VERİLEN KIZ
NARE
Urfa’da bazı sabahlar güneş doğmaz.
İnsanın üstüne çöker.
Taş duvarların arasına ağır ağır sızar, avlunun ortasına düşer, tandırın başındaki kadınların sırtına vurur, sonra gelir insanın yüreğine oturur.
O sabah da öyleydi.
Gözümü açtığımda odamın küçük penceresinden içeri sarı bir ışık vuruyordu. Perdenin ucundan sızan güneş, duvarın üstünde ince bir çizgi gibi uzanmıştı. Dışarıdan tandır başındaki kadınların sesi geliyordu. Hamur yoğruluyor, sacın üstüne ekmekler atılıyor, küçük çocuklar avluda birbirini kovalıyordu.
Her şey aynıydı.
Ama içimde bir şey aynı değildi.
Göğsümün ortasına sanki taş koymuşlardı. Nefes alıyordum ama yetmiyordu. Gözlerimi tavana diktim. Bir süre öylece kaldım.
Bazen insan olacak şeyi bilmez.
Ama felaketin ayak sesini duyar.
Ben o sabah o sesi duydum.
Kapım usulca tıklatıldı.
“Gir,” dedim.
Kapı aralandı. İçeri yengem Gülizar girdi. Başındaki yazmayı aceleyle bağlamıştı. Normalde sabahları çok konuşurdu. Bir şey anlatır, bir şeye güler, laf arasında iğne batırırdı. Ama bu defa yüzünde gülmekten eser yoktu.
“Nare kız,” dedi kısık sesle. “Kalk hele. Aşağı inecen.”
Yatağın içinde doğruldum.
“Ne olmuş?”
Gülizar yengem gözünü kaçırdı.
“Misafir var.”
“Kim gelmiş?”
Bir an sustu.
Sustuğu yerde kalbim kötü kötü attı.
“Büyükler gelmiş,” dedi. “Baban seni istedi.”
Büyükler.
Bizim konakta bu söz öyle her gün söylenmezdi. Büyükler geldiyse ya bir ölüm vardı ya bir karar. İkisinin de sonu insana hayır getirmezdi.
Yatağın kenarına oturdum. Ayaklarımı yere bastığımda taş zeminin soğuğu içime işledi.
“Kimin büyükleri?”
Yengem cevap vermedi.
Sadece başını eğdi.
O an anladım. İçimde sabah sabah büyüyen o taş boşuna değildi.
Beritan aşiretinden birileri gelmişti.
Dilimin ucuna kadar geldi sormak. “Devran mı?” demek istedim. Ama diyemedim. Çünkü bizim evde bazı isimler yüksek sesle söylenmezdi. Devran Beritan da onlardan biriydi.
Onun adı anılınca kadınlar susar, erkekler bile cümlesini seçerek kurardı.
Devran Beritan.
Beritanların ağası.
Babası öldükten sonra aşiretin başına geçmiş, o günden sonra da adı Urfa’nın her köşesinde korkuyla anılır olmuştu. Derlerdi ki Devran’ın bakışı bile adamın içine işler. Merhameti yoktur. Kimseye eğilmez. Kimsenin gözünün yaşına bakmaz.
Ben onu hiç yakından görmemiştim.
Ama adını çok duymuştum.
Düşmanımızdı.
Biz Aslan’dık.
Onlar Beritan.
Ve iki soyun arasına yıllar evvel bir kan düşmüştü.
O kan hiç kurumamıştı.
Üstüne her sene bir kan daha eklenmişti.
Bir amca gitmişti.
Bir oğul gitmişti.
Bir yeğen toprağa verilmişti.
Kadınlar siyah yazmasını çıkarmamış, erkekler silahını belinden indirmemişti.
Biz doğduğumuzda bu dava zaten vardı. Büyüdüğümüzde de vardı. Sanki bu toprakların kaderiymiş gibi herkes onunla yaşamayı öğrenmişti.
Ama son haftalarda konakta başka bir ağırlık vardı.
Erkeklerin yüzü asıktı. Babam geceleri geç geliyordu. Amcamlar sık sık selamlığa kapanıyor, kapıların ardında alçak sesle konuşuyordu. Annem sorduğumda, “Sen karışma kızım,” deyip geçiyordu.
Kadınlar her şeyi duyar ama çoğu şeye karışamazdı bizim evde.
Bir şey varsa önce erkekler bilirdi.
Kadınlara da kaderi yaşamak düşerdi.
Yavaşça ayağa kalktım. Sandığın üstünde duran açık renk elbisemi giydim. Saçlarımı örmedim, sadece arkadan topladım. Aynada yüzüme baktım.
Yirmi iki yaşındaydım.
Ama o sabah aynadaki kız bana çok daha küçük göründü.
Sanki birazdan çocukluğu elinden alınacak biri gibi.
