'Hatırlıyor musun?'
'Neyi hayatım?'
'Tibet'in ateşini düşüremediğimiz geceyi' Buğlem'in sorusu ile Vuslat başını geriye çekerek kadının yüzüne bakmıştı.
'Duygusala bağladığımız kısım mı yoksa sabah uyanma halimizi mi?'
'Her ikisini de. Ateşini düşürmek için ılık suya girecekti ama şoka girmesin diye sende onunla girdin küvete. Su değdikçe çenesi titredi, ağladı. Sende fazla dayanamamıştın. Ağlama oğlum derken kendinde ağlamıştın.'
'Avuçlarım arasında tir tir titriyordu güzelim. Böyle içimden bir parça kopardılar sanki. Çocuk bakmayalı yıllar oldu.'
'Evet, çok kötüydü. Havluya aldığımızda saatlerce sakinleşmesini beklemiştin. İlgisi dağılsın diye bütün evi gezdin resmen. Ama çok şanslı bir çocuk. Senin gibi bir adam babası' Buğlem'in cümleleri ile Vuslat kadının köprücük kemiğine dudaklarını bastırmıştı.
'İyi değilim. Deli adamın tekiyim işte ama seviyorum oğlumu. Hoş ben bütün çocuklarımı seviyorum'
'Deli ama güzel seviyorsun' bu kez Buğlem adamın saçlarının arasına dudaklarını bastırarak eli ile taramıştı. Adamın her anı ona öylesine güzel görünüyordu ki ama kadına göre en güzel olanlar çocukları ile olanlardı. Deniz'e şefkatli bakışı, Göktuğ ile keskin konuşmaları, Göksel'le irdeleşmesi, Taner'le olan neşesi ve Tibet'e bakan gülen gözleri. Hepsinin tadı kadına ayrı güzel geliyordu. Hele ki Doğa'ya aşık bakışları yok muydu? Hayran hayran o ufak şirineyi izlemesi Buğlem'i kendinden alıyordu.
'Sen kafasını çarptığı günü hatırlıyor musun?' Vuslat'ın sorusu ile Buğlem'in yüzü buruşmuştu bile.
'Nasıl hatırlamam. Hayatımdaki en korkunç gün kategorisine girer. Elim ayağım birbirine dolaşmıştı. Hatırlıyorum da o gün erken geldin işten. Ben ne yapacağımı şaşırmışken sen ta kapıdan duymuş uçar gibi gelmiştin. Eğer gelmesen Vedat'ı arayıp sormak aklıma gelmezdi.'
'Emeklediğindeki Yiğit'in son dakika kurtarışına ne demeli?'
'Masanın altında olduğundan bile habersizdik. Yiğit kurtarmak için kendi kolunu siper etmişti.'
'Parmağını az kalsın çekmeceye sıkıştırıyordu. O akşamı asla unutamam. Herkes bir anda bağırınca halının üzerine oturup çığlık atmıştı.' Buğlem Vuslat'ın cümlesi ile gülerken adam şaşkınca karısına baktı.
'Ne oldu?'
'Farkında mısın Tibet normal bir çocuk değil. Diş çıkarırken nereden geldiğini bilmediğimiz bi bıçağı alınmış çakı çıkmıştı ortaya. Elinden her alışımızda yer gök birbirine karışıyordu.'
'Hala onunla uyuduğu için unutmam mümkün değil sevdiğim. Taner'den daha büyük sorunlar çıkaracak.' Vuslat'ın başını sağa sola sallaması ile Buğlem adama sıkıca sarılıp gözlerini kapatmıştı. Yüreğine kan olan adamla bir güne daha uyanacak, şafağın bir doğuşunu daha uyuyarak hissedecekti. Yeni bir güne aşkla başlayacaktı kadın.
Ne demiş Özdemir Asaf; Sen hem bir hastalık hem de sağlık gibisin... Vuslat için Buğlem hastalık raddesindeki en güzel virüstü. Hayatına girdi gireli aldığı nefeste, içtiği suda bu başak tarlası saçlarla, gök yeşili gözlerle anlamlanmıştı. Buğlem'e dair her anı hatırlıyordu, hatta içine attığı kıskançlıkları bile. Ne kadar rahat bir adam gibi görünse de yüzlerce kez Buğlem'i kıskanmıştı, hatta itiraf etme cesareti olmasa da bazen Tibet'ten bile kıskanıyordu. Ama seviyordu adam. Yerle gökyüzünün efsanevi aşkı gibi, Ferhat ile Şirin'in dillere destan sevdası gibi tutkuluydu Buğlem'e. Uyandığı her güne o var diye onlarca şükür ekleyebiliyordu.
