çocuk, diğeri genç bir kadın ?"
"Belki de birbirlerini tanıyorlardı."
"Kızın kimliği hala belli değil. Değil mi ?" Diye sorduğunda Elliot sıkkınca başıyla onayladı. Sahilin park yerine varmışlardı bile.
"Benim araba burada. Sen nasıl geldin ? İstersen bırakabilirim."dedi Jess. Siyah Peugeot 207'nin kaportasına eliyle vurdu.
"Sağol. Benimki biraz ileride. Ayrıca insanlara bir şeyler görüp görmediklerini sormalıyım."
"Pekala."dedi gülümseyerek Jess. Ardından montuna sarınıp hızlıca arabasına bindi. Geri geri çıkarken gitmek üzereydi ki Elliot son anda durdurdu. Jess anlamayarak camı açtı.
"Elliot ? Geliyor musun ?"
"Hayır. Söylemek istediğim bir şey vardı." Emin olamasa da söylemeye karar verdi. Tüm gece bunu araştırmıştı. "Jess anlattığın davada. Şu küçük kız gerçekten Cristo diye mi bağırıyordu ?" Jess kaşlarını çatarak ona dikkatle bakan Elliot'a baktı.
"Evet. Duyduğum buydu. Neden ?"
"Cristo latince Tanrı anlamındaymış. Şeytan gibi kötü ruhların bu isimden korktuğuna inanılıyormuş. İnsanlar şeytandan korunmak için veya şeytanın içine girdiği ruhu bulmak için kullanırmış. Şeytanın bu isime tepki verdiğini düşünülür. Bir tür kutsal su gibi." Dediğinde Jess'in yüzü düşünceli bir hal aldı.
"Sence şeytanı mı kovmaya çalışıyordu ?"
"Bilmiyorum ama kovamaya çalıştığı şeyin bundan etkilenmediği kesin." Dedi çocukların başına gelenleri düşünerek. Arkadan gelen korna sesiyle Elliot eğildiği camdan doğruldu.
"Hadi El ! Bekleme yapma. İşimiz var !" Diye bağırdı arabasından Dedektif Carter. Otuzlarının ortalarında olan sportif bir adamdı. Kullandığı BMW X6 ile nasıl bir aileden geldiğini kanıtlıyordu.
"Afedersin."dedi ardından yoldan çekildi. Arabalar önünden geçerken burada kalmak zorunda olduğu için şikâyet etmemeye çalışıyordu. Kabanına daha çok sarıldı ve olay yerine en yakın olan oyun salonuna girdi.
İçeride en fazla altı kişi vardı. Oyun konsollarında oyun oynayan üç çocuk ve birbirlerine küfürleşerek konuşan birkaç tane ergen. İçeriye girdiğinde altmışlarında olan George üzerindeki kirli bir tişört ve altıda kot pantolonuyla yanına geldi. Elinde puro kutusu tutuyordu.
"Dedektif. Sonunda geldiniz."dedi huysuzca. Bembeyaz saçlarını arkadan at kuyruğu şeklinde toplamıştı.
"Beni mi bekliyordunuz Bay Mandela ?"dedi gülümseyerek Elliot.
"Sabahın köründe kapımın biraz ötesinde bir çocuk cesedi bulundu dedektif. Tabi ki birilerini bekliyordum."
"Çocuğu gördünüz mü ?"
"Tanrım evet. Yazık olmuş. Ama söylemeliyim ki ben salonuma on iki yaşın altında kimseyi almıyorum."
"Yani senin oyun salonuna hiç gelmedi ?"
"Evet."
"Hadi ama George. Çocuklar bir yere girmek istediklerinde onları durdurmak imkansızdır. Harika bir oyun salonun var ve eminim Peter girmek istemiştir." Dediğinde George sinirle nefes verdi.
"Bak, her zaman çocuklar girmek istiyor. Ama gerçekten almıyorum, küçükler hep sorun çıkartıyor."
"Ne gibi sorunlar ?"diye sorduğunda George ellerini sinirle kaldırıp bilgisayarları gösterdi.
"Sağlam bilgisayar bırakmıyorlar. Ayrıca etrafı pisletip mahvediyorlar. Çoğunlukla okuldan kaçıp geldiklerinde aileleri bana kızıyor ama kendi çocuklarında asla kusur bulmuyorlar."dedi. Anlaşılan içinde iyi birikmişti.
"İçeriye girmek istediklerinde napıyorsun ?"
