Rengin, o karanlık geceden sonra kendine gelemedi. Ne Şiyar’ın gözlerindeki o karanlık çekimi unutabiliyordu, ne de dudaklarından dökülen iğneleyici sözleri.
"Beni kendinden koru o zaman."
O söz, beynine kazınmış gibiydi. Şiyar’ın nefretle dolu imaları, Rengin’i hem çıldırtıyor hem de zihninin en kuytu köşelerinde bir yerleri uyarıyordu.
Ama o gecenin ardından sabah, beraberinde bir yangın getirdi.
Mardin sokaklarında fısıltılar yayılmaya başlamıştı.
“Neçirvan’ın kızı Efsun, o Aram denen şehirliyle kaçacakmış...”
“Yok yok, Aram kıza sahip olmuş ama kıza yüz çevirmiş. Şiyar deliye dönmüş diyorlar.”
“Neçirvan soyuna laf gelirse, kan akar. Rengin de karışmış işin içine...”
Rengin’in babası, Cemil Koyuncu, bu söylentileri duyar duymaz öfke patlaması yaşadı. Ailesi, bir yıl önce topraklarını bırakıp İstanbul’a dönmek zorunda kalmıştı. O gün bugündür, töreye sırt çevirdikleri için çevre aileler tarafından dışlanıyorlardı.
Ama bu dedikodular, onur meselesiydi.
Cemil Bey, aile şerefini korumak adına, Rengin’in dönmesini istedi.
Rengin, kardeşi Aram’la yüzleşemiyordu bile. Efsun, Şiyar’ın kardeşi... Ve en yakın arkadaşı. Efsun’a göz göre göre ihanet etmiş gibiydi.
Ama kimse bilmiyordu: Şiyar’la yaşananlar bir kazaydı. Ya da öyle olduğunu düşünmek istiyordu.
Efsun, Aram’la son kez konuşmaya karar verdi. Saçlarını ensesinde toplamış, siyah tülbentle başını örtmüştü. Gözleri kıpkırmızıydı.
“Beni gerçekten sevdin mi?”
Aram başını öne eğdi. “Seni hâlâ seviyorum, Efsun. Ama... beni tehdit ettiler. Ailene zarar gelecek dediler. Babamın işiyle oynayacaklardı.”
Efsun’un sesi titredi. “Şiyar’a bunu söyledin mi?”
“Hayır. Söylersem seni daha fazla koruyamam.”
Efsun geri çekildi. İçindeki öfkeyi bastıramıyordu. “Senin yüzünden Rengin o cehennemin ortasında kaldı!”
Aram sustu. Göz göze bile gelemiyorlardı artık.
Rengin, Neçirvan Konağı’nda kalmaya devam etti. Şiyar, onu adım adım köşeye sıkıştırıyor, her bakışında sınırlarını zorluyordu. Ama bir adım daha atmıyordu.
Ona bir şey yapmıyordu. Ama söyledikleri...
“Senin namusun Aram’ın yüzünden kirlendi, farkında mısın?”
“Bana ait olduğunu bir gün anlayacaksın. Bu topraklarda, bir kadın tek başına yürüyemez. Ya koruyanı olur ya da kurban olur.”
Rengin deliye dönüyordu. Ona her karşı çıktığında, Şiyar’ın dudaklarındaki o eğreti gülümseme daha da derinleşiyordu.
Bir gece, Rengin bahçeye çıkmıştı. Saçları rüzgârda savruluyor, gözleri dolu dolu göğe bakıyordu.
“Beni burada tutamazsın!” diye haykırdı.
Şiyar arkasında belirdi. “Ailene sordun mu?”
Rengin döndü. “Babam seni öldürür.”
Şiyar kısık sesle güldü. “Topraklarını terk ettikten sonra mı? Artık ne bir kan davası güdebilirler, ne de bir adam vurabilirler. Çoktan silahsız kaldılar, Rengin.”
Rengin’in dizleri titredi. Babasının boyun eğmiş olması... Onu Mardin’de bırakması...
Yalnızdı.
Bir adım attı Şiyar. “Bu topraklarda kalan tek gerçek benim. Sen de buna mahkûmsun.”
Rengin, bir tokat gibi çarpan bu sözlerin altında ezildi. Geri çekilmek isterken, Şiyar kolundan tuttu. Dokunuşu hâlâ o ilk geceki gibi baskındı. Ama bu defa, içindeki karanlığı açıkça gösteriyordu.
“Bu gece odama geleceksin. Yoksa ben gelirim.”
Rengin’in gözleri büyüdü. “Dokunursan seni öldürürüm!”
Şiyar başını eğdi. “Dokunmayacağım. Ama seni orada bekleyeceğim.”
Geri çekildiğinde Rengin yıkılmış gibiydi.