Gecenin üçünde Tibet'in sesi ile gözlerini araladı Vuslat. Oğlu ağlamıyordu ama belli ki bir şeyleri aşağı indirmekte kararlıydı. Göğsüne başını yaslamış sevdiğini özenle yastığa bıraktığında yataktan çıkarak paralel kapıdan geçmişti ki gördüğü karartı kaşlarını çatmasına sebep oldu. En üst çekmecedeki silahı hızla çıkarıp karartıya doğrulttuğu gibi de Tibet'i kucaklamıştı.
'Sakın aşağı atlamaya kalkma' Vuslat'ın cümlesi ile pencereden tek ayağını sarkıtmış adam ellerini havalandırarak geri çekilmişti.
'Aferin, yüzünü dön şimdi.' diyerek lambaderi yaktığında adamında yüzü yavaş yavaş belirginleşmişti. Tanıdık olmadığının farkındaydı Vuslat ama asıl kafasına yer eden yeni bir düşmanı olup olmadığıydı.
'Sessiz ol, yürü' diyerek kapıyı işaret ettiğinde adam elleri havada ilerlemiş ardından artarda merdivenleri inmişlerdi. Vuslat bu kez elindeki silahı adamın ensesine dayayıp dış kapıya ilerletti. İçeride karısı uyurken bu adamı Tibet'in odasından çıkardığını öğrenirse biliyordu ki Buğlem çıldırır, hatta çıldırmakla kalmaz evi başına yıkardı, bu adama da molozları mezar yapardı. Yavaşça dış kapıyı da açtığında adamı bahçeye çıkarmıştı çok şükür ki.
'Diz çök' diyerek adamın ensesindeki silahı yittiğinde adam olduğu yere çökmüştü bu defa da. Vuslat'ın ise yapacağı tek şey kalmıştı. Bütün adamlarının olduğu evi ayağa kaldırmak. Saatinin yanındaki butona basarak kırmızı ışığı yaktıktan dakikalar sonra koşar adım adamları da gelmişti.
'Abi, Tibet iyi mi? Bir şeyiniz var mı?' Yavuz'un sorusu ile Vuslat kaşlarını çattığında derinden de bir nefes aldı.
'Bunu alıp depoya kapatın. Buğlem'in haberi yok. Şuan sessizsem uyanmasın diye. Yarın sizi zor bir gün bekliyor.'
'Tamam abi.'
'Yavuz, yarın saat onda bu herifi kapattığınız depoda herkes olacak. O saatte nöbeti olanlar hariç. Ama özellikle şuan nöbet sırası kimdeyse onlar olsun' Vuslat'ın bariton sesi bütün gençlerin içini ürpertirken Yavuz diz çökmüş adamın ensesinden tuttuğu gibi kaldırmış bileklerine plastik kelepçe takarak süründürerek götürmüştü resmen. Vuslat ise arkalarından bakarken aynı zamanda oğlunda bir şey olup olmadığını kontrol ederek eve girmişti.
'İyisin demi aslanım. İyisin iyi. Çok şükür.' diyerek adam merdivenleri tırmandıktan sonra bakışlarını Tibet'in odasında gezdirmiş ardından silahı aldığı çekmecenin en gerisine yine saklamıştı. Açık pencereyi sıkıca kapattıktan sonra Tibet'in başına öpücük bıraksa da ufaklık Vuslat'ın boynuna sardığı kollarını bir an olsun gevşetmiyordu.