"Napacağım. Polisi aramakla tehdit ediyorum. Bu zamanın çocukları asla laf dinlemedikleri için başka çare bırakmıyorlar."
"İşe yarıyor mu ?"
"Çoğunlukla evet."
"Peter daha önce buraya gelmeye çalıştı mı ?"
"Burada ne kadar çok çocuk yaşadığını bilsen şaşırdın Dedektif. Günde en az yüz çocuk girip çıkıyor. Girmeye çalışan veletler de gereğinden fazla. Hepsine bakmamı mı bekliyorsun ?"
"Yine de hatıralarında hiçbir şey yok mu ? Az çok her gün aynı çocuklar geliyordur George. Beni uğraştırma kamera kayıtlarını kontrol ederim." Dediğinde adam nefes verdi.
"Bir kere girmek istemişti ama diğer çocuklara ne söylediysem ona da aynı şeyleri söyledim."
"Ne dedin ?"
"Yaş sınırı olduğunu ve bir kez daha girmek için diretirse polisi arayacağımı söyledim ve işe yaradı. Ondan sonra gelmedi." Elliot onu dinlerken aynı zamanda değerlendirmeler yapıyordu. Buraya daha yeni taşınmış bir çocuk, büyük ihtimal hiç arkadaşı yoktu. Bütün çocukların geldiği oyun salonuna alınmıyordu. O zaman napardı ?
"Yaş sınırı kaç ?"
"En az on dört."
"Ne zaman girmek istedi ?" George bir süre siyahla karışık beyaz sakallarını karıştırırken düşündü. "İki hafta önce ? Yeni bir yüz olduğu için dikkatimi çekmişti." Elliot başıyla onayladı.
"Bu süre boyunca garip bir şey gördünüz mü ?"
"Ne gibi ?"
"Salonun önünde bekleyen, içeriye bakan birisi veya burada çocuğu olduğunu söyleyip içeriye giren biri ?" George'un kaşları çatılmıştı.
"Hayır. Dikkatimi çeken bir şey yoktu. Yetişkinler bazen geliyor ama okuldan kaçan çocuklarını almak için. Çoğunu da tanıyorum zaten."
"Dün gece neredeydiniz Bay Mandela ?"diye sorduğunda adamın yüzü birdenbire değişti.
"Sen beni mi suçluyorsun ?!"dedi sinirle.
"Kimseyi suçladığım yok. Sadece sormam gerek sorular. Cevap verin lütfen."
"Ne olduğumu sanıyorsun çocuk hırsızı mı ?" Söylenirken içeriye bir çocuk girdi ve George ücreti almak için kasaya ilerledi. Ardından önündeki bilgisayardan konsolun kilidini açtı." Dün gece evimde karımla birlikteydim dedektif."
"Eşiniz şahitlik yapabilir mi sizin için ?"
"Ah dün gece yanında olduğumu ona hissettirdiğimden eminim." Dediğinde Elliot diğer soruya geçti.
"Pekala. Siz geldiğinizde ekipler burada mıydı ? Normalde saat kaç gibi açarsınız ?"
"Dün gece biraz yorulmuşum bu yüzden bu sabah geç geldim."dedi sırıtarak."Normalde yedi gibi açıyorum ama dün geldiğimde çoktan etrafı sarı şeritler sarmıştı."
"Güvenlik kamerası ?"dediğinde Jess'in söylediklerini hatırladı.
"Onu çoktan dedektiflerden birisi baktı. Zaten kameranın açısı oraya kadar gelmiyor. O çocuk da benim kapımın önünden geçmemiş."
"Çocuklarla konuşmanın sakıncası var mı ?"dediğinde adam omuz silkti." Eğer o veletler kafalarını kaldırıp sana bakarlarsa şanslısın."dedikten sonra masanın üzerinde duran kirli bezi aldı ve arka taraftaki mutfağa doğru ilerledi. Bir yandan da puro kutusundan puro çıkartıyordu.
Elliot korkutucu görünmemeye çalışarak oyun oynayan en fazla on beş yaşlarında olan çocukların yanlarına gitti.
"Merhaba."dedi. Gülümsemeye çalışırken aptal gibi görünmediğini umuyordu."Adım Elliot. Polisim." Çocuklarla arası hiçbir zaman iyi olmamıştı.
"Ne istiyorsun ?"dedi çocuklardan birisi. Başını oynadığı oyundan kaldırmamıştı bile.
"Size birkaç soru sormak istiyordum. Kısa sürecek."dedi ikna etmeye çalışarak.