Efsun, sabaha karşı gizlice konağa geldi. Rengin’in odasında göz göze geldiler.
“Aram her şeyi anlattı. Korkmuş... seni korumaya çalışmış.”
Rengin gözyaşlarını saklamaya çalıştı. “Ben... ben Şiyar’la...”
Efsun başını salladı. “Biliyorum.”
Sessizlik ağırdı. Ama Efsun’un yüzünde bir kırgınlık değil, çaresizlik vardı.
“Şiyar, bizim namusumuzu seninle temizlemek istiyor.”
Rengin’in gözleri büyüdü. “Ne?”
“Aram bana sahip çıkmadı diye, töreye göre ben kirliyim. Ama seninle evlenirse... ‘Neçirvan soyundan bir kadın alındı’ denecek. Onurumuzu böyle kurtaracakmış.”
Rengin yatağın kenarına çöktü. Bu bir şaka olmalıydı.
“Ben bir eşya mıyım?”
Efsun gözlerini kaçırdı. “Bunu ona sormalısın.”
Tam o anda kapı açıldı. Şiyar içeri girdi.
Gözleri önce Efsun’a, sonra Rengin’e kaydı.
“Hazırlan, Rengin. Sabah aileler bir araya geliyor.”
Rengin ayağa kalktı. “Hayır. Buna izin vermem.”
Şiyar bir adım attı. “Bu senin elinde değil. Artık değil.”
Gözleri Rengin’in bedeninde bir an takılı kaldı. Alaycı gülümsedi.
“Sen zaten benim oldun.”
Bu söz, Rengin’i adeta yaktı. Kalbinden geçip ruhunu delen bir kurşun gibiydi.
Gözleri doldu. Yumruklarını sıktı. “Senden nefret ediyorum.”
***
Rengin’in ayakları, Neçirvan Konağı’nın soğuk taşlarına bastıkça içindeki sıcak öfke daha da büyüyordu. Her adımıyla kalbinde bir başka yangın çıkıyor, alnından damlayan ter bile içindeki harareti söndüremiyordu.
Gece boyunca düşündüğü her şey, kulağında yankılanan o kelimede toplanmıştı:
“Beni kendinden koru o zaman.”
O cümleyle birlikte Şiyar’ın gözleri, sesi, dokunuşu… Hepsi zihnine bir ur gibi yapışmıştı. Tiksintiyle karışık bir tutku, nefretle yoğrulmuş bir çekim.
Ama asıl mesele, bu değildi.
Asıl mesele, Efsun’du.
Şiyar’ın kız kardeşi.
Ve Aram’ın…
Onun kalbinde yıllardır yaşayan tek insan.
Ama artık herkes susuyordu. Konuşmaktan korkuyorlardı. Çünkü fısıltılar dağların ötesine taşmıştı bile.
“Neçirvan’ın kızıyla Delikanlı Aram yatmış.”
“Efsun, o geceden sonra bir daha eskisi gibi olmadı.”
“Aileler duymuş. Rengin’in ailesi, kan dökülmesin diye çekilmiş topraklarından.”
Rengin bunu ilk duyduğunda, başta inanmak istememişti. Efsun ona bir şey söylememişti çünkü. Ama Şiyar... o gece onu kendine çektiğinde, her şeyin cevabı o bakışlarda saklıydı.
“Senin kardeşin benim namusumla oynadı, Rengin. Bunun bedelini biriniz ödeyecekti.”
Şiyar’ın sesi kulağında yankılandı. Rengin’in dizlerinin bağı çözüldü ama ayakta kaldı. Kendine söz vermişti: Güçsüz görünmeyecekti. Yıkılmayacaktı.
Ama içindeki öfke büyüyordu.
Efsun, her şeyi bilmiyordu.
Aram’ın onu neden aniden bıraktığını...
Şiyar’ın neden bu kadar öfkeyle yandığını...
Ve en önemlisi, Rengin’in o gece neden Neçirvan Konağı’ndan sabaha karşı ağlayarak ayrıldığını...
Efsun
Efsun, konağın taş duvarlarının arasında yalnız yürürken elleri titriyordu. Ağabeyine karşı duyduğu güven kırıntıları, Aram’ın bir gecede çekip gitmesiyle yerle bir olmuştu.
“Benim için geldin, değil mi?” demişti Aram bir zamanlar. “Bu toprakları bırakırım, yeter ki sen ‘kal’ de.”
Ama o hiçbir şey demeden gitmişti. Ne bir mektup, ne bir haber...
Ve şimdi, herkes onu suçluyordu. Şehirdeki dedikodular boyunu aşmıştı. Göz göze geldiği her kadında bir yargı, her erkekte bir arsız bakış vardı artık.