'Babababababa' ufaklığın mırıldanması ile Vuslat sinirle gözlerini yumduğunda oğlunu tekrar sarıp sarmalamış ardından karısının yanına ilerlemişti. Buğlem'i uyandırmamaya dikkat ederek yatağa tekrar yattığında Tibet'te anında başını Vuslat'ın göğsüne yaslayıp adamın boynundaki ellerini gevşetmişti bile. Bir kaç dakika geç kalsa veya Tibet o sesleri çıkarmasa olacakları düşünmek bile istemiyordu Vuslat. Güven falan dinlemez bütün adamlarını kurşuna dizerdi. Daha önce Taner kaçırıldı diye bir dakikalık açıklamayı bile dinlemeden on adamının alnının ortasına sıkmıştı o kurşunu. Şimdi de yapardı. İlk önce oğlunu bulur sonra bütün sorumsuzları aşağı çekerdi.
Boynundaki ufaklığın sıçraması ile Vuslat kaşlarını gevşetmiş oğlunun huzursuz yüzüne bakmıştı. Derin bir nefes alırken aynı zamanda da Tibet'in sırtını okşadı adam. Sabaha kadar gözüne uyku girmezdi, biliyordu. Kaçmıştı bir kere, üstelik böyle bir olay sonrası o adamın vereceği bilgilere kadar gözünü bile kırpamazdı.
Vuslat stresli geçen gecesinin ardından şafağın sökmesi ile bakışlarını kolunun altına sinmiş karısında ve göğsünde şükür ki korkusu azalan oğlunda gezdirmişti. Buğlem'in kıpırdanması ile adam oğlundan bakışını çektiğinde sevdiği kadının cenneti andıran gözlerinin aralandığını gördü. Buğlem ise huzurlu uyanmaktan çok Tibet'i görünce kaşlarını çatmıştı bile.
'Ateşi falan mı çıktı?'
'Sakin ol... Gece uyanmış bende su içmeye kalktım, sesini duyunca odasına girdim. Malum Tibet bey, omuz sever bir vatandaş' Vuslat'ın açıklamasına rağmen Buğlem dudaklarını oğlunun alnına bastırıp gülümseyerek Vuslat'a dönmüştü.
'Seni rahat bırakmayınca uyuyamadın tabi. Ver odasına götüreyimde bir saat olsa da uyu' diyerek Buğlem dikleştiğinde Vuslat kadını kendine çekerek saçlarının arasına burnunu daldırmış ve derin bir nefes çekmişti. İçindeki huzursuzluğunda, sinir taneleri birer birer parçalanırken hayatı boyunca büyük bir aşkla bağlı olacağı kadının da kolunu okşamıştı.
'Şu kokun var ya, yüzlerce saatlik uykuya değer güzelim. Ben rahatım merak etme'
'Emin misin?' Buğlem mırıldanarak konuştuğunda Vuslat hafifçe tebessüm ederek bu kez dudaklarını basmıştı kadının başına.
'Hiç olmadığım kadar. Sen niye uyandın onu söyle?'
'Hiç, bilmiyorum yani' diyerek başını kaldırdığında Vuslat kaşlarını havalandırmıştı bu kez.
'Ne gördün?'
'Ye-liz'i'
'Bu sefer ne şebeklik peşinde?'
'Aslında şebeklik değildi, yani sanırım.' Buğlem'in yüzü asılırken Vuslat kaşlarını çatıp hafifçe dikleşmiş ardından soran gözlerle bakmıştı Buğlem'e. Kadın ise elini Tibet'in sırtındaki eline yerleştirerek derin ama kısa bir soluk almıştı.
'Aras ve Ece'nin iyi sonuçlarla geleceğini söyledi.'
'Bunun nesi kötü?'
'Ama sana çok eski bir meselenin tekrar açılacağını söylememi söyledi. Eski ve zorlu olabilir Tibet'e dikkat edin dedi. Benimle ne alakası var bilmiyorum ama özellikle sen kendine dikkat et dedi. Zarardan dönecek biri varsa bu ben veya Tibet olacakmış. Rüyanın etkisi ile Tibet için endişelendim ve uyandım.' Buğlem'in açıklaması ile Vuslat huzursuzluğuna huzursuzluk katsa da yüzüne tebessüm eklemişti.
'Belki de sadece rüyadır, boş ver'
'Boş veremem, Yeliz hiç bir zaman basit bir rüya olarak göstermedi kendini.'