"Bizim çıkarımız ne ?" Dedi alayla çocuk. Bir yandan hızlıca tuşlara basarken oyunda önüne geleni tarıyordu.
"Sizin için fazladan bir saat daha alsam ?"dediğinde çocuk başını neredeyse içine girdiği ekrandan kaldırıp sırıtarak Elliot'a baktı.
"Anlaştık."
"İsmin neydi ?"
"Adam."
"Pekala Adam. Ne oynuyorsunuz böyle ?" Oyun koltuklarından boş olanı Adam'ın yanına çekip oturdu.
"CSGO."
"Ne ?"
"Counter Strike Global Offensive."dedi hızlıca. Teknolojiden ne kadar geri kalmıştı acaba ?
"Elindeki bir M4A1-S mi ?"dedi çocuğun elindeki silaha bakarak. Bunlar nasıl oyunlardı böyle ?
"Evet. Müthiş bir şey. Uzağa tek tek sıkarken, yakın menzile tarama yöntemi yapabiliyor."dedi heyecanla."Lan sis atmayın !" Diye kızdı sinirle tuşlara basarken. Elliot'u çocukların bu kadar silahlara ve savaşan düşkün olması şaşırtıyordu. Kendisi hiç böyle bir çocuk olmamıştı.
"Bugün sahilde ne olduğunu biliyor musunuz ?" Dediğinde çocuk daha hızlı tuşlara basmaya başlamış oyunda çatışmaya girmişti. Onun yerine onun yan masasında oturan sarışın çocuk cevap verdi.
"Evet. Peter'ı sudan çıkarttılar. Öldü değil mi ?" Dediğinde Elliot başını salladı sadece.
"Onu tanıyor muydunuz ?"
"Eh..pek değil. Bizden küçük olduğu için yakın değildik."
"Buraya gelir miydi ?"
"Hayır. Yani gelmek istiyordu ama fener küçükleri almıyor."dediğinde sanki kendisi yirmi yaşındaymış gibi sesine böbürlenme yansıtmıştı.
"Fener kim ?"
"George. Herkes ona fener der." Başını kaldırıp etrafa baktı. Ardından eliyle Elliot'a yaklaşmasını söyledi. Elliot eğildiğinde çocuk kulağına sır verircesine fısıldadı. "Çünkü birisi onun karanlıkta gözlerinin parladığını görmüş."dedi heyecanla. Sıcak nefesi Elliot'un kulağını gıdıklamıştı.
"Gözlerinin parladığını mı görmüş ?"dedi anlamayarak. Çocuk hızlıca parmağını dudaklarına götürerek ştt yaptı. "Ona öyle dememizden nefret ediyor." Dediğinde Elliot çocukların hayal güçlerine hayran kalmıştı.
"Adın neydi ?"
"Evan."
"Pekala Evan. Peterla hiç konuşmuş muydun ?" Evan yüzünü buruşturdu."Sadece birkaç kere,o da zorunluluktan. Aynı okuldayız."
"Çatıda ! Tünelde bekleyin !" Adam sinirle bağırırken neredeyse ekrana girmişti. Elliot devam etti.
"Peki nasıl bir çocuktu ?" Evan sandalyesinde ayakları yere değmesi için koltuğun ucunda oturmuş koltuğu döndürüyordu.
"Kimseyle konuşmazdı. Kimse de onunla konuşmuyordu zaten."dedi umursamazca.
"Neden ?"
Evan omuz silkti."Yeni gelen herkese böyle davranılır. Sonradan arkadaş bulursun veya ezik olursun. O arkadaş bulmak için uğraşmıyordu bile. Hep yalnızdı." Elliot Peter'ın karakterinin aklındaki tahminlerinde ilk temelini attı. Sessiz, içine kapanık bir çocuk. Tam da düşündüğü gibi arkadaş bulamamıştı. Bir yerde yeni olmak kaç yaşında olursan ol,zordu.
"O ezik olmayı seçtiyse bizim yapabileceğimiz bir şey yok." Dedi Adam başını ekrandan kaldırmadan."Oğlum şarjör değiştirirken niye vuruyorsunuz !" Evan hızlıca oyununa geri döndü.
"Canı az, çık vur !" Diye bağırdı arkadaşına.
"Lan tünelden çıkmayın demedim mi size !"
"Kanas atsanıza bana ?" Dedi Evan. Anlaşılan buradaki işi bitmişti. Gitmeden önce heyecanla oyun oynayan çocuklar için bir saat daha aldı.