Efsun’un utancı boynuna dolanmış bir zincir gibiydi.
O yüzden ağabeyine koşmuştu. Şiyar’a...
Ama o da susuyordu.
Efsun o gece, Rengin’in konağa geldiğini gördüğünde anlamıştı bir şeylerin değiştiğini. Ve şimdi Rengin ondan uzak duruyordu. Bir yabancı gibi davranıyordu.
İçine doğmuştu.
Şiyar, Rengin’e dokunmuştu.
Ve bunu Efsun’a anlatamayacak kadar kirli hissediyordu kendini.
Şiyar
Şiyar ise, gece boyu odasında tek bir kelimeyle meşguldü:
İntikam.
Rengin’in gözleri, titreyen nefesi, gururla dolu haykırışı...
“Senin gibi adamlardan nefret ediyorum.”
Ve buna rağmen, vücudunun ona ihanet eden kıvrımları.
Şiyar o gece ona dokunmuştu. Öylece bırakıp da gitmemişti. Rengin’in kendini kaybedişini, sonra gözlerinde beliren o derin pişmanlığı…
Ama artık dönüş yoktu.
O bir Neçirvan’dı.
Ve Neçirvan ailesi, hiçbir hakareti cezasız bırakmazdı.
Rengin’in ailesi, Aram’ı korumak için topraklarını terk ettiğinde, Şiyar bunu savaş ilanı olarak görmüştü.
Ama şimdi başka bir şey vardı zihninde.
Rengin.
Ona tekrar dokunmak...
Ama bu sefer nefretle yoğrulmuş, aşkın uzağında, sadece ceza vermek için...
“Beni kendinden koru o zaman.”
O cümle bir meydan okumaydı.
Ve Şiyar, meydan okumaları asla cevapsız bırakmazdı.
Rengin
Rengin, konağın bahçesinden dışarı çıktığında nefes nefese kalmıştı. Gece karanlığında kimse görmeden uzaklaşmak istemişti ama olmadı.
“Rengin!”
Arkasında tanıdık bir ses...
Efsun.
Göz göze geldiler.
Rengin’in gözleri doldu, Efsun’un ise korkuyla büyüdü.
“Sana ne yaptılar?” dedi Efsun, ona doğru koşarken.
Rengin, başını iki yana salladı.
“Hiçbir şey...”
Ama kelimeler dudaklarında yalan gibi duruyordu. Efsun gözlerini kısmıştı.
“Abim sana dokundu mu?”
Rengin bu kez cevap veremedi. Sessizlik, gerçeğin en net haliydi.
Efsun’un gözleri doldu.
“Ben... ben onun böyle biri olduğunu bilmiyordum.”
Rengin gözlerini kapattı. “Senin suçun değil.”
Ama içinden bir ses çığlık atıyordu:
“Suç onun değilse, kimin?”
Aram
Aram, uzak bir şehirde saklandığı o eski taş evde, elleriyle duvarı döverken içindeki lanet her çarpışta biraz daha büyüyordu.
Efsun’a olan sevgisini haykırmak istiyordu.
Ama susuyordu.
Çünkü onu tehdit edenler hâlâ oradaydı.
“Efsun’a yaklaşırsan, Rengin’i diri diri toprağa gömeriz.”
Bu tehditten sonra kaçmıştı. Çünkü sevdiği kadını korumanın tek yolu, ondan uzak durmaktı.
Ama şimdi...
Rengin de Şiyar’ın ellerindeydi.
Ve Aram, ne yapacağını bilmiyordu.
Konağın İçinde
Neçirvan Konağı’nda o gece bir masa kuruldu. Aile büyükleri, dedikoduların artık kulaktan kulağa değil, silahlara dönüştüğünü fark etmişti.
“Kan dökülmesin,” dedi biri. “Evlilikle kapansın bu mesele.”
“Kim kiminle evlenecek?”
“Rengin ile Şiyar.”
O an, Rengin içeri girdi. Herkes sustu.
“Beni kimseye satamazsınız,” dedi gözleri parlayarak.
Ama babaannesi konuştu: “Bu topraklarda kadın, ailesinin onurunu taşır. O onuru düşüren, bedelini öder. Ya evlenirsin, ya... başın öne eğilir.”
Rengin başını kaldırdı. “Ben eğilmem.”
Ama içten içe yıkılıyordu.
Şiyar ona baktı. Soğuk, sert ama içinde bir kıvılcım vardı. O geceyi hatırlatan...
Ve fısıldadı:
“İlk ben aldım seni, Rengin. Şimdi de adımı taşıyacaksın.”
Rengin nefretle baktı. “Seninle evlenmek, cehennemin kapısını aralamak gibi.”
Şiyar gülümsedi. “O zaman birlikte yanarız "..