'Eğer dedikleri doğruysa kocan var burada. Ne sana ne de Tibet'e hiç bir zarar gelmez.' Buğlem başını usulca salladığında gözleri yarım açılan oğluna da bakmayı eksik etmemişti. Dünyadaki cennet ne diye sorsalar Buğlem'e kesinlikle oğlum diyecek bir kadındı. Gerçi bu sırf Tibet için değil diğer çocuklar içinde geçerliydi. Ama özellikle Tibet'in doğumu ile kadın daha derin hissetmişti bunu. An geliyor Taner babasından kaçarken kendine sığınıyordu ve bu güne kadar o genç adam bir kez olsun abla veya başka bir sıfat dememişti. Aslına bakılırsa ilk ve en içten anne diyende Taner'di Buğlem'e.
Aşağı kattan gelen tıkırtılarla Buğlem bakışlarını kapıya çevirdiğinde Vuslat gülümseyerek gözlerini kapatıp açtı.
'Sence bu kez ilk talihli kim?' adamın sorusu ile Buğlem'de gülümsedi.
'Her zaman olduğu gibi Yiğit ve Eylül.'
'Bence Yavuz ve Deniz'
'O niye?'
'Malum kız istenecek güzelim'
'Nasıl yani?'
'Yavuz ailesi olmadığı için Deniz'i çok eskilerden bir dostumuzun benden istemesini rica etti. İki gün sonra ailemizdeki bir kızın daha soyadı değişmek için ilk yola giriyor.'
'Sen, izin verdin mi?'
'Bir buçuk yıldır gezdikleri yeter. İkisi de işini aksatmadı hem. Bence gayet güzel bir ilişki.'
'Kızını başkasına vermek, bu korkutmuyor mu seni hayatım?' Buğlem'in sorusu ile Vuslat gözlerini karşı duvara dikmişti. Geçmiş ile şimdiki zaman arasından Deniz'in de Yavuz'un da her dakikasını hatırlamaya başlamıştı.
'Korkutmaz mı be güzelim. Aslında korkutmanın çok çok ötesinde beni kırıyor. Düşünsene bunca zaman gözü benden başka kimseyi görmemiş Deniz, Deniz'im... Şimdi o kalbi ikiye bölünecek, sevdiği adam ve babası olacak, bir kaç yıl sonra üçe, sonra belki dörde, benden hariç bir ailesi daha olacak. Kıskanıyorum, ciddi ciddi kızımı Yavuz'da kıskanıyorum ama o adama güveniyorum. Eğer yavuz değil başkası olsa inan şimdiki sakinliğimi hiç kimse göremezdi. Ama Yavuz zaten benim oğlum' Buğlem başını onaylar bir biçimde sallayarak bakışlarını kocasına tekrar yönlendirmişti.
'Yavuz iç güveysi yaşayacak biri değil biliyorsun demi?'
'Yavuz gününü gün eden bir adam olmadı. Eğer isterse destek çıkacağımı söyledim ama yıllardır zaten Deniz için çabaladığını söyledi. Ben ölüp gitsem ve Deniz çalışmasa bile ölene kadar maddi durumu iyi olacak dedi.'
'Senin desteğin olmadan?'
'Sen gördüğün kadar biliyorsun Yavuz'u ben ise kendimi tanıdığımdan daha iyi tanıyorum. Yavuz bir kez olsun ki buna izin günleri de dahil izin kullanmadı, ben bazen zorla gönderirdim onda da eğleneyim edeyim demezdi. Eşofmanları çeker sahilde saatlerce koşardı. Sırf para biriktirmek için değil ama. Bu onun doğasında var. Arada muhabbetimiz olduğunda ben çalışmaktan başka bir şey yapamam abi derdi. Para yatırdığı bir sigaraydı bir de ayda yılda bir içerse o. Aslına bakarsan tutumluluktan bambaşka bir şey bu. Bizim gibi çocuklar çalışmazsa kendi kendine kaburgalarını kırarlar. Yüreklerindeki o ağır yük, kimsesizlik acısı sürekli balyoz gibi iner göğsümüzün orta yerine. Bu yüzdendir ki bir ailemiz olmadan önce sürekli çalışırız.'
'Çalışırken de yalnız kalıyorsunuz ama'
'Hayır, tekrar ediyorum bizim gibi çocuklar. Bu ailedeki herkesin, buna adamlarımda dahil ailesi yok. Çünkü bizi en iyi yine biz gibiler anlar. Yuvadaki çocuklar beni onlarla oynadığım için değil, onları anladığım için sever. Huzur evindekiler onlara kitap okuduğumdan sevmezler beni, sonuçta her gelen kitap okur onlar beni gönüllerini bildiğimden severler.'