Güneş bulutların arasından görünmeyecek kadar kaybolduğunda bembeyaz kar tanelerini inmeye başladı yeryüzüne. Elliot cebindeki eldivenlerini eline geçirirken evden çıkmadan önce beresini almadığı için bir kez daha pişman oldu. Peter'ı bulan kadınla konuşmak için arabasına doğru giderken kadının biraz ilerideki bankada çalıştığını öğrenmişti. Polislere ifade verdikten sonra işine geri dönmüştü. Arabasına vardığında hızlıca içeriye girdi ve motoru çalıştırdı. Motorun ısınmasını beklerden ellerini ovuşturup ısıtmaya çalışıyordu. Motorun yeterince ısındığını düşündükten sonra arabayı park yerinden çıkardı ve yola koyuldu.
Bankaya girdiğinde çok fazla insan yoktu ve içerisi sıcaktı. Biraz olsun ellerinin ısınması için cebinden çıkardı ve masalardan birine doğru ilerledi.
"Ross Allen burada mı ?" Kırklarında olan kadın boğazını temizleyip burnunun ucuna kadar indirdiği gözlüğünü gözüne ittirdi. Yanağındaki kocaman et beni dikkat çekiyordu.
"Siz kimsiniz ?" Elliot hızlıca cüzdanını çıkartıp kimliğini gösterdi."Dedektif Elliot Wright. Birkaç soru sormak istiyordum."
Kadın huysuzca yüzünü astı."Zavallı kadın zaten yeterince berbat halde neden yalnız bırakmıyorsunuz ?" Dedi sinirle.
"Bir soruşturma yürütüyoruz ve çocuğu bulan o. Elbette birkaç sorumuz olacak." Elliot Ross Allen'ın nerede olduğunu öğrenmek için sabırla bekliyordu hala.
"Zaten polislerle konuştu. Kadın berbat halde. Daha kaç kişiye anlatacak anlamanız için ?!" Diye azarladı kadın. Şişman parmaklarında tükenmez kalem tutuyordu. Kadın obez olmalıydı çünkü en az yüz kilo vardı.
"Biz ne kadar anlatmasını istersek o kadar." Dedi kontrollü çıkarmaya çalıştığı sesiyle. Daha sonra kendine kızacağını biliyordu. Profesyonelce davranmıyordu,bu tür insanlara ilk defa karşılaşmıyordu sonuçta.
"Ne olduğunuzu sanıyorsunuz ?! Polis oldunuz diye herkes istediğinizi yapmak zorunda değil. Ayrıca şu anda Ross ne kadar kötü bir hâlde bilmiyorsunuz bile. Sudan küçük bir çocuğun bedenini çıkardı !"
"Öyle mi ? Siz birde çocuğun annesini görmelisiniz. Neler olduğunu bilmek istiyor. Bende bunu öğrenmek için uğraşıyorum." Dediğinde kadının yüzü kıpkırmızı oldu. Sinirle elindeki kalemini bıraktı.
"Emzirme odasında. Üstüne gitmeyin,zor bir gün geçiriyor." Bayan Ross bu konuda yalnız değildi. Elliot kadına sahte bir gülümseme gönderdikten sonra kadının başıyla gösterdiği koridora girdi. Emzirme odası yazan kapının önünde durdu,kapıyı çalmak için elini kaldırdığında içeriden gelen konuşma seslerini duydu.
"Uyumak istemediğine emin misin ?"
"Evet."
"Eve git ve dinlen. Eminim müdür izin verecektir. Zaten pek izin de kullanmıyorsun."
"Yalnız kalmak istemiyorum." Bir süre sessizlik oldu. Elliot kapıyı iki kere tıklattı ve aralayarak içeriye baktı. Üzerinde kuzu resimleri olan duvar kaplamalı odanın karşısında iki tane tekli koltuk duruyordu ve iki kadın merakla oturmuş ona bakıyordu. Odanın yan tarafında lavabo ve ayna vardı. Hemen yanında ise üzerinde beyaz battaniye bulunan bir masa duruyordu. Ayrıca odada klima ve acil yardım dolabı da bulunuyordu.
Elinde hazır tuttuğu kimliğini iki kadının görebileceği bir şekilde kapıdan uzattı. "Dedektif Elliot Wright. Birkaç soru sormak istiyordum."dediğinde iki kadın birbirine baktı. Ross Allen'ın hangisi olduğunu hemen anlamıştı çünkü ağlamaktan kızarmış gözlerle ona bakıyordu. Elinde ikiye katlanmış mendil tutuyordu ve sürekli burnunu çekiyordu. Siyah saçlarını dağınık topuz şeklinde tepede tutturmuştu ama aradaki birkaç isyancı saç kulağının arkasından sallanıyordu. Hemen yanındaki kadın ayağa kalktı.