Aşağı indiğimde konağın avlusu her zamankinden sessizdi.
Normalde bizim avlu sabahları cıvıl cıvıl olurdu. Tandırdan duman yükselir, kadınlar konuşur, çocuklar koşar, kapıdan giren çıkan eksik olmazdı. Ama o gün herkes bir köşede susmuştu.
Kadınlar tandırın başındaydı ama elleri yavaştı. Çocuklar bile fısıltıyla oynuyordu.
Selamlık tarafının kapısı açıktı.
Bu bile tek başına kötüye işaretti.
O kapı kolay kolay açılmazdı. Erkeklerin meclisi oradaydı. Aşiretin derdi, kararı, hesabı orada konuşulurdu. Kadınların o kapının önünden geçerken bile adımı ölçülü olurdu.
Ben avlunun ortasında durdum.
Annemi gördüm.
Duvar dibindeki sedirde oturuyordu. Ellerini dizlerinin üstünde birleştirmişti. Gözleri şişti. Ağlamıştı.
Annemin ağladığını görmek içimi deldi.
Ama bana bakınca hemen toparlandı. Dudaklarını sıktı. “Dik dur,” der gibi baktı. Ses etmedi.
Bizim kadınlarımız çok ağlardı ama herkesin içinde ağlamazdı.
Ben de ses etmedim.
Gülizar yengem arkama geçti. Elini belime hafifçe koydu.
“Gel,” dedi. “Baban içerde bekler.”
Selamlığın kapısına doğru yürürken dizlerimin bağı çözülür gibi oldu. Kapının eşiğinde durdum.
İçerisi ağırdı.
Tütün kokusu, kahve kokusu, eski ahşap ve erkek suskunluğu birbirine karışmıştı.
Babam baş köşede oturuyordu. Yanında amcam Halil vardı. Karşı tarafta üç yaşlı adam oturuyordu. Biri bizim aşiretten, ikisi Beritan tarafındandı. Onları yüzlerinden değil, duruşlarından tanıdım. Yabancıydılar. Bu konağın havasına ait değildiler.
Ve hepsinin yüzü taş gibiydi.
Babam başını kaldırdı.
Gözleri benim gözlerime değdi.
Bir baba kızına bakınca insan ne görür?
Merhamet mi?
Sevgi mi?
Korku mu?
Ben o an babamın gözünde yalnızca yorgunluk gördüm.
Bir de kaçış.
Sanki bana bakarsa verdiği kararın altında ezilecekmiş gibi hemen gözlerini başka yana çevirdi.
O zaman içimdeki taş büyüdü.
“Gel kızım,” dedi.
Sesi her zamankinden kısık çıktı.
İçeri girdim. Kapının yanında durdum. Oturmam söylenmeden oturmazdım. Babam eliyle sediri işaret etti. Gidip usulca oturdum. Başımı öne eğdim.
Bana öğretilen buydu.
Büyüklerin yanında ses yükseltilmezdi.
Soru sorulmazdı.
Hele karar meclisinde bir kız çocuğu nefesini bile belli etmeden otururdu.
Ama kalbim öyle atmıyordu.
Kalbim göğsümden çıkacak gibiydi.
Amcam Halil boğazını temizledi.
“Hasan Ağa,” dedi babama dönüp. “Kız geldi.”
Babam gözlerini kapadı. Birkaç saniye öyle kaldı.
Sonra karşısındaki yaşlı adamlardan biri konuştu.
“Bu işin uzaması iyi değil. Kan daha fazla akmadan söz bağlanmalı.”
Söz.
Hangi söz?
Kimin sözü?
Benim parmaklarım dizlerimin üstünde birbirine kenetlendi.
Babam ağır ağır başını salladı.
“Bilirim.”
Beritan tarafındaki yaşlı adam bastonuna iki eliyle yaslandı.
“Mezarlık doldu Hasan Ağa. Bir genç daha toprağa girerse iki aşiret birbirini kırar. Bu defa kimse önüne geçemez.”
Genç.
Geçen hafta vurulan delikanlıdan bahsediyordu.
Adı Rıdvan’dı. Bizden miydi, onlardan mıydı, kim vurdu, niye vurdu, kimse açık açık söylememişti. Ama herkes biliyordu ki o kurşun eski davayı yeniden uyandırmıştı.
Bir kan davası bazen uyur.
Ama ölmez.
Yıllarca susar, sonra bir gece bir kurşunla uyanır.
Babamın elleri dizlerinin üstündeydi. Parmakları sertçe birbirine bastırıyordu.
“Biz de kan dursun isteriz,” dedi. “Aslan konağında daha fazla ağıt yakılsın istemem.”
Yaşlı adam başını eğdi.
“Beritan konağı da istemez.”
Bir an odadaki herkes sustu.
Sessizlik öyle ağırdı ki, sanki duvarlar bile dinliyordu.
