Ama Zeyno artık hiçbirini duymuyordu.
Gözleri karşısındaki tek sığınağa, Devran’a kilitlenmişti.
Devran ise…
Çağlayan gözlere rağmen elinden bir şey gelmeyen bir dağ gibiydi.
Bakışlarında öfke, acı ve çaresizlik vardı.
Misafirler yolcu edildi.
Avlu sessizliğe gömüldü.
Resul Ağa çağırdı onu yanına.
“Bak kızım…” diye başladı.
“Anan babanı öldüğünden beri bizimlesin.
Şimdi kocanın evine gideceksin.
Orada ne olursa olsun beni mahcup edecek, utandıracak hiçbir şey yapmayacaksın.
Yoksa gerisine karışmam!”
Bir emir, bir tehdit, bir mühür gibi çaktı sözlerini.
“Kabul etmiyorum,” demek