'Bu yüzden mi ne olursa olsun seni arıyorlar.'
'Aynen öyle güzelim. Dayak yiyen kimsesiz bir çocuğu polis anlamaz korur, ben ise yaralarını sarar onu anlar daha sonra korurum.'
'Ne güzel adamsın sen ya' Buğlem'in cümlesi ile Vuslat oğlunu daha sıkı tutup yataktan çıkmıştı. Bırakası yoktu çocuğunu ama hazır uyuyorken böyle de devam etmeliydi. Paralel kapıdan geçip pencere önündeki korumaları kontrol ettikten sonra Tibet'i beşiğine bırakarak üzerine ince pikeyi örtmüştü. Tekrar odasına geçtiğinde ise üzerini değiştiren kadına baktı. Buğlem'i vücudu ile sevmemişti Vuslat. Buğlem'i, cümleleri ile, gözleri ile, ona dokunan parmaklarıyla sevmişti. Kadın onun için karanlık çağın aydınlanışıydı. Güneşin doğuşuydu, yıldızların parlayışı, sevdanın göbek adı. O yüzden de karısını izlemekten hiç çekinmiyordu. Çünkü onu giyinirken izlese de vücuduna değil yüzündeki masumiyete bakıyordu.
Banyoya yönelerek elini yüzünü yıkadığı gibi çıkmış ardından o da giymişti siyah gömleğini ve pantolonunu. Ceketini koluna atarak karısını da sarıp sarmalayarak çıkmıştı odadan. Adımları merdivenleri inerken sesleri gelen Yavuz ve Yiğit dikkatini çekti. İrdeleşir gibi çenesi açılmıştı resmen adamların. Son basamağı da indiklerinde onlara dönmüş iki adama göz attı bu defa.
'Derdiniz ne oğlum sabah sabah'
'Abi barda işimiz var ya' diyen Yavuz'la başını salladığında gözleri her zamankinin aksine tek gelen Yiğit'e dönmüştü.
'Hadi adam işinin başında. Ya sen?'
'Bensiz bar mı olur abi.' diyerek Yiğit'de kaşlarını havalandırdığında Vuslat tekrar başını sallamıştı bu defa.
'Güzellik. Biraz işimiz var, kızlar gelince haber verin geri döneriz.' diyerek karısının alnına dudaklarını bastırdığında Buğlem şaşkınlıkla bakmıştı kocasına. Bu masada her sabah kahvaltısını eksiksiz yapmışlarken bu gün bir ilkti sanırım.
'Kahvaltıdan sonra gidin'
'Siz başlayın, zaten uzun değil hesapları kontrol edeceğiz.' Buğlem olaydan şüphelense de başını sallayarak adamla beraber kapıya kadar ilerlemişti. Adamlar sırası üzerine çıkarken Vuslat'da kapıyı hafifçe kapatıp karısının belini sıkıca sardı.
'Yok mu kocanı öpmek'
'Olmaz mı...' Buğlem kıkırdayarak adamın dudaklarına derin bir öpücük bıraktığında Vuslat'da gülümseyerek geri çekilmiş, atmıştı sakinlikle kendini dışarı. Arabaya binene kadar yüzünde en ufak bir sinir yoktu ancak koltuğuna oturduğu an filmli camların ardındaki çehresi sertleşmişti.
'Eskilerin dosyasını hazırlasınlar Yavuz' diyen adamla Yavuz telefonunu çıkarmıştı anında.
'Abi aklına gelen biri mi var?'
'Aklıma gelen biri yok ama Yeliz bu gün Buğlem'i uyarmış.'
'Ye-liz mi?'
'Ben rüyadır dedim ama Buğlem Yeliz bu güne kadar hiç rüya gibi olmadı dedi. Haklı da, bu seferkilerin odak noktası karım ve oğlum. Benim artık aileme saldıranlara sabrım kalmadı.' Vuslat gaza daha çok yüklenirken Yavuz'da telefon konuşmasını sonlandırmıştı.
'Yarım saat içinde her şeyi maillere atacaklar abi.'