"Şimdi sormak zorunda mısınız ? Polislerle konuşmuştu zaten." Elliot nefes verdi.
"Üzgünüm. Uzun sürmeyecek." Kadın başını salladı ve arkadaşına döndü. Bir eliyle sırtını sıvazladı. Kapının yanında duran Elliot'a kısa bir bakış attıktan sonra dışarıya çıktı. Hala kapının yanında duran Elliot içeriye girmesinin uygun olup olmayacağını düşünüyordu. Ross bunu anlamış gibi ayağa kalktı.
"Ben müdürden izin aldıktan sonra karşıda bir kafe var. Orada konuşsak olur mu ?"dedi kırık sesiyle.
"Tabi."dedi kısaca. Ross yanından geçerek müdürün odasına doğru ilerledi. Bu arada Elliot'un karnı açlıktan gurulduyordu. Bankanın salonunda beklerken kolundaki saate baktı. Öğlen olmuştu bile.
Ross saçları daha sıkı bir topuz ve çenesinden akan su damlacıklarıyla gelince lavaboya da uğradığını anladı. Önden ilerlerken Elliot Ross'un hemen arkasında bankanın sıcaklığından çıkmak için kendini hazırlıyordu.
Soğuğa çıktıklarında Ross derin bir nefesi içine çekmişti. Kar taneleri gökyüzünden usulca inmeye devam ediyordu. Dediği gibi bankanın hemen karşısında küçük bir kafe vardı. İkisi de sessizlik içinde içeriye girip neredeyse boş olan kafede cam kenarında bir masaya geçti. Yerleri ve duvarları tahtadan olan kafe lüks olmasa da en azından sade ve sıcaktı.
Karşısında kıpkırmızı gözlerle oturan kadın elindeki mendile bakıyordu. Garson sipariş almak için geldiğinde Bayan Allen hayır dercesine başını iki yana salladı. Elliot sadece su sipariş etti. Anlaşılan kadının ihtiyacı olacaktı. Konuşmadan önce boğazını temizledi.
"Bunları yaşadığınız için üzgünüm."dedi sakinleştirici bir tonda. Aşırı duygusal insanlarla nasıl baş edeceğini az çok biliyordu. Kadın başını tekrar iki yana sallayarak ağlamaktan kızarmış burnunu çekti.
"B-ben anlamıyorum. Annesi nasıl bu kadar sorumsuz olabilir ? Sadece küçük bir çocuk."dedi elindeki mendille burnunu silerken.
"Tanıyor muydunuz ?" Elliot'un dava hakkında kimseye bilgi vermeye niyeti yoktu. Kadının yanlış biliyor olmasının önemi de yoktu. Kadın mavi gözlerini elindeki mendilden kaldırıp Elliot'a baktı.
"Tanrım,hayır." Gözünden bir damla yaş akınca artık peçete olmaktan çıkmış mendille göz yaşını sildi." Ne önemi var ki ? O sadece bir çocuktu." Kadının sesi gittikçe kısılıyordu sanki. Garson bir bardak suyu masanın üstüne bırakınca Elliot bardağı kadının önüne doğru itti.
"Tam isminiz neydi ?"
"Roseanne Nadia Allen." Elliot aklının bir köşesine not etti. Ellerini masanın üzerine çıkarttı. İnsan psikolojisine göre karşısındaki insanın ellerini saklaması kişiyi gergin yapıyordu.
Ellerim masanın üzerinde. Hiçbir şey yok. Sadece iki arkadaş gibiyiz. Bana güvenebilirsin.
"Her sabah koşu yapmaya çıkar mısınız ?" Dedi yumuşak sesle.
"Evet. Yani genellikle,bazen uyanamıyorum."
"Hep aynı rota da mı koşuyorsunuz ?"
"Evet. Evimin önünden pastaneye kadar. Bazen kendimi ödüllendirmek için kek alırım."Önündeki sudan birkaç yudum içti.
"Koşu için kaç gibi evden çıkarsınız ?"
"Sabah altı da evden çıkarım ve yarım saat koşarım. Evden sekizde çıkarım ve işe giderim." Kucağında tuttuğu bardağa bakıyordu.
"Peki bu sabah söylediğiniz gibi mi oldu ?" Kadının gözleri titredi.
