Rengin’in ayakları taş avlunun soğuk zeminine bastıkça titriyordu. Ama bu titreme ne rüzgârdandı, ne de korkudan… Bu, bedenine sinmiş, kalbinde yankılanan bir öfkenin, bir aşağılanmanın ve en çok da kendine duyduğu tiksintinin yankısıydı.
Şiyar’ın dudakları hâlâ ensesindeydi.
Tenine değen o sıcaklık, hâlâ içini yakıyordu.
Ona teslim oluşunu inkâr etmek istiyordu. “Hayır” demişti, bağırmıştı, direnmeyi denemişti ama… bir noktada bedeni ihanete uğramıştı. O anda ne nefretin ne gururun sesi çıkmıştı.
Rengin “hayır” derken kalbi başka bir şey çığlık atmıştı belki de. Ama bu gerçeği kabul etmeyecekti.
Efsun’un odasında yalnız kalmak istememişti. Efsun’un yokluğu onu daha çok çökertiyordu. Konakta, her köşede Neçirvanların hükmü vardı. O taş duvarlar bile sanki ona bakıp kıs kıs gülüyordu. Bir yabancıydı burada.
Ama en çok kendine yabancıydı artık.
Kapının sertçe kapanmasıyla irkildi. Şiyar, üzerine gölgesi gibi çöktü. Cüssesiyle, bakışlarıyla ve o lanet sessizliğiyle.
“Üstünü giyin,” dedi Şiyar, gözlerini onun çıplak omzundan kaçırmadan.
Rengin çarşafı sıkıca kavradı, gözleri kısık, sesi hırıltılıydı.
“Ne yaptın bana…”
Şiyar’ın bakışları karanlıktı. Ne pişmanlık, ne merhamet, sadece kesinlik vardı.
“Ben hiçbir şey yapmadım. Sen geldin.”
“Ben… ben öyle bir şey istemedim!”
“Bedenin yalan söylemedi, hatun.”
Bu söz, Rengin’in yüzüne tokat gibi çarptı.
“Sen... sen benimle alay ettin. Ailemle, onurumla, kardeşimle. Her şeyimle.”
Şiyar bir adım yaklaştı. “Kardeşinle ilgili konuşurken dikkatli ol.”
Rengin’in sesi titredi ama geri adım atmadı. “Efsun, senin kardeşin. Ve ben onun ablasıyım. Biz buraya Aram için geldik. Ama sen... sen beni oyuna getirdin.”
Şiyar gözlerini ona kilitledi.
“Bu bir oyun değildi. Ne senin için... ne de benim için.”
Rengin’in yüzü kızardı. Utanç mıydı, öfke mi, karışmıştı.
“Ben sana ait değilim, Şiyar. Olmadım, olmayacağım.”
Şiyar yavaşça yanına geldi, başını eğdi ve fısıldadı: “Ama artık öylesin.”
Rengin’in yüzüne bir tokat gibi çarptı o söz. Gözlerinden yaşlar süzülmeden önce yerinden fırladı.
“Beni lekeledin!”
“Sen zaten benimdin. Sadece geciktin.”
Rengin, taş duvarlara çarpa çarpa yürüyordu. Ayaklarının altındaki toprak bile ağrıyordu sanki. Bedeni hâlâ o anın sıcaklığını taşırken, içindeki öfke, midesine saplanan paslı bir bıçak gibiydi.
Şiyar’ın odasından nasıl çıktığını bile hatırlamıyordu.
Ellerini yıkamıştı.
Defalarca.
Teninde, saç diplerinde, dudaklarında hâlâ onun kokusu vardı.
Tiksinçti.
Hayır—tiksindirici olan o değildi. Kendisiydi.
“Nasıl izin verdin buna?” diye fısıldadı kendi kendine, ellerini yumruk yaparak.
Ne olmuştu? O an, nasıl olmuştu?
Rengin hâlâ çözemiyordu. Kızgındı. Öfkeliydi. Ama en çok da yıkılmıştı.
**
Sabah ezanı Mardin’in taşlarına çarparken, Neçirvan Konağı’nın içi öfkeyle yankılandı.
Şiyar’ın babası, Mahzun Neçirvan, büyük salonun ortasında durmuş, Rengin’i ayakta karşısında bekletiyordu. Kırmızı gözleri, kadim bir öfkenin yankısıydı sanki.
“Ne duydum ben, Şiyar?” dedi Mahzun Ağa, tok sesi avluyu doldurdu. “Bu kızla… O gecenin sabahında yataktan çıktığını mı söylediler bana?”
Şiyar sessizdi. Sanki üzerine çöken gölgelerle barışmış gibiydi.
“Konuş!” diye bağırdı adam.
Rengin’in kalbi patlayacak gibi atıyordu. Herkesin içinde. Yüzlerce yıllık bir taşın önünde, adeta yargılanıyordu.
Şiyar sessizce başını eğdi.
“Evet,” dedi.
Bir kelime.
Tek bir kelimeyle Rengin’in hayatı karardı.
Efsun ağlamaya başlamıştı. Kardeşi, o gece Şiyar’a gelmek için bahçeye çıktığında onu göremeyince paniklemişti. Ve şimdi... gerçek ortaya çıkmıştı.
Mahzun Ağa parmaklarını masaya vurdu. Gözleri Rengin’e döndü.
“Siz bizim namusumuzu kirlettiniz, kız!”
Rengin'in nefesi kesildi.
Namus.
Yine o kelime.
Hep o kelime.
Kadının bedeni, bir soyadının onuru için mi yaratılmıştı sadece?
Rengin bir şey söylemek istedi. Ama dili tutulmuş gibiydi.
“Babana haber gönderdim,” dedi Mahzun Ağa. “Gelip seni alsın diye.”
Şiyar’ın bakışları ilk kez yükseldi. “Hayır.”
Tek kelime.
Ama bu sefer Rengin’in kalbi sıkıştı.
“Ne hayırı?” dedi Mahzun. “Sen ne yaptığının farkında mısın?”
Şiyar, karanlık gözlerini babasına dikti. “Ben bu kızı nikâhıma alacağım.”
Salonda bir sessizlik oldu.
Önce Efsun konuştu. “Abi, ne diyorsun sen? O benim arkadaşım! Rengin’i koruyacaktın sen!”
Rengin dehşetle Şiyar’a döndü.
“Hayır. Hayır! Asla! Seninle evlenmem!” diye haykırdı.
Şiyar bir adım attı. “Rengin, seni burada kimse koruyamaz artık. Ailen seni almaya kalkarsa—”
“Ne?!” Rengin’in gözleri büyüdü. “Ne demek bu?”
Mahzun Ağa yerinden kalktı. “Kızım, sen artık bize aitsin. Ya Şiyar’la nikâhlanırsın ya da…”
Sustu.
Ama sustuğu yerden bir ölüm hükmü geçti sanki.
Töre.
Başka hiçbir şeye gerek yoktu.
**
Rengin o gece konağın boş odalarından birine kapatıldı. Penceresi demir parmaklıklıydı. Kapı dışarıdan kilitlenmişti. Telefonu alınmış, dış dünyayla bağı koparılmıştı.
Yalnızdı.
Ve paramparçaydı.
Yastığına gömülerek ağladı.
Şiyar’la yaşadıkları... bir hata, bir anlık bir yanılgı olmalıydı. Oyunuydu adamın. Egosunun besin kaynağıydı.
Ama şimdi...
Tutsaktı.
O adamın soyadına, ailesine, onların lanetli töresine zincirlenmişti.
“Seninle evlenmeyeceğim!” dedi kendi kendine. “Beni burada tutamazsınız! Kimse bunu yapamaz!”
Ama yaptı.
Sabaha karşı, kapısı açıldı.
Şiyar içeri girdi.
Gözleri karanlıktı, sesi alçak ve ölçülüydü.
“Yemek yemedin.”
Rengin başını çevirdi. “Çık odamdan.”
Şiyar yaklaştı. “Aç kalırsan, güçsüz düşersin.”
Rengin yerinden fırladı. “Sen kimsin ha?! Kim sandın kendini?! Beni böyle zorla burada tutamazsınız! Ben—ben senin kölen değilim!”
Şiyar sustu. Ona sadece baktı.
Ama o bakış... kelimelerden çok daha fazlasını söylüyordu.
“Beni nasıl kullandığını biliyorum. Efsun için mi yaptın bunu? Ona bir ders vermek için mi? Yoksa sadece... seni reddetmemin acısını çıkarmak mı istedin?”
Şiyar’ın çenesi sıkıldı. “Sana zarar vermedim.”
Rengin güldü. Acıyla.
“Hayır mı? Şu an bile burada tutsaksam bu zarar değil mi?! Seninle birlikte olmak... en büyük hatamdı!”
Şiyar sessizce başını eğdi. “Beni bu kadar kolay kötülemen... içimi acıtıyor.”
“Acı mı?” diye bağırdı Rengin. “Senin içinin acıdığını mı düşünmemi istiyorsun?! Benim hayatım bitti, Şiyar!”
Şiyar bir adım daha attı. “Ben senin hayatını bitirmeye değil, seni korumaya geldim.”
Rengin’in gözleri doldu. “Beni kendinden koru o zaman!”