'Dün nöbet sırası kimdeydi?'
'Abi dün o adamın geldiği saat tam olarak nöbet değişimiydi. Anlayacağın bu defa işini aksatan yok ama bizim işimizi çok iyi bilen var. Ki nöbet değişikliğinde evin çevresinin boş kaldığı tek sat var. O da 3 ile 3ü 5 geçe.'
'Uzun zamandır izleniyor ve fark etmiyoruz Yavuz öyle mi?' Vuslat'ın bariton sesi ile Yavuz sessiz kalsa da adam daha fazla bir şey söylememişti. Önüne geldikleri depoya baktığında uzun zamandır buraya uğramadığını fark etti adam. Torpidodaki silahı alıp cebindeki şarjörü yerleştirdikten sonra da büyük demir kapının gıcırtısını dinleyerek inmişti aşağı. Adımlarını serileştirerek yüzü kadar sert bir tavırla içeri daldığında ip gibi dizilmiş adamlarına baktı. Hepsi otuz kişi değildi ama dün evini koruması gerekenler bu kadardı. Bakışları sandalyedeki adama döndüğünde onun sakin bir halde oturduğunu gördü. Şimdilik bu sakinlik adamın üzerindeydi ama birazdan Azrail onu yokladığında ne olacaktı o çehre az çok tahmin ediyordu Vuslat.
'Kimin adamısın?' sakince sorduğu soruya sandalyedeki adam sadece başını kaldırarak tepki vermişti.
'Sorularımı tekrarlamam, eğer hemen yanıt verirsen canında yanmaz.'
'Eninde sonunda öleceğim, satıcı olarak ölmektense acı çekmeyi yeğenlerim Vuslat bey.'
'O ismi eninde sonunda ağzından alacağımı biliyorsun değil mi?'
'Biliyorum'
'O zaman bu gururlu asker tavrı niye?'
'Doğru bildiğimi yapıyorum çünkü.'
'Doğru bildiğin benim hesabımı bir buçuk yaşındaki oğlumdan çıkarmak mı!' Vuslat yumruğunu adamın suratına geçirdiğinde sandalye arkaya devrilmiş adam da hali ile yerle bir olmuştu.
'Doğru bildiğim can yaktığınız kadar canınız yanması'
'O zaman neden benim canımı değil de oğlumun canını yakmak!' Vuslat bu bağrışı ile de adamın karnına tekmeyi geçirmişti.
'Si-sizin canınız, sa-dece oğlunuzla yanar'
'Bu adilik! Bu cesaret veya intikam değil!' Vuslat bir kez daha adama tekme attığında onun yerde iki büklüm oluşunu keyifle izlemişti. Elinden geleni ardına koymayacaktı. Zamanında koca İstanbul'u pisliğinden tek başına temizlemişken şimdi bir adamı kolayca alt edebilirdi.
'Kim o şerefsiz ulan!' diyerek bir tekme daha savurduğunda yerdeki adam elini havalandırmıştı. İşte böyle konuşacaktı. Ağzından kan gelene kadar hem dayak yiyecek hem konuşacaktı böylesi. Tek dizinin üzerine çöküp adamın badisinin yakasını elinde toplayarak gözlerine ok gibi fırlatmıştı keskin bakışlarını. Öyle ki karşısındaki adam cam kesikleri gözüne batarcasına acı hissediyordu.
'Söyle!' depoyu Vuslat'ın sesi doldururken yakasını eline topladığı adam ise nefes almaya çabalıyordu.
'Söyle lan paralı it. Benim çocuğuma elini uzatan aciz kim!'
'Gökhan Semci' adam ismi verir vermez bayılmıştı ki Vuslat'da adamı geriye iterek bırakmıştı. Bu adamı kendi elleri ile öldürecekti ama baygınken adamlarına da gelmişti sıra. Çöktüğü yerden ayaklanarak otuz kişiye döndüğünde kaşlarını da çatmayı ihmal etmemişti Vuslat Kasırga.
