ALİCE
Kabus olduğunu bilmeme rağmen çığlık atarak uyandım. Çığlığın benden geldiğini Tina'nın korku dolu gözlerine baktığımda anlamıştım. Tina hemen yanımda korkuyla sıçrarken yanındaki ışığı açtı.
"Alice ?!" Ellerini omzuma yerleştirip ter içinde kalmış yüzüme baktı. Boğazım kurumuştu. Gök şiddetle gürledi ve bir anlığına bembeyaz kıldı karanlığı. Tina boncuk boncuk ter içinde kalmış yüzümü gördü. Neler olduğunu anladığında paniği biraz olsun dinmişti.
"Alice iyi misin ? Kabus gördün." Bir yandan kolumu ovalarken diğer eliyle yüzüme yapışmış saçları çekiyordu. "Sadece kabustu." Dedi.
Beni rahatlatmaya çalışırken yağan yağmura çevirdim başımı. Onun tesellilerini dinlemek istemiyordum. Çünkü sadece bir kabus olmadığını biliyordum. Yataktan kalktığında ona döndüm. Kafası karışmış ama aynı zamanda gözlerinden pişmanlık akıyordu. Film yüzünden kabus gördüğümü anlamıştı.
"Su getireceğim." Dedi odadan çıkarken. Nefes verip kendime gelmeye çalıştım. Son günlerde artan kabuslar beni yoruyordu. Birkaç saniye başımı dizlerimin arasına alarak gök gürültüsünü ve yağmuru dinledim. Uzun zaman sonra geçmişi hatırlamak, içimde ihanet duygusunu uyandırmıştı.
Geçmişte, sevdiklerine kavuşmak için her şeyi yapmış olan kıza ihanet etmiştim. İçime gömerek üzerine gül diktiğim o kızı mezarında çürümeye bırakmıştım. Bu his bir anlığına kalbimi öyle yaktı ki nefes alamadım. Gözlerimden uzun zamandır, unuttuğum özlem için dökmediğim gözyaşları yanaklarımı yakarak akmaya başladı.
Küçüklüğümü hatırlamaya çalıştım. Rawen ile tanıştığımda çok da büyük sayılmazdım ama tamamen geçmişim olmadan beni almayı başaramamıştı da. Belki elinde olsaydı yapardı. Hemen şu anda elimden almadan önce geriye kalan ne varsa silip yok etme şansı olsaydı, tek bir saniye bile tereddüt etmeden yapardı. Bunu biliyordum.
Geçmişte, bana yaptığı tüm o işkencelerin en büyük sebebi de bu değil miydi zaten. Bana olan nefreti, intikam duygusu ya da alacağı bir şey karşılığında yapmamıştı hiçbirini. Beni, ruhumu kırmaktı. Bunu anladığımda çoktan paramparçaydım. Binlerce küçük, kesin parçalarla ayrılmış ve o parçaların üzerinde yaşamaya mahkum kılınmıştım. Her bir parça kalbimin içinde yaşadığım her saniye beni delik deşik ediyordu.
Eğer bunu daha erken anlamış olsaydım, sadece tek amacının benim umudumu elimden almak olduğunu anlamadım sonucunda bir şeyin değişeceğini sanmıyordum. Sanırım beni en çok yakan şeylerden biriydi bu. Rawen'a karşı daha çok direnirdim belki. Ama nereye kadardı ? Bir yıl ? Üç yıl ? Beş yıl ? Bunun bir sonu olmamıştı ki hiç.
Kimse, hiç kimse benim için gelmemişti. Rawen'a geldiğimde, beni aldığında sanki beni dünyadan silmişti. Yine de benden alamadığı tek şey hatıralarımdı. En değerlileri ise ondan öncesine dayanıyordu.
Rüyamda gördüğüm balerin tüm bu zaman boyunca herhangi bir yerde gördüğüm bir şey değildi. Ne televizyonda ne de dışarıdaki insanların elindeki bir şey değildi. Bu benim geçmişimdi. Küçük ellerimin balerinin elbisesinde ve yüzünde gezindiğini silinmeye yüz tutmuş hatıralarımın arasında hatırlıyordum. Büyüleyici melodisini duymak için heyecanla döndürdüğüm düğmesini hatırlıyordum. Sadece anılara değil, o anki duygulara da sahip olmayı diledim. Oraya ait olmanın verdiği hissi tekrar duyumsamak istedim.
Tina elinde yarısı dolu bir bardakla geldiğinde bana su içirerek elinden geldiğince rahatlatmaya çalışmış, yatmadan önce korku filmi izlediğimiz için kendine kızmıştı.
"Üzgünüm," dedi belki de onuncu kez pişmanlığını dile getirirken.
"Sorun yok, senin suçun değildi. Üstelik günlerdir kabus görüyorum, bu ilk defa olmuyor yani." Dedim yorgunca.
"Neden, uyuyamıyor musun ?"
"Bilmiyorum, " dedim omuz silkerek. "Sadece rüyalarım derinleşti ve sıklaştı."
"Ne gördün ?" Dedi merakla. "Yani anlatmak istersen eğer dinlerim. Belki anlatınca daha iyi hissedersin." Dediğinde silinip gitmek istemeyen rüyamın parça parça resimleri gözlerimin önündeydi. Ağladığım için acıyan gözlerimi ovuşturdum.
"Çok yorgunum." Dediğimde ablasıyla başını salladı.
