Mardin sabahları, geceye inat serin başlardı. Ama bu sabah... Rengin’in içinde hâlâ o geceki sıcaklık yanıyordu.
Elini bileğinde hissediyordu hâlâ.
Şiyar’ın dokunuşu.
Gözlerini sıktı. Lanet olsun ona da, o bakışlara da!
Ona hâkim olamadığı için kendine kızgındı.
Ne işi vardı onunla tartışmanın eşiğinde, göz göze, neredeyse nefes nefese?
Kaldığı odada, Neçirvan Konağı’nın taş duvarları arasında yürüdü. Elleri yumruk olmuştu.
Kendine tekrar tekrar söyledi: Efsun için buradayım. Onun dışında hiçbir şey, hiç kimse umrumda değil.
Ama yine de, gece boyunca zihninde dönen o ses… “Benden kaçamazsın.”
Sadece tehdit değil, bir kehanet gibiydi.
Kapı hafifçe tıklandı.
Rengin irkildi, derin bir nefes aldı ve kendini toparlayarak kapıyı açtı.
Kapının eşiğinde, Şiyar’ın yardımcısı sayılan yaşlı kadın Meryem Ana duruyordu.
“Hatun, Şiyar Ağa seni kahvaltıya bekler.”
Rengin bir an durakladı. Gitmemek için bin sebep bulabilirdi. Ama hepsi gururunun arkasına saklanırdı.
Bir yüzleşme gerekiyorsa, bu yüzleşmeden kaçmayacaktı.
“Geliyorum,” dedi, sesi soğuktu.
---
Avludaki büyük taş masada, Şiyar yine o rahatlığıyla oturuyordu. Gömleğinin kolları dirseklerine kadar sıyrılmış, saçları dağınıktı. Ama adam, sanki bu karmaşayla bile hâkimiyetini ilan ediyordu.
Rengin adımlarını sertleştirerek yaklaştı. Onun karşısındaki yere oturdu.
Bir süre konuşmadılar. Aralarında sadece sessizlik vardı. Ama o sessizlik, patlamaya hazır bir gerilim taşıyordu.
Şiyar bir zeytini ağzına atarken, gözlerini Rengin’den ayırmadan konuştu.
“Dün gece... senin için kolay olmadı, değil mi?”
Rengin gözlerini kıstı. “Sana karşı durmak mı zor olmalıydı?”
Şiyar gülümsedi. “Bana karşı durmak kolaydır. Ama bana karşı koymak... mesele orada başlar.”
Rengin yumruğunu masanın altına bastırdı. Kendini zor tuttu.
“Ben buraya seninle laf yarıştırmaya gelmedim.”
“Efsun için geldin. Biliyorum.”
Şiyar’ın sesi ciddileşti. “Ama bu mesele, sandığın kadar basit değil.”
Rengin öne eğildi. “Efsun, kardeşim Aram’ın sevdiği kadın. Ve senin ailen onu zorla birine nişanladı.”
Şiyar iç çekti. “Benim ailem, evet. Ama ben değil.”
Rengin kaşlarını çattı. “Ama buna sessiz kalıyorsun.”
Şiyar sandalyesinden kalktı. Avluda kısa adımlarla yürümeye başladı. Ellerini arkasında kenetlemişti.
Sonra birden durdu, döndü ve gözlerini Rengin’e dikti.
“Ben bazı şeyleri, sessizlikle çözerim. Bu topraklarda, sözden çok suskunluk kan döker.”
Rengin ayağa kalktı. “Sen o ‘kan’ kısmını çok seviyorsun galiba.”
Bir adım attı Şiyar. “Hayır. Ama bazen, nefreti kırmak için... nefretle bakmayı öğrenmek gerekir.”
Aralarında sadece birkaç adım kalmıştı şimdi.
Rengin’in sesi titrese de, geri adım atmadı. “Efsun bu oyunun kurbanı olmayacak.”
Şiyar bir an sustu. Sonra alçak sesle, neredeyse mırıldanır gibi konuştu.
“Bu oyunun içinde artık sen de varsın, Rengin.”
Gözlerini onun gözlerine kilitledi. “Sen buraya geldiğinde sadece bir mesele taşıdığını sandın. Ama şimdi... mesele sensin.”
Rengin’in kalbi güm güm atmaya başladı. “Ne demek istiyorsun?”
Şiyar yavaşça yaklaştı. “Seninle ilgili kararımı verdim.”
Rengin irkildi. “Ne kararı?”
Şiyar gülümsedi. Ama bu gülüş, kesinlikle soğuktu.
“Seninle evleneceğim.”
Rengin’in kalbi bir an durdu sanki.
Ne?!
“Sen delirmişsin!” dedi, sesi yükseldi.
Şiyar sakince başını salladı. “Belki. Ama bu, doğru olduğu gerçeğini değiştirmez.”
Rengin bir adım geri çekildi. “Sen... böyle bir şeyi nasıl söyleyebilirsin? Biz tanışmıyoruz bile!”
Şiyar ona yaklaştı. “Ama hissediyoruz. Ve bu yeter.”
Rengin tokat atmak üzere elini kaldırdı.
Ama Şiyar onun bileğini tuttu. Sıkmadı. Sadece tuttu.
Gözlerinin içine baktı.
“Senin öfken... benim ilgimi çekiyor.”
Rengin elini geri çekmeye çalıştı. “Bırak!”
Şiyar onu serbest bıraktı. “Beni istiyorsun. Kabul etmesen de... sen de hissediyorsun.”
Rengin’in sesi kısıldı. “Ben... ben sadece Efsun’un buradan kurtulmasını istiyorum.”
“Ve senin kurtuluşun?” diye sordu Şiyar.
Rengin derin bir nefes aldı. Bu adamın içinde bulunduğu her diyalog, sanki başka bir oyunun hamlesiydi.
Ama Şiyar’ın bir planı vardı. Ve o planın merkezinde artık sadece Efsun değil, Rengin de vardı.
---
Gün boyunca Rengin konağın avlusunda dolaştı. Meryem Ana ona her fırsatta göz ucuyla bakıyor, kimse bir şey söylemese de etrafta fısıldaşmalar dönüyordu.
Gece olduğunda, penceresinden gökyüzüne baktı.
Ve sonra...
Kapı çalındı.
Rengin kalktı, kapıyı açtı.
Karşısında yine Şiyar vardı.
Bu kez daha farklıydı. Gömleği düğmesiz, yüzünde daha ciddi bir ifade.
“Elini ver,” dedi sadece.
Rengin’in kaşları çatıldı. “Ne?”
“Elini ver, hatun.”
Rengin yutkundu. Sonra, inadına verdi.
Şiyar avucunu açtı. Küçük, siyah bir yüzük vardı.
“Bu gece, senin kaderin değişecek.”
“Ben istemiyorum!” dedi Rengin. “Ben bu saçmalığın parçası olmayacağım!”
Şiyar elini tuttu, yüzüğü onun avcuna bıraktı.
“İstemesen de, kader bazen seni seçer hatun "
Rengin’in içi karıştı.
Bu adamın sözleriyle, yüzüğüyle, bakışlarıyla etrafı sarılmıştı.
Ve en korkuncu…
Kendini, bu oyunun bir parçası olarak hissetmeye başlamıştı.
İstemese de...
Geri dönüş artık çok uzaktaydı.
Bu savaş, çoktan başlamıştı.