"Evet. Sabah altıda uyandım ve koşuya çıktım." Sanki o anları tekrar yaşıyor gibiydi. Elliot kadının bu duygusallığını anlayamıyordu. Belki de kendisi bunlara alıştığı içindi.
"Evli misiniz Bayan Allen ?" Mavi gözler yine onu buldu.
"Hayır. Geçen yıl boşandım."
"Çocuğunuz var mı ?" Dediğinde kadın acı bir gülüş gönderdi. "Tanrım şükür ki yok. Bu korkunç dünyaya o masumları getirmek hiç akıl kârı değil." Tekrar güldü. "Tabi siz çok daha kötülerini görmüşsünüzdür. Siz evli misiniz ?"
"Hayır değilim."
Kadın yüzünü buruşturdu, ardından gülümsedi. "Gerçek aşkı bulmak zor değil mi ? Sizi ne olursa olsun sevecek ve güvenecek birini bulmak." Gözleri kucağındaki bardağa geri dönmüştü.
"Nasıl fark ettiniz ?" Kadının vücudundan geçen titremeyi Elliot fark etmişti.
"O çocuğun bir adı var mı ?"
"Peter. Peter Jackson Hill." Ross sadece başını salladı.
"Peter." Diye fısıldadı. Başını kaldırıp Elliot'a baktı. "Onu ilk başta fark etmedim. Ne olduğunu anlamamıştım. Tekrar dikkatlice baktığımda anladım ama şoka girmiştim. Hemen suya girip dışarıya çıkarttım ama..ben kalbine baktım. Atmıyordu,yeni boğulmuş gibi değildi. Mosmordu ve şişmişti." Her kelimesinde yüzünü buruşturuyordu.
"İlk defa mı ceset görüyorsunuz ?" Ross yine başını iki yana salladı. "Hayır, babam kalp krizinden öldü. Onun bedenini görmüştüm ama onunla bunun hiçbir alakası yok. Babam çok huzurluydu. Sanki uyuyor gibiydi. Bu çocuk ise çok..ah." Elliot'a bakan şiddetli gözler bir anda sönmüştü."Sonrasında polisi aradım."dedi kısık sesle.
"Neredeyse her gün koşuyorsunuz. Bugün etrafta farklı birini gördünüz mü ?" Ross'un kaşları anlamayarak çatıldı.
"Farklı biri mi ?"
"Yani sizin gibi her gün o saatlerde koşan insanların yüzünü az çok biliyorsunuzdur."dediğinde Ross başını salladı."Bugün farklı bir yüz gördünüz mü ? O taraflarda gezen bir adam veya kadın ?" Ross birkaç saniye kaşları çatılı bir şekilde masaya baktı. Hatırlamaya çalışıyordu. En sonunda umutsuzca başını iki yana salladı.
"Üzgünüm,hayır. Kış aylarında çok fazla insan koşuya çıkmıyor bu yüzden normalde de pek kimseyi hatırlamıyorum."
"Anladım."
"Cinayet mi ?" Dedi gözlerindeki korkuyla. Sanki cevabı öğrenmek istemiyordu ama ağzından bir kere kaçmıştı bile. Elini haç işareti olan kolyesine götürdü ve sıktı.
"Araştırıyoruz." Demekle yetindi Elliot. Ross'un sımsıkı tuttuğu altın kolyeye baktı. "Hrıstiyan mısınız ?"
"Evet. Babam papazdı ve beni rahibe yapmak istiyordu." Aklına bir şey gelmiş gibi kısacık güldü. Dikkati dağılmıştı. Gözleri masanın üzerindeki sahte çiçekteydi. "Bunun için babamla çok kavga ederdim. Bir rahibe olarak hayatımı kilisede hiç evlenmeden, aşık olmadan geçirmek istemiyordum." Gözlerine hüzün oturmuştu. Belki de özlem. "Boşandıktan sonra eve döndüğümde babamın gözlerindeki bakışı görmeliydiniz. Ben haklıydım. Eğer bir rahibe olsaydın bunların hiçbiri olmazdı der gibiydi. Tabi bu sözleri ondan hiç duymadım. Sanırım annem onu susturmayı başarıyordu." Tekrar güldü. "Hiç aşık oldunuz mu Dedektif ?" Elliot konunun ne ara ona geldiğini anlayamamıştı.
"Hayır,hiç şansım olmadı."
Ross tekrar güldü."Eğer bir gün aşık olursanız bunun şans değil de kader olduğunu anlayacaksınız." Yavaşça ayağa kalktığında Elliot da ayaklandı.
"Artık gidebilir miyim ?"