"Haklısın, uyumaya çalış biraz daha." Dedi. Elleriyle bir süre sırtımı sıvazladı.
Yaklaşık on dakika sonraysa tekrar karanlıkta, yorganın içinde yerimizi almıştık. Kollarını belime sarmıştı. Beni sakinleştirmek için eskiden birlikte söylemeyi çok sevdiğimiz bir melodi mırıldanıyordu. Aklımdaysa onun müziği değil, Bellenin küçük şarkısı çalıyordu.
Sabah Tina'dan erken uyanmıştım. Saat sabah beşi gösteriyorken güneş yeni yeni doğuyor, kendinden önce ağlayan gökyüzünü aydınlatıyordu. Ses çıkarmadan yataktan çıkıp alt kattaki banyoya girdim. Biraz olsun kendime gelmek için soğuk suyu yüzüme vurdum.
Aynada, geçmişteki kızla şimdiki kız birbirine baktı bir an. Kalbimi kıran şeyse karşımdaki kızın yara bere olmuş yüzündeki hayal kırıklığıydı. Savaşı kaybetmiş olduğunu anlamıştı.
Banyodan çıkıp koltuklardan birine geçtiğimde hiçbir şey yapmak istemiyordum. Her noktasını ezberlediğim evin içinde hayal kurmayı denedim. Yanıp kül olduğunu, her şeyin yok olduğunu düşündüm. Ateşin küçük bir mumla başlayarak eski perdelerimizi nasılda hızlıca saracağını hayal ettim. Geriye hiçbir şey kalmayana dek yok olacaktı. Hayatımı geçirdiğim bu dört duvar yok olduğunda hepsinden geriye bana ne kalıyordu ? Benden geriye ne kalıyordu ?
Silinmeye yüz tutmuş anılarım mıydı yanlızca bana ait olan ?
Dün akşam başlamış olan yağmur hızını kesmeden yağmaya devam etti. Güneşin böyle zamanlarda nereye gittiğini merak ettim. Simsiyah bulutlar onu kapatmış olsa da yine gün yüzüne çıkacağını biliyor olduğu için mi kolayca gidebiliyordu ?
İçimdeki çocuk da bir zamanlar öyle miydi ? Rawen'ın paramparça ettiği umudumu aradım içimde. Neden onunla savaşmıştım ? Hangi amaçla gitmek için işkencelere katlanmıştım ? Kime dönecektim ? Geçmiş, bugün daha fazla yakıyordu canımı. Bugünümün bana ait olmadığını biliyordum. Fakat bana ait olan geçmişimden geriye bir şey kalıp kalmadığından emin değildim.
İçimdeki acının ise aklıma gelen tek çözümü vardı. Çaresizliğin tek çaresi olduğunu bundan yıllar önce öğrenmiştim.
Geçen yılları kesin tarihlerle hatırlamasam da, o gün soğuk bir kış günü olduğunu hatırlıyordum. Kar lapa lapa yağıyor, bembeyaz örtüsünü yeryüzüne seriyordu..
Alt katta kucağımda kitaplarla oturmuş sayfaları çevirirken Tinayı bekliyor, en sevdiğim kitabın okumasını istediğim sayfasını parmağımla tutuyordum. Saatin tik tak sesi odadaki tek sesti. Dakikalar önce lavaboya gireceğini söyleyip giden Tina hala daha gelmezken beni unutup unutmadığından şüphelenmeye başlıyordum.
Parmağımı arasına koyduğum sayfayı en sonunda dayanamayıp kenarından kıvırdığımda sinirle koltuğun kenarına koydum. Neredeyse yirmi dakikadır yoktu. Birkaç saat sonra Rawen gelecekti ve biz o olmadan eğleneceğimiz zamanı boşa harcıyorduk.
"Tina !" Üst kata çıkmadan önce ses vermesi için sabırsızca bağırdım. Ses gelmezken aklıma beni korkutmak için bilerek saklandığı düşüncesi ilişti. Gözlerimi dört açıp yavaşça merdivenlere yöneldiğimde hala ses vermesini umut ediyordum.
"Tina oyun oynamak istemiyorum !" Diye uyardım. "Tina ?! Hadi ama !" Sinirle üst kata çıktığımda açık tuvalet kapısına baktım. Kaşlarım merakla kalkarken ne olduğunu anlamıyordum. Odaları gezmeye başladığımda her odada ona sesleniyor, ama hiçbir şekilde cevap alamıyordum. İlk korkum, gitmiş olduğuydu. Sıkılmıştı veya acil bir işi çıkıp gitmişti. Hatta en kötüsü Rawen ondan gizli yaptığımız şeyleri öğrenmiş ve onu arayıp gitmesini söylemişti.
"Tina nerdesin ?!" Korkulu çıkan sesim mantığımı çalıştırdı. Bunca zamandır alt kattaydım, ben onu görmeden gitmesine imkan yoktu. Mutlaka kapı sesini duyardım.
"Tina !" Banyoya yöneldiğimde, akan su sesini duydum. Bu beni öyle rahatlatmıştı ki bir an yere çökecektim.
"Tina, neden cevap vermiyor-" sözcükler tıkandığında, nefesim kesildiğinde,Tina kıpkırmızı bir suda uyuyordu. Başı geriye düşmüş, rengi solmuştu.
Kırmızı su, küvete su dolduran musluk yüzünden taşmak üzereydi. Panikle atan kalbime karşın yavaşça içeriye girdiğimde Tina'nın kırmızı suya girmek üzere olan yüzüne baktım. Hiç görmediğim kadar beyazdı. Kar gibiydi.