'Aileme ne kadar değer verdiğimi bilmeyen var mı? Veya kendini bir an olsun ailemden biri gibi görmeyen?! Bırakın kurşun yarasını bıçak kesse benim canım yanmadı mı ulan! Dün, dün gece benim oğlum sizin beş dakikalık gecikmeniz yüzünden bu gün evde karımla olamayabilirdi! Bana açık açık abi sen bizi ailenden beş dakikalığına saymadın diyecek biri varsa ben özrümü dilerim. Var mı böyle biri?' Vuslat'ın sorusu ile bütün adamlar sus pus olmuştu. Hiç biri çıkıp da o aileye giremediğini söyleyemezdi çünkü herkesin patronu olarak gördüğü ama kendilerinin abi olarak gördükleri bir adam vardı karşılarında. Zamanında Yavuz vurulacak diye kurşuna atlayan bir adam vardı.
'Yok değil mi? Siz dün gece ne yaptınız biliyor musunuz? Kendi ailenizi, kendi yeğeninizi, kendi kardeşinizi korunaksız bıraktınız. İki gün sonra peşinizde koşup size gülecek bir çocuğu üstelik. Söylesene Caner, Tibet sana abi demeyecek mi? Veya sen söyle Hakan, ya sen Fuat? Şimdi bana isminizi teker teker saydırmayın. Hepiniz bunun olacağını biliyorsunuz. Bir de şunu söyleyin bana. Tibet sizin yanınızda beş dakika durmak için yalvardığında ben hanginize güvenip oğlumu emanet edeceğim?'
'Abi' Kaan'ın bir adım atması ile Vuslat ona dikmişti bu defa gözlerini.
'Dün olan bizim hatamız doğru, doğru da bizi kardeşim, yeğenim diyeceğimiz çocuğu koruyamamakla yükümleme. Hiç birimiz Tibet'in kılına zarar gelsin istemeyiz. Hepimizin hiç yoktan beş dakikası vardır Tibet'le. Ha bu hatamızı affettirmez ama sende biliyorsun hiç birimizde onun bırak kılını sözüne zarar gelsin istemeyiz.'
'Yok Kaan bey, bu kez böyle kurtulamazsınız. Dün bir sinyalle hepiniz beş saniyede geldiniz eve. Değişiklik için beş dakika nedir o zaman? Hepiniz, teker teker bakın bir arada demiyorum. Şimdi buradaki ve evde nöbetteki her nefes alan canlı bana bunun hesabını verecek.' diyerek Vuslat iniltisi ile ayılmaya başlayan adama dönmüştü. Belindeki silahı çıkarıp adamın başına bir el ateş ettikten sonra derinden bir nefes çekmişti ciğerlerine.
'Şunu gömün, sonra da ismini Yavuz'a verdiğim kişiler saniye sapıtmadan yanıma gelecek. Elimden çekeceğiniz var, sende dahil Yavuz' diyerek Vuslat depodan çıkmış ardından telefonunu çıkararak gelen maile göz atmıştı. Gördüğü isimle sabır çekerken arabasına da yerleşti. Yanına oturan Yiğit'e baktı bu kez.
'Abi bu Gökhan Semci senin arkadaşın değil miydi?'
'O üniversitedeydi Yiğit. Üniversitenin son senesi düşmanım oldu.' Yiğit patlamaya hazır bomba gibi duran adama bir kelime daha etmemişti. Kontağı çevirerek gaza bastığında aklından da bin bir türlü planlar kuruyordu. Olmayacaktı böyle, düşmanını öldürüyordu ama içeri atılmaması için sadece karanlık alemde geçiyordu yaptıkları. Şu saatten sonra da Vuslat'ın izin vermediği kimse giremiyordu İstanbul'un karanlık rüyasına. O yüzden belli ki kabul ettikleri haricinde dışarıda kalan kendini bilmezlere de boyunun ölçüsünü vermeliydi.
'Abi yavaş kullan şu arabayı, oğluna gidiyorsun Azrail'e değil' Yiğit'in sesi ile adam dişlerinin arasındaki işaret parmağını çekip vitesi düşürmüştü.
'Yiğit, benim canıma tak etti. Yıllardır bu işin içinde olmama rağmen hala aynı mevzular aynı tehditler, ben çocuklarımı hiç sokmadım bu işlere. Söyle bana oğlum bu kadar irdeleşilen bir insanken benim tahtımı hangi çocuğum kaldırabilecek?' Vuslat'ın sorusu ile Yiğit adama şaşkınca bakmıştı. Bu kadar derin düşünmesi mecburi miydi acaba? Biraz daha yüzeysel düşünemez miydi?
'Abi, az daha yüzeysel olsak'
'Olamam Yiğit. Sen bu işin yüzeysel yapılacağını düşünen biri olamazsın.'
'Abi tamam değil de sende hısmınla mı uğraşacaksın yoksa çocuklarının hangisini yetiştireceğine mi karar vereceksin. Hayır o değil yakında kısa devre yapacaksın diye korkuyorum'
'Yapacağım, az kaldı' diyerek Vuslat arabayı durdurmuş ardından sakince inmişti. Yiğit'le bahçeyi adımlarken derinden de bir nefes çekti.
'Abi, aklıma bir şey geldi'
'Ne hakkında?'
'Hani sen bütün bunların karşısında ayakta durabileceği arıyorsun ya.'
'Eee...'
'Şimdi biz alalım dördünü. Hepsini Yavuz'a verelim. Ayrı ayrı çalıştırsın. Nişancılıktan tut dayanıklılığa kadar. Sende ayda bir hepsini ayrı ayrı kontrol et. Tibet uygun yaşa gelince o da çalışır. Allah gecinden versin ama sen elini ayağını bu işten çektiğinde veya başına bir şey gelirse hazırladığın değerlendirmelere göre birini çıkaralım yerine.'
'Çocuklarıma silah tutmayı mı öğretiyim Yiğit?' diyerek bahçenin ortasında durup adama çatık kaşlarla bakmıştı.
'Abi benden daha iyi biliyorsun bu alemi. Senin soyunun devamı o çocuklar, sen bu eğitimleri vermezsen çok çabuk çökerler.'
'Felaket habercisi' diyerek Vuslat eve adım attığında Yiğit kaşlarını havalandırmıştı.
'Ne tersimi gördüysen yine' diyerek o da içeri girdiğinde masada sohbeti koyulaşmış aileye bakmışlardı. Vuslat'ın gözleri Eymen ve Aras'ı bulduğunda ortada pinpon maçı döner gibi bayanları izleyen adamlara gülmüştü. Halleri haraptı doğrusu ki bir düğün telaşı dönüp duruyordu. Vuslat adımlarını serileştirerek masadaki yerini aldığında bütün gözler adama döndü.
'Ne bu koyu sohbet, geldiğimizi fark etmiyorsunuz?'
'Nereden ne alalım diyorduk hayatım' Buğlem'in cevabı ile Vuslat'ın bakışları bu kez Aras'a döndüğünde adamın kurtar abi beni bakışını görmüştü.
'Kahvaltıyı sonlandırdınız mı?' diyerek tekrar kadınlara göz gezdirdiğinde hepsinin başlarını sallamasıyla gülümsedi.
'Hadi o zaman. Hemen çıkın ki küçük terminetörlerle çabuk buluşun' yine hepsi ayaklanırken erkeklerde oturma gruplarına geçmişti. Kapının kapanma sesi ile Vuslat hemen telefonunu çıkarıp şirketteki adamını aramıştı.
'Buyur abi'
'Harun hemen yanına beş kişi daha al, Buğlem KS 154 ile çıktı. Yanında kızlarda var, fark ettirmeden koruyacaksınız.'
'Emrin olur abi, takip sistemi kayıtlı değil mi?'
'Kayıtlı'
'Tamam abi çıkıyoruz hemen' Vuslat telefonu kapattığında Aras ve Eymen'de şaşkın bakışlarını adama çevirmişti. Neyin güvenliğiydi bu anlayamamışlardı.
'Hayırdır?'
'Hayır değil Eymen. Siz çocuklarla ilgilenin benim keseceğim hesaplar var'
'İlgileniriz tabi abi' diyerek Aras Tibet'i kucağına aldığında Vuslat'da ayaklanıp kapıdan yeni giren Yavuz'a bakmıştı. Başı ile yukarı katı işaret edince önde Vuslat ardından Yavuz beraberce çıkmışlardı. Çalışma odasına girdiklerinde Yavuz sakin görünse de üzerindeki tedirginlik yüzüne yansıyordu resmen.
'Sana tek soru soracağım Yavuz. İşin olduğu halde koruyamadığın oğlum var iken sana kızımı nasıl emanet edeceğim?'