"Elbette. Yardımlarınız için teşekkürler." Ross tebessüm etti. Gözlerindeki hüzün tebessümle saklanmayacak kadar büyüktü."Sizi evinize bırakmamı ister misiniz ? Biraz dinlenmek iyi gelebilir." Ross ellerini kabanının ceplerine sokmuş, omuzlarını kendini savunmak istermiş gibi gerginlikle içe doğru döndürmüştü.
"Teşekkürler ama gözlerimin önündeki görüntü ve beynimin içindeki düşüncelerle yalnız kalmaktan korkuyorum." Gözleri yine dolmuştu."Yalnız olmak istemiyorum. Arkadaşlarımla kalacağım." Elliot gördüğü ilk çocuk cesedini hatırladı. O da uzun bir süre kendine gelememişti ama kendisi Ross'un aksine bir süre dış dünyadan soyutlanmıştı. Kadını nasıl teselli edeceğini bilemedi. Arkadaşları ona alışması gerektiğini söylemişti. En azından Ross'un böyle bir sorunu yoktu. Alışmak zorunda değildi, zaman yeterliydi onun için.
Kafenin kapısından çıkmadan önce arkasını dönüp Elliot'a baktı."O çocuk acı çekiyordu Dedektif. Huzurlu değildi. Lütfen huzura kavuşması için yardım et."dedi yalvarırcasına.
"Elimden gelen her şeyi yapacağım." Diye söz verdi.
Kafeden çıktıktan sonra ilk işi yiyecek bir şeyler alabileceği adam gibi bir yer bulmaktı. Karnı açlıkla tekrar guruldadığında gözüyle etrafa bakınıyor, dükkan arıyordu. Bulduğunda arabayı park etti. Arabadan çıkmadan önce powerbank'ın torpido gözünden aldı ve telefonuna takıp paltosunun cebine attı.
Hızlıca Sam Bar & Cafe yazan restorana girdi. İçerisi öğle saatleri olduğu için kalabalıktı. Cam kenarında tek sandalyeli küçük masaya yerleşti hızlıca. Garsonlardan biri siparişini almak için geldiğinde bagel ve sert bir kahve sipariş etti. Cama usulca inen kar tanelerinin suya dönüşerek aşağıya inmesini izledi.
Küçük bir çocuk neden uçuruma giderdi ? Zorla mı götürülmüştü yoksa kendi isteğiyle mi gitmişti ? On iki yaşındaki bir çocuğun intihara kalkışacağını hiç sanmıyordu. Az çok bildiğine göre intihar edeceği kadar korkunç bir hayatı da yoktu.
O zaman bir katil vardı. Neden birisi bir çocuğu öldürmek isterdi ki ? Cinsellik olmadığın düşünüyordu Osborne. Neydi o zaman ?
Para ? On iki yaşındaki bir çocukta ne kadar para olabilirdi ?
İntikam cinayeti ? Belki de kayıp baba yapmıştı. Aile geçmişleri hakkında bir bilgisi yoktu sonuçta. Öğle yemeğinden sonra görmesi gereken bir anne vardı.
Cebindeki not defterini çıkardı ve deftere not aldı. İsimleri ve adresleri yazdı hızlıca.
Siparişi geldiğinde yemeğe koyuldu,sıcak kahveden dolayı dilini yakmamayı başaramamıştı. Hızlıca kahvenin son yudumunu kafasına dikerken telefonu çaldı. Telefonu cebinden çıkardığında arayanın Jess olduğunu gördü.
"Efendim Jess ?"
"Elliot,nerdesin ?"
"Yemek yiyordum. Birazdan Bayan Hill ile konuşacağım. Ne oldu ?"
"Harika. Bende gelebilir miyim ?"
"Tabi ama hâlâ hastanede olup olmadığını bilmiyorum."
"Öğrenirim ben şimdi. Sana mesaj atarım,orada buluşuruz."
"Olur."
Elliot hızlıca eşyalarını toplayıp ücreti ödedi. Arabasına binmek üzereyken mesaj gelmişti. Motorun ısınması için arabanın içinde beklerken mesajı açtı. Anlaşılan Bayan Hill hâlâ hastanedeydi. Direksiyonu buzda kaymamaya çalışarak yavaşça tanıdık hastane yoluna çevirdi.
Hastanenin bahçesinde beklerken sürekli etrafına bakınıyor, dağınık kahverengi saç ve siyah gözlükleri arıyordu. Saatine tekrar baktı, yaklaşık on dakikadır Jessicayı bekliyordu. Bayan Hill hastaneden çıkmadan konuşmak istiyordu. Sıkıntıyla nefes verip elini cebindeki telefona götürdüğünde Jess'in bağırışını duydu.
"Bu sizin suçunuz !"
"Kadınlara ehliyet verilirse olacağı bu zaten !"
"Kadın olmamla ne alakası var ?!"
Elliot hızlıca park alanına doğru koşarken ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Jessica sinirle kaşlarını çatmış,ellerini beline koymuştu. Küçücük boyuyla karşısındaki adama dikleniyordu.
"Jess ?!" Elliot'un bedeni gerilmiş, karşısındaki adamı çatık kaşlarla süzmüştü.
"Elliot."dedi Jess. Sesinde rahatlama vardı."Üzgünüm. Küçük bir sorun oldu."
"Noluyor ?"
"Bayan araba sürmeyi bilmiyor anlaşılan."dedi adam. En fazla yirmilerinin başındaydı. Elliot ehliyeti olduğuna bile emin değildi.
"Sana sormadım."dedi sert bir dille. Jess sinirle adama baktıktan sonra Elliot'a döndü.
"Büyük bir şey değil. Arabası buzda kaydı ve benimkine çarptı ama benim suçum olduğunu söylüyor."
"Arabayı nereye koyduğuna dikkat edersen sevinirim. Park etmeyi bilmiyorsanız kullanmayın."
"Hala park ediyordum ! Arabadan inmemiştim."dedi sıkılı dişlerinin arasından.
"Araba aynalarının makyaj aynası olarak kullanılmak dışında başka görevleri olduğunu öğrenseydiniz bu tür sorunlar yaşamazdık."
"Sen bi sus." Dedi Elliot sinirle. Bugün daha kötü gidemezdi. Arabalara yaklaşarak kırılmış ön fara baktı. Birazda çizik vardı. Jess'in arabasında bir şey görünmüyordu. "Sigortayı aradın mı ?"diye sordu Jess'e dönerek.
"Hayır. Sen gelmeden iki dakika önce oldu zaten."
"Polisi arayacağım."dedi adam tehdit savururcasına. Elliot kaşlarını çatarak adama döndü.
"Ben zaten polisim." Dediğinde cümlenin sonuna bir küfür koymadan zor durmuştu. Adam alayla güldü.
"Polis sevgilini mi çağırdın ?"
"Bende polisim salak !" Dedi adama sinirle bağırarak."Ayrıca o sevgilim değil." Elliot içinden bugünün çabuk geçmesi için dua etmeye başlamıştı bile. Jess sigortayı aradıktan sonra telefonuyla iki arabanın da fotoğrafını çekti. Ardından adama telefon numarasını verdikten sonra arabasını park yerine soktu. Geçen on beş dakikanın sonunda birlikte hastane kapısından girmeyi başardılar. Hastane sekreterine doğru yaklaşırken Jess çıkarttığı olaylar yüzünden kadının gitmiş olmaması için dua ediyordu. Eğer evine gitmişse,bir saatlik yol onları bekliyor demekti. Bayan Hill,neredeyse şehrin dışında bir ev tutmuştu. Elliot kimlik kartını gösterdi.
"Elaine Hill burada mı ?" Kısa, küt saçlı sekreter hızlıca bilgisayarda tuşlara bastı.
"Evet,ikinci katta. Oda numarası yüz iki."
"Teşekkürler."dedi hızlıca. Asansöre yöneldiğinde Jess hemen arkasında ona yetişmek için koşturuyordu. Asansöre bindiklerinde Jess özür dileyip dilememesi gerektiğini düşünürken Elliot kaşlarını çatarak ona döndü.
"Alnına ne oldu ?"
"Hm. Ne ?" Elliot Jess'in alnına düşen saçlarını eliyle çekip çatık kaşlarla alnına baktı.
"Morarmış." Dediğinde Jess arkasını dönüp aynaya baktı. Daha yeni yeni yeşil renkte morarmaya başlayan yeri ovuşturdu. "Önemli değil. Araba vurduğunda çarpmış olmalıyım."
"Göster istersen."
"Büyütülecek bir şey değil. Önce çözmemiz gereken bir dava var." Asansörün kapısının açılmasıyla ikiside koridora adım attı. Oda numaralarına bakarak kapıyı bulduklarında Elliot kapının önünde durdu.
"Konuşmayı yapmak ister misin ?"
"Sen yap, ben not alayım." Dediğinde başıyla onayladı ve kapıya vurup, araladı.