"Tina ?" Dedim uyandırmak için. "Tina uyan lütfen. Bu su da ne ? Neden aşağıya gelmiyorsun ?" Yanına çömeldim. Geriye düşmüş başında tek bir kıpırtı yoktu.
"Tina yoksa adet mi oldun ?" Kırmızı suya elimi soktum. On beş yaşında, adeti yeni keşfetmiş biriydim. Ve bu kırmızılığın tek bir anlamı olabilirdi.
"Tina uyan hadi ! Ped takman gerek." Sorun değildi. Rawen'ın bana öğrettiklerini ona da öğretebilirdim. Kolunu tutup sarstığımda neredeyse suyun içine girmek üzere olan başını son anda tuttum. O zaman üzerinde atlet olduğunu fark ettim. Yanlış giden bir şeyler vardı. Soğumuş kolunu tutup onu küvetten çıkarmaya çalışırken bileğini ancak o zaman görmüştüm.
Derince, bileğinden neredeyse dirseğine kadar kesilmişti. Çığlık atamadım. Ağlamadım. Sadece donup kaldım. Kestikten sürekli sızan ince kanlara baktım. Yaklaşık bir dakika sonraysa panik atak geçiriyordum.
Göğsüm sıkışmaya başlıyor, boğuluyormuş gibi nefes alamıyordum. Yaşadığım şokla kendimi banyonun diğer tarafına atarken başlayan baş dönmesi gördüğüm kırmızıyı her tarafa yayıyordu. Oda etrafımda dönüyordu. Korkuyla kasılan karnım, kusma isteğim ve uyuşmaya başlayan bedenim soğuk fayansın bir köşesinde deli gibi titriyordu.
Çıldırdığımı düşündüm. Ya da ölüyor olduğumu.
Sonrasındaysa çığlıklarım başladı. Tina'nın ölmüş olduğu korkusuyla çığlık attım. Kendimi hızla kan içindeki suya attığımda onu kurtarmaktan başka bir şey düşünmüyordum.
"Tina ! Tina uyan !" Koltuk altlarından yakalayıp tüm gücümle onu çıkarmaya çalıştım. Artık su taşıyor, sadece küveti değil her yeri kan içinde bırakıyordu. Tina'nın kanına bulanmıştım.
"Rawen !" Beni çaresiz bırakan adamın adını çaresizlikle haykırdım.
"Rawen yardım et !" Hem ağlıyor hem de Tina'nın çıkardığım bedenini ısıtmaya çalışıyordum. Boynuna sarılmaya çalışırken nefesimle tenine üflüyordum.
"Rawen !!" Gelmeyeceğini bile bile bağırdım. Çünkü yapabileceğim başka bir şey yoktu. Çaresizdim.
Kapının hemen arkasındaki havluyu alıp üzerine sardım. Bir yandan durmadan ağlarken diğer yandan ne yapmam gerektiğini düşünüyordum. Çok soğuktu. Koltuk altlarından tutarak yatak odasına götürmeye karar verdiğimde onu ilk çekişimle birlikte küvetten taşmış olan kanlı su kayıp kafamı kapının kenarına vurmamı sağlamıştı.
Acıyla tekrar kalktığımda bu sefer tüm gücümle onu koridora kadar getirmeyi başarmıştım. Yüzünde bir hareket görmek için ona baktığımda ölü gibiydi. Bembeyaz, ruhsuz. Panik atağımın tekrar ortaya çıkmaya başladığını anladığımda fırsat vermeyerek çekmeye devam ettim.
Sürüyerek odaya getirdiğimde yataktaki yorganı alıp hızlıca üzerini örtmüştüm. Her yeri ıslaktı ve üşüyor olmalıydı.
"Tina !" Kollarından tutup sarstım. Küçük bir ses, hareket bekledim ümitle.
"Tina nolursun uyan artık ! Rawen gelecek, lütfen !" Ses vermesini bekledim. Bir şey söylemesini. Hareket etmedi. Uyumaya devam ediyordu.
Yalvarışlarım göz yaşlarıma karışmış, ne yapacağımı bilemeden göğsüne sığınıp ağlamıştım. Kollarını kaldırıp bana sarmasını bekleyerek, gözyaşlarım kuruyana dek koynuna sığındım. Saatler geçmiş, gün yerini geceye bırakmaya başlamıştı.
Çığlıklarım sessiz fısıltılara dönmüştü. Sürekli konuşmuştum. Ona iyi olacağını, iyileşeceğini, Rawen'ın onu kurtaracağını söyleyip durmuştum. Yanlız olmadığını bilmesini istiyordum.
Soğuk olan ev, ıslak kıyafetlerimin üzerimde donmasını sağlamıştı sanki. O kadar üşüyordum ki sertçe birbirine vuran çenemin bir an dişlerimi kuracağını düşünmüştüm. Hiç durmadan birbirlerine vururlarken Tina'nın yanında uyumama da izin vermemişlerdi.
"T-tina," diye fısıldadım yine. "Ü-ü-üşüyor mu-sun ?" Her yerinin örtülü olup olmadığı kontrol ettim ellerimle. O kadar uykum vardı ki gözlerimi açık tutmakta zorlanıyordum. Vücudumu hisstemiyordum artık.