Sonra bizim taraftan yaşlı bir adam, Mehmet Dede, sakalını sıvazlayıp konuştu.
“Kan kanla yıkanmaz. Bir söz gerek. İki aşiretin de boynunu eğeceği bir söz.”
Ben nefesimi tuttum.
Gülizar yengemin dışarıda hafifçe iç çektiğini duydum. Demek kapının önündeydi.
Annem de orada mıydı bilmiyordum.
Ama içimden geçirdim.
Ana, keşke burada olsan.
Keşke elimi tutsan.
Babam nihayet başını kaldırdı.
Bu defa doğrudan bana baktı.
Gözleri dolu değildi.
Babalar bizim oralarda kızlarının karşısında kolay kolay ağlamazdı.
Ama insan bazen ağlamadan da yıkılırdı.
“Nare,” dedi.
Boğazım kurudu.
“Efendim baba.”
Kendi sesimi zor duydum.
Babam dudaklarını birbirine bastırdı. Sanki söyleyeceği söz ağzını yakıyordu.
“Bir karar alındı.”
Kalbim duracak sandım.
“Kan dursun diye… iki aşiret arasında akrabalık kurulacak.”
Gözlerimi kaldırdım.
Akrabalık.
O kelime selamlığın içinde bir taş gibi yere düştü.
Ben anlamadım demek istedim.
Ama anladım.
İnsan bazen cümle tamamlanmadan hükmünü duyar.
Babam devam etti.
“Sen… Devran Beritan’a verildin kızım.”
O an içimde bir şey koptu.
Ama dışımdan hiçbir şey olmadı.
Bağırmadım.
Ayağa kalkmadım.
“Hayır” demedim.
Diyemezdim.
O odada bana ait bir söz yoktu.
Ben oraya karar sormaya değil, karar duymaya çağrılmıştım.
Gözlerim babamdaydı.
Sanki o sözleri geri alacakmış gibi baktım.
Sanki “Korkma kızım, şaka ettim,” diyecekmiş gibi.
Ama babam sustu.
Amcam başını öne eğdi.
Yaşlı adamlar hiç kıpırdamadı.
Demek bu iş çoktan bitmişti.
Ben daha yatağımda uyurken kaderim konuşulmuştu.
Ben tandır dumanını koklarken başlık gibi, tarla gibi, kan bedeli gibi masaya konulmuştum.
İçimden bir ses “Kalk, kaç, bağır,” dedi.
Ama başka bir ses daha vardı.
Daha eski.
Daha derin.
Bu evde yıllardır kadınların boğazında büyüyen ses.
“Sus,” dedi.
“Sus Nare. Baban konuştu.”
Dudaklarım aralandı.
Söyleyebildiğim tek şey şu oldu:
“Baba…”
O kadar.
Gerisi gelmedi.
Babamın yüzü gerildi.
“Kızım,” dedi. “Başımızda büyük bela var.”
Gözlerimi kırpmadım. Ağlarsam orada yıkılacağımı biliyordum.
“Devran Beritan…” dedim ama cümleyi tamamlayamadım.
Onun adını söylerken bile içim ürperdi.
Babam başını salladı.
“Beritanların ağasıdır. Söz sahibidir. Bu nikâh olursa kan durur.”
Ya olmazsa?
Bunu sormadım.
Ama odadaki herkes cevabını biliyordu.
Olmazsa silahlar konuşacaktı.
Olmazsa mezarlık yolu yine dolacaktı.
Olmazsa belki abim ölecekti.
Belki kuzenim.
Belki babam.
Belki de karşı taraftan biri.
Ve bütün bunların yükü dönüp yine benim omuzlarıma konacaktı.
Çünkü bu topraklarda bazen bir kızın gelinliği, erkeklerin silahından daha ağır olurdu.
Beritan tarafındaki adam ağır ağır konuştu.
“Devran Ağa da razı değildir bu işe. Ama töre töredir. Aşiretin selameti için boynunu eğdi.”
İlk defa başımı ona çevirdim.
Devran da istemiyor muydu?
Bir an içimde garip bir şey kıpırdadı.
Ne rahatlama ne sevinç.
Daha çok hakaret gibi.
Ben istemiyordum.
O da istemiyordu.
Ama yine de bizi bir nikâhın içine kapatacaklardı.
İki düşmanı aynı odaya koyup buna barış diyeceklerdi.
Babam yeniden konuştu.
“Üç gün sonra söz kesilecek. Ardından nikâh kıyılacak.”
Üç gün.
Benim bütün hayatım üç güne sığdırılmıştı.
Üç gün sonra bu avludan gelinlikle çıkacaktım.
Üç gün sonra annemin dizine başımı koyamayacaktım.
Üç gün sonra kardeşimin odama gelip saçımı örmesini izleyemeyecektim.