Ve en sonunda Rawen geldiğinde, gözlerime çoktan yenik düşmüştüm. Rüya sandığım bir sanrıda Rawen kapının önünde dikiliyordu. Eve girerken ki kapının sesini ya da gıcırdayan merdivenlerin sesini hatırlamıyordum ama oradaydı işte. Donmuş, kıpırdamadan bize bakıyordu.
Yüzünde daha önce hiç görmediğim o korkuyla bana oldukça uzun gelen süre boyunca oradaydı. Bir elinde silahı duruyordu. Bana kendimi hatırlatmıştı kısa bir an. Bendeki çaresizliği.
Yüzünde gördüğüm dehşet ve korku, bunun rüya olduğuna inanmamı sağlamıştı. Rawen hiçbir şeyden korkmazdı.
"Alice !" Hızla yanıma geldi. Sıcak bedeni beni kavradığında ve yaralanıp yaralanmadığımı anlamak için ellerini her noktamda gezdirirken gerçek olduğunu anlamıştım.
"Alice, uyan ! Bana bak !" Gözlerimi açtım. Korku tüm vücudumu ele geçirmeye başladı.
"Tina," dedim sesimi bulmaya çalışırken. "Yardım et."
"Ne oldu ? Yaralandın mı ?!" Gözleri kısa bir an üzerimdeki kanda gezdi. Korkusu o kadar büyüktü ki, karşımdaki adamı tanıyamıyordum. Ellerimle üzerimdeki ellerini ittim.
"Tina.. . O-o kolunu kesmiş." Akmaya hazır gözyaşlarım firar ederken Rawen ancak şimdi anlamıştı ne olduğunu. Kafasında kurduğu sahne neydi bilmiyorum ama benim dünyamı yıkan cümleler onu rahatlamıştı kısa bir anlığına.
Ayağa kalkarken beni de kaldırmak zorunda kalmıştı çünkü o kadar uzun zamandır soğukta, aynı pozisyonda kalmıştım ki bacaklarımı hissetmiyordum. Beni oturmam için hızla yatağa bıraktığında Tina'nın yanına korkuyla çöktü. Elini boynunda tuttu.
"Kahretsin ! Sikeyim, Tina." Sesindeki sinir beni korkutmuştu. Tina'nın kolunu yakalayıp boynuna attıktan sonra tek seferde kucağına aldı. Hızla alt kata inerken hemen peşine takıldım. Ben hala merdivenlerdeyken Rawen açık bıraktığı dış kapıyla çoktan dışarıya çıkmıştı.
Kapıda kalakaldım. Beni o an durduran şey Rawen'ın aptal kuralları değildi. Eğer çıkarsam bana neler yapacağını da düşünmüyordum. Karşımdaki şey bana öyle yabancıydı ki şok olmuştum. Sonuna kadar açık olan kapının ardındaki bembeyaz kar ve ıslaklık beni ele geçirmişti. Burnuma konan küçük pamuk nerdeyse kalbimi durduracaktı. Büyülenmiştim. Özgürlük, ilk defa o an sadece bir kelimeden ibaret değildi.
Büyü uzun sürmemişti. Ama öyle güçlü olacaktı ki, uzun zaman sonra Rawen'dan tekrar kaçmayı deneyecektim.
Rawen kolumdan tuttuğu gibi beni üst kata çıkartırken ne olduğunu anlamıyordum.
"Tina, o iyi mi ?!" Dedim korkuyla. "Onu nereye götürüyorsun ?"
"Kapa çeneni !" Akmaya hazır gözyaşlarım bu sefer korkudan dökülmeye başlamıştı. Kıracak şekilde sıktığı kolumu çekiştirirken yatak odasına geldiğimizde beni içeriye itti. Dizlerimin üzerine düşerken korkudan sesimi çıkartamıyordum.
"Eğer bu odadan çıkarsan sana öyle şeyler yaparım ki Alice. Duydun mu beni !" Kapıda, sinirden gözü dönmüş adam, benim ilk tanıdığım şeytandı. Geri dönmüştü sanki. İçeriye adım attığında korkuyla yatağa yapıştım.
"Sakın cüret etme. Sakın." Kapıyı sertçe kapatıp üzerime kilitledikten sonra ev sessizliğe gömülmüştü. Dış kapının kapanma sesini duyduğuma emin olduktan sonra ağlayabilmiştim.
O gece, yanlız geçirdiğim ilk gecemdi. Rawen gittikten ve ağlama krizlerim bittikten sonra üzerimde ne varsa çıkarmış ve odadaki duşun altına girmiştim. Tina'nın üzerimde kuruyan kanını tırnaklarımla kazıyarak çıkartırkense histeri krizi geçiriyordum.
En sonunda yatağa girdiğimde, ilk defa başkası için yaşadığım çaresizliği düşündüm. Tina'nın bunu neden yaptığını düşündüğümdeyse, aklıma çaresizlikten başka bir şey gelmiyordu. Ama o çözümünü bulmuştu değil mi ?
İşte o gün, çaresizliğin bir çözümü olduğunu öğrenmiştim.
Esir olmaktan başka bir seçenek daha vardı.
Koltukta ne ara tekrar uykuya daldığımı hatırlamıyordum ama uyandığımda üzerime örtülmüş kalın bir yorgan vardı. Tina getirmiş olmalıydı. Beni uyandıran da mutfaktan gelen küçük tabak sesleri ve Tina'nın olmayı başardığı kadar sessiz konuşmalarıydı. Kısa bir an kendi kendine mırıldanıyor olduğunu düşünsem de üzerimdeki yorganı atıp duvarın kenarından arkası bana dönük olan Tinaya baktığımda telefonla konuşuyor olduğunu görmüştüm.
"Üzgünüm tamam mı ? Böyle bir tepki vereceğini düşünmemiştim." Dedi sinirle. Kısa bir an karşı tarafı dinlese de savunur şekilde sözlerine devam etti.
"Bana hakaret etmeyi kes seni psikopat ! Hatırlatmak isterim kabusundaki canavar ben değildim !"
Karşı taraftan yüksek sesli bir bağırış duyulduğunda kalın sesi hemen tanımıştım. Rawendı. Ve küfrediyordu. Tinaya ettiği küfürler bir an beni oldukça sinirlendirse de sessizce dinlemeye devam ettim.
"Ona ne izletmem gerekiyordu peki ?! Bu kızın bir hayatı yok ki ! Hayvan belgeseli dışında izin verdiğin bir şey var mı !"
Karşı taraf sinirle konuşmaya devam etti. Anlayamayacağım kadar uzaktaydı. Bu sefer bağırmıyordu ama Rawen'ın korkunç olması için bağırmasına gerek yoktu.
"Üzgünüm tamam mı ! Kes artık, biliyorsun bugün gitmek zorundayım. Sende gelebilirsen erken gel ve ona göz kulak ol."
Kalbim kırılmıştı. Tina kabusumdaki canavarın kim olduğunu gayet iyi biliyordu. Yine de onun erkenden gelmesini mi istiyordu ?
"Bilmiyorum," bir süre düşündü. "Gece çok korkmuştu. Çok zor sakinleştirdim. Sabah uyandığımda yanımda değildi, alt katta koltukta uyuyordu."
"Küfretmeyi kes artık " dedi sinirle.
"Peki." Son sözle telefonu kapattığında elleriyle gözlerini kapattı. Benim yüzümden başı belaya girmişti. Birkaç dakika daha duvarın kenarında saklandıktan sonra yeni uyanmış gibi esneyerek mutfağa girdim. Tina beni görünce gülümsedi.
"Günaydın. Nasıl hissediyorsun ?" Tina elindeki reçeli hazırladığı kahvaltı masasına bırakırken umursamazca omuz silktim. Yalan söylemeyi istediğim zamanlarda yaptığım bir hareketti. Tina bendeki yorgunluğu ve isteksizliği görebiliyordu.
"Hadi gel bir şeyler yiyelim." Dedi gülümseyerek. Bulduğum ruh halini daha fazla kurcalamamasını umut ediyordum.
"Güzel görünüyor." Dedim yaptığı omlete bakarken. Bana gülümsedikten sonra sandalyesini çekip o da oturdu. Ben önümdekileri çatalımla tırtıklarken o da elindeki kupasıyla kahvesini içiyordu. Sürekli her hareketimi izleyen gözlerinden rahatsız olarak başımı kaldırdım.
"Sen yemiyor musun ?"
"Aç değilim," elindeki kupayı iki yana hafifçe salladı. "Önce ayılmam gerek."
Aramızdaki garip sessizlik bir süre daha devam etti. Tüm bu süre boyunca kendime gelmeye çalışıyordum. Fazla tepki veriyordum, sadece aptal bir rüyaydı. Tinayla olan son günümü mahvetmek istemiyordum. Tina gittikten sonra nolacağını bilmiyordum. Rawen bana kızgın mıydı ? Telefondaki kükremelerin hedefi bende olacak mıydım ?
"Ne düşünüyorsun ?" Dedi dalgın yüzüme bakarak. Ellerini üzerine kuruladıktan sonra oturma odasına doğru adımladı. Peşinden giderken tereddütte kalsam da bilmeyi çok istiyordum.
"Tina ?"
"Efendim ?"
"Sana sormak istediğim bir şey var." Cümlem onu şaşırtmıştı. Merakla bana baktı.
"Sor." Yayları eskimiş eski ikili koltuğa yerleşti. Ayaklarını altında toplayıp top gibi oldu. Tina Rawen'a nazaran ne kadar da küçük ve güçsüzdü.
"Hatırlıyor musun geçmişte sen.." cümlemi onu kırmadan nasıl soracağımı düşündüm. İstemsizce Tina'nın tepkilerini ölçerken gözlerindeki merakın arttığını gördüm. Çekimserliğime anlam veremiyor gibiydi.
"Sen küvette kırmızıya boyanmıştın." Dedim anlamsızca. Ama o anlamıştı. Yüzünde anlamadığım bir ifade belirdi. Üzüntü gibiydi ama daha kederliydi.
"Ne bilmek istiyorsun ?" Yüzünün aksine sesinde gerginlik vardı. Neyden korktuğunu anlamadım.
"Neden yaptın ?"
Bir süre kaşlarını çatarak düşündü. Zihninden neler geçtiğini merak ettim. Hayatına dair bana anlatmadığı birçok anı olduğuna emindim. İyi veya kötü. Benin aksime o yaşıyordu.
"Ben daha fazla yaşamak istemedim." Gözlerinin odağı ben değildim. Dalıp gitmişti geçmişe. Bir an pişman olsam da merakım ağır bastı. Yine de boğulduğu geçmişinden çıkmasına izin vermedim ve sessizce bekledim.
"Ben.. daha basit anlatmak gerekirse iyi biri değilim Alice." Bu sefer kaşları çatılan bendim. Bana karşı her zaman nazik olan, beni güldüren, delirdiğim zamanlarda aklımı oynatmamı engelleyen kişiye baktım. Rawen ne kadar korkunç olursa olsun benim için ona karşı gelen Tina'ya baktım.
"Bu doğru değil." Dedim kendimden emin bir tonda. Onu teselli etmeye çalışıyordum.
"Sen çok nazik, kibar ve iyi kalplisin Tina. Öyle ki hayatımda-"
"Alice." Sert sesi beni böldüğünde durdum.
"Hiçbir şey bilmiyorsun. Ben olmamı istediğin ya da öyle düşündüğün kişi değilim. Ben çok çok kötü biriyim Alice." Sözlerindeki ciddiyet kalbimi korkuyla hızlandırdı.
"Sana bir hikaye anlatayım." Dediğinde anlamsızca baktım. Beni umursamadan arkasına yaslanıp anlatmaya başladı.
"Bir zamanlar genç ve güzelliğiyle büyüleyen bir kız varmış. Fakir ailesi ve üç küçük kardeşiyle birlikte büyüyüp birlikte yaşarlarmış. Genç kız çocukluktan çıkıp kızlığa doğru adım atmaya başladığında artık güzelliği dillere destan olmuş, ordan oraya herkes bu kızın güzelliğini konuşuyormuş. Genç kızın güzelliği kralın kulağına kadar ulaşmış.
Artık yaşlılıktan ölmek üzere olan kral oğlunun evliliğini görmeden ölmek istemiyormuş, genç ve güzel kızı duyunca hemen muhafızlarla yanına çağırtmış. Genç kız ürkek ve korkak adımlarla karşısına geldiğinde yaşlı kral bile hayran kalmış bu kızın güzelliğine. Hemen kararını vermiş ve oğluyla evlenmesini istemiş. Genç kızın ailesi bu duruma deli gibi sevinirken kız korkuyormuş ama itiraz edememiş. Düğün planları yapılmaya başlanmış, yedi diyara duyurulmuş prens'in evliliği.
Kız, prens'i görür görmez aşık olmuş, bu öyle inanılmaz bir şeymiş ki sanki büyü gibiymiş. Prens, güzelliği ve masumiyeti karşısında kalbini çoktan kaptırmış genç kıza. Evlilikleri tüm krallıklarca kutlanmış, kırk gün kırk gece eğlence yapılmış. Evliliklerinin ertesi günü kral tahtında ölmüş. Başa geçen prens kral, karısıysa kraliçe olmuş. Krallıklarını refah ve huzur içinde yönetmişler. Mutlulukla ve huzurla geçen günlerde tek bir sıkıntıları varmış. Kraliçe hamile kalamıyormuş.
Aradan geçen yıllarda bu sorun olmaya,vinsanlar konuşmaya başlamış. Tahta kraldan sonra bir prens gerekiyormuş. Ayrıca güzeller güzeli kraliçe kraliyet gezintilerinde amansız bir hastalığa kapılmış. Günler geçtikçe hastalanmaya, zayıf düşmeye başlıyormuş.
Uzun dönemli ilaçlar ve denemeler sonunda kraliçe hamile kalmış. Şenliklerle kutlanan bu haber doğuma kadar sürmüş çünkü doğan bebek erkek değil kızmış. Kral saray dışında kimseye söylenmesini istememiş.
Küçük bebek annesinin güzelliğinden bile kat be kat fazlasını almış. O kadar tatlı ve güzelmiş ki hizmetçiler tek göz yaşı dökmesine izin vermiyor, en iyi şekilde bakıyorlarmış küçük prensese. Kraliçe öldüğünde küçük prenses daha bir yaşına bile basmamış. Aradan geçen aylarda krallık neredeyse düşmenin eşiğindeymiş. Geçen zamanlarda kral ne yaparsa yapsın bir erkek evlat edinememiş. Hiçbir kadın ona bir oğlan veremiyormuş.
Derken bir gün yaşlı bir cadı çalmış sarayın kapısını. Krala bir teklifte bulunmuş. İnce, buruşmuş elini kaldırıp küçük prensesin her şeyden habersiz uyuyan bedenine çevirmiş.
"Eğer, eğer bana bu küçük kızı verirsen bir oğlun olmasını sağlarım, krallığını kurtarırım, kızına iyi bakacağım."demiş. Kral kabul etmemiş ama cadının söyledikleri öyle cazipmiş ki..
"Doğacak oğlun tanrılar tarafından kutsanacak, Herkül kadar güçlü, güç ve savaş tanrısı Virtus kadar cesaretli olacak. Krallığını yüceltip tüm dünyanın hâkimi kılacak." dediğinde kral çaresizlikle kabul etmiş ve yaşlı cadı küçücük bedeni kucağına alıp yok olmuş ay'ın bile ışığının söndüğü o gecenin karanlığında.
Ve o günden sonra küçük prenses her şeyden habersiz bir kulede büyümüş."
Sessizlik bir süre ikimiz arasında asılı kaldı.
Ne düşünmem gerektiğini bilmiyordum. İlk defa duyduğum hikâyeyi bir kez daha zihnimden geçirdim. Prenses için üzülmüştüm. Babası onu yaşlı bir cadıya vermişti. O küçük kıza ne olmuştu ? Babası onu bulmak için gelecek miydi ? Gelir miydi ?
Aniden çalan telefon ikimizi de daldığımız derin sulardan çıkartırken Tina telefona cevap verdi.
"Birazdan çıkmam gerek." Dedi saate bakarken. Arayan Rawendı. Dalgınca ellerimle oynamaya başladım.
"Evet, uçağa yetişmem gerek." Karşı tarafı dinledi. Rawen hızlıca bir şeyler anlatıyordu.
"Ona ben söylerim." Dediğinde Rawen sertçe 'telefonu ver' dedi. Yüksek çıkan sesini duymuştum. Kalbim korkuyla attı. Hala sinirliydi ve birazdan evde olacaktı. Tina gözlerini devirip telefonu bana uzattı. Güvensiz gözlerle bakarken beni sakinleştirmek için hafifçe gülümsedi. Telefonu alıp kulağıma dayadığımda yutkunmadan edemedim.
"Efen-"
"Alice." Kalbim kısa bir an tekledi.
"Hm."
"Tina birazdan evden çıkacak, bende o çıktıktan sonra iki saat içinde geleceğim."
"Peki."
"Geldiğimde seninle konuşacağız." Farkında olmadan başımla onayladım. Tina neden söylemek zorundaydı ki ?
"Alice." Dedi ben cevap beklercesine.
"Tamam, olur." Telefon kapandığında Tina'ya uzattım.
"Ne dedi ?"
Sorusunu duymazdan geldim. "Ne zaman gideceksin ?"
"Şimdi hazırlanmaya başlamam gerek." Üzgünce başımı salladım.
Tina eşyalarını toplarken beni bekleyen felâketi düşünmemeye çalışıyordum. Bir yandan etrafa bıraktığı eşyalarını bulup ona getirirken diğer yandan zihnimi meşgul etmeye çalışıyordum. Tina üst katta bavulunu yerleştirirken alt katta bıraktığı küpelerini almak için merdivenleri hızlıca indim.
Rüzgar sertçe cama çarpıyor, yaklaşan fırtınayı üzerimize getiriyordu. Henüz sabah olmasına rağmen gökyüzünde ışıktan eder yoktu. Gökyüzü kendini griye boyanmıştı. Hüzünle cama yaklaşıp Belle'yi düşündüm. Kabuslarımda kendim dışında korktuğum tek kişiydi. Eğer Rawen onu öğrenirse olacakları hayal bile etmek istemiyordum.
"Bulabildin mi ?" Tina'nın üst kattan bağırmasıyla kendime gelirken koltuğun kenarına bırakılan küpeleri aldım.
"Evet !"
Merdivenleri isteksizce çıkarken kendimi teskin etmeye çalışıyordum. Sorun yok, Tina yeniden gelecektir. Beni görmek için hep gelir. Rawen bana ne kadar kızarsa kızsın en sonunda sakinleşecektir. Sonsuza dek sürmeyecek.
"Teşekkürler." Dedi elimdeki küpeleri hızlıca takarken. Son kez etrafına bakıp kontrol yaparken cam kenarına yaklaştım farkında olmadan. Yağmurun altında hızlıca kaçışan insanlara baktım. Bu kadar can yakan bir şey miydi ıslanmak ? Soğuk suda duş almak gibi miydi ? En son ne zaman bir yağmurun altında ıslanmıştım ?
Gözlerim dalgınlıkla fırtınaya karşı dimdik ayakta duran ağacın yapraklarının verdiği savaşa takıldı. Biraz da gökyüzüne dalmış olduğumdandı belki de onun küçük bedeninin çok geç farkına varmış olmam. Kalbim aniden hızlanırken cama daha çok yaklaştım ve küçük bedene izinsizce diktim gözlerimi.
Belle girdiği küçük duvar kenarında oldukça zor seçiliyordu. Diğerleri gibi saklanmıştı kendini yağmurdan, ya da en azından deniyordu. Ne diyebilirdim ki, haklıydı. Küçük bedeni bu rüzgar için yaprak kadar savunmasızdı. Endişeyle izledim gittikçe küçülüp top halini almasını. Ara ara yüzünü gömdüğü dizlerinden kısa bir süreliğine kaldırdığında yüzünü göreceğim diye heyecanla dikeldim.
Belle rüzgârın uçurduğu kutunun altında kalırken kalbim korkuyla onu izledi. İncinmiş miydi ? Donuyor olmalıydı. Farkında olmadan elimi cama koydum. Onu almak istedim. Ne kadar kötü olursa olsun ona izinsizce el uzatmak ve götürmek istedim kendimle beraber. Kutuyu üzerinden atarken başını kaldırdı. Yüzüm korkuyla çarpıldı.
"Alice ! Sana sesleniyorum, duymuyor musun ?!" Tina kollarını omuzlarıma koymuş ve beni kendine çevirmişti. Kaşları merak ve endişeyle çatılmıştı.
"Alice noluyor ?" Dedi korkuyla.
"Kan içinde." Dedim nefes nefese.
"Neden bahsediyorsun ?! Ney kan içinde ?"
Belle'nin yüzünü zihnimden silemiyordum. Sanki yüzüne bir kova kan boşaltmışlardı. Gözlerim korkuyla doldu. Ona bunu kim yapmıştı ?!
"Alice !" Tina en sonda beni kenara itip dışarıya baktı. Korkuyla kendime gelip baktığı yere döndüm. Belle ortalıkta görünmüyordu. Yalnızca kutu rüzgar yüzünden oradan oraya savruluyordu.
"Alice noluyor ? Beni korkutuyorsun." Endişeli gözlerine baktım. Ağlamak ve yardım için yalvarmak istedim.
Tina yardım eder miydi ?
"Belki de Rawen'ı aramalıyım. Biraz daha erken gelebilir."
"Gerek yok." Dedim soğukça. İhanet edilmiş gibi hissetmeden edemedim. "Sadece film yüzünden korktum sanırım. Aklıma gelip duruyor." Uydurduğum yalanı yutmuş gibiydi. Gözleri hüzünle baktı.
"Özür dilerim. Seni bu kadar etkileyeceğini akıl edemedim." Kollarını etrafıma dolarken bende ellerimi belinde birleştirdim. Zihnim dediklerini umursamak için fazlaca dehşet içindeydi. Yine de ona sahte bir gülümseme verebilmeyi başardım. Onu bir an önce göndermek ve Belleyi görebilmek için alt tarafta kata inmek istiyordum.
"Sorun yok. Uçağını kaçıracaksın." Dedim saate bakarak.
"İstersen Rawen gelene kadar bekleyebilirim. Sadece saati değiştirmem yete-"
"Saçmalama." Dedim gülümsememi genişleterek."Git ve çabucak geri dön. Zaten Rawen birazdan burada olacak." Cümlemi bitirdiğimde bana yine sıkıca sarıldı. Bende veda ettim bir kez daha.
Tina kapıyı kilitleyip gittiğinde hiç durmadan cama koştum. Kapının önündeki taksiye binip giderken bana camdan el sallamıştı, bense farkında olmadan Belle'yi arıyordum karanlığın arasında. Geçen dakikalar bana işkence etmekten başka bir işe yaramıyordu. Evin bütün camlarını sırasıyla geziyordum onu görebilmek için.
Yaklaşık yarım saatin sonunda kalbim yavaşlamış olsa da zihnimde kaos vardı. Tina'nın anlattığı hikâye ilişti zihnimin derinlerine. Kızını veren kral rahatça yaşayabilmiş miydi yoksa zamanın da getirdiği vicdan azabıyla kavrulup gitmiş miydi ? Sevdiği tek kadından ona kalan bir parçaydı kendi kızı. Belle'nin de hayatı böyle miydi ?
Belki de küçük kızın suçuydu bu. Bir prenses olarak doğmamış olsaydı bunların hiçbirini yaşamazdı. Prenses olmak onun suçuydu.
Nefes verip başımı dizlerimin arasına gömdüm. Dizlerim uyuşmaya başlarken üst kattan görebilmek umuduyla tekrar yukarıya çıktım. Neden o halde olduğunu anlayamıyordum. Görebildiğim her köşede gözlerimi gezdirdim. Yağmur hızını yavaşlatmış olsa da durmamıştı. Yatağa uzanmak için döndüğümde gözlerim çekmecede takılı kaldı.
Çekmeceye doğru adımlayıp Tina ile olan gizli sırrımızı çıkardım kutusundan. Elbiseye bir kez daha göz gezdirdim.
"Prenses gibi." Diye mırıldandım. Kıyafetlerimi aynanın karşısında üzerimden sıyırırken yumuşak elbiseyi giyindim. Gözlerim ayna karşısındaki kıza hayranlıkla baktı.
Tam o anda ince bir çığlık sesi çakan şimşekle aynı anda atılmıştı. Eğer duymak için etrafı sürekli dinlemiyor olsaydım farkına varmama imkan olmazdı. Hızlıca alt kata inerken panikle cama koştum. Şiddetle yağan yağmurun altında gördüm umutsuzca çırpınan bedenini.
Simsiyah kıyafetleriyle karanlıkta seçilmezlerken kocaman vücutları Belle için dev gibiydi. Aralarından biri sertçe ona vurduğunda korkuyla çığlık attım.
"Belle !" Cama inen istemsiz yumruklarım karşılık vermiyordu isteğime. Durdurmuyordu hiçbirini.
Çocuğun cılız bedeni yere serildikten sonra kalkıp kaçmasına fırsat vermeden yeniden yakaladılar. Korkuyla bir çığlık daha attım. Adamın dev gibi elleri küçük kızın saçlarını kavrarken aynı zamanda kendini yerden yere atan kızın küçük bedenini tutup kaldırdı.
"Durun ! Yardım edin ! Biri yardım etsin, onu incitiyorlar !" Nefessizce olanları izlerken göz yaşlarım birbiri ardına iniyordu yanaklarımdan. Farlarıyla sokağı aydınlatan bir araba yola girdiğinde yardım çığlıklarım yükselmişti. Durup olanları anlamasını istedim. Küçük Belle'yi kurtarabilirdi.
Ama umduğum gibi olmadı.
Arabadan inen kişi bagajı açtığında anlamıştım onun bir kurtarıcı olmadığını. Hoş, dünyada böyle biri var mıydı ki ? Benim için gelmemişti, Belle için neden gelsindi ?
Onunda sonu benim gibi mi olacaktı ?
Daha bile kötüsü ?
Hayır. Buna izin veremezdim.
Odanın içine dönüp köşede duran sandalyeyi sertçe kavradım. İki elimle kenarlarından tutup cama yaklaştım. Derin bir nefes aldım ve sandalyeyi tüm gücümle savurdum.
Kırılan her bir parça Belle'nin hayatı, benimse özgürlüğümdü.