Üç gün sonra düşman konağında, düşman soyadının altında nefes alacaktım.
“Başını dik tutasın,” dedi babam.
Bu cümle canımı daha çok yaktı.
Çünkü kızına kaderini söyleyen bir babanın, ondan ilk istediği şey ağlamamasıydı.
Başını dik tut.
İçin yansa da.
Kalbin kırılsa da.
Ömrün elinden alınsa da.
Başını dik tut.
“Devran Beritan sert adamdır,” dedi amcam Halil. “Ama sözünün eridir. Nikâh kıyıldı mı kimse sana el uzatamaz. Orada Aslan kızı olduğunu unutmayacaksın.”
Aslan kızı.
Ben içimden acı acı güldüm.
Aslan kızıydım ama kendi kaderime pençe vuramıyordum.
Dudaklarımı birbirine bastırdım.
Babamın karşısında ağlamamak için bütün gücümü topladım.
“Emrin başım üstüne baba,” dedim.
Sesim o kadar kısık çıktı ki, kendim bile zor duydum.
Ama odadaki herkes duydu.
Çünkü o odada benden beklenen buydu.
İtiraz değil.
Rıza değil.
Sadece boyun eğiş.
Babamın yüzü bir an çöktü. Sanki o sözüm onun yüreğine benden daha ağır oturdu.
Ama yine de kararından dönmedi.
“Çıkabilirsin,” dedi.
Ayağa kalktım.
Bacaklarım titriyordu ama belli etmemeye çalıştım. Kapıya yürüdüm. Eşiğe geldiğimde arkamdan Beritanlı yaşlı adamın sesi duyuldu.
“Devran Ağa’ya haber salındı. Akşama doğru Aslan konağına gelecek. Kızı kendi gözüyle görecek.”
Donup kaldım.
Elim kapının kenarında kaldı.
Devran Beritan bu konağa gelecekti.
Beni görecekti.
Ben de onu.
Yıllardır adını korkuyla duyduğum adam, birkaç saat sonra gözlerimin içine bakacaktı.
Ve ben onun karşısında artık düşman aşiretin kızı değil…
Verilmiş kadın olacaktım.
Dışarı çıktığımda avludaki hava bana yetmedi.
Nefes alamadım.
Annem kapının birkaç adım ötesinde bekliyordu. Beni görünce gözleri doldu ama ağlamadı. Sadece yanıma geldi. İki eliyle yüzümü tuttu.
“Nare’m,” dedi fısıltıyla.
Ben o an dağıldım.
Ama sesli ağlamadım.
Annemin göğsüne yaslandım. O da beni öyle sıkı sardı ki, sanki birazdan elimden alınacağımı o da biliyordu.
Zeynep köşede ağlıyordu. Gülizar yengem onu susturmaya çalışıyordu.
Avludaki kadınların hepsi bana bakıyordu.
Kimisi acıyarak.
Kimisi korkarak.
Kimisi de çoktan kendi kaderini hatırlamış gibi sessizce.
Çünkü bu konakta her kadının içinde gömülü bir hikâye vardı.
Kimi sevdiğine varamamıştı.
Kimi istemediği adama gitmişti.
Kimi babasının bir sözüyle başka bir kapıya verilmişti.
Şimdi sıra bendeydi.
Annem kulağıma eğildi.
“Kızım,” dedi. “Babanın sözü sözdür. Bize düşen sabırdır.”
Sabır.
Kadınlara hep sabır düşerdi.
Erkeklere karar.
Kadınlara sabır.
O an içimde bir şey sessizce değişti.
Bağırmadım.
Karşı gelmedim.
Ama kalbimin en karanlık yerine bir söz koydum.
Beni Devran Beritan’a verdiler diye yok olmayacaktım.
Düşman konağına gelin gittim diye ruhumu orada bırakmayacaktım.
Ağlamamı istiyorlarsa içimde ağlayacaktım.
Susmamı istiyorlarsa susacaktım.
Ama unutmayacaktım.
Hiçbirini.
Babamın gözlerini kaçırışını.
Amcamın başını eğişini.
Yaşlı adamların beni bir barış sözü gibi konuşmasını.
Ve en çok da…
Devran Beritan’ın akşama geleceğini.
O gün güneş Urfa’nın üstünde ağır ağır yükselirken ben ilk defa kendi hayatımın bana ait olmadığını anladım.
Ben Nare Aslan’dım.
Aslan konağının kızı.
Ama o sabah, bir kız olmaktan çıktım.
Bir bedel oldum.
Bir söz oldum.
Bir kan davasının üstüne örtülecek gelinlik oldum.
Ve akşam olduğunda, o gelinliğin ilk gölgesi konağın kapısından içeri girecekti.
Devran Beritan.
Düşmanım.
Kocam olacak adam.
Ve benim karanlığımın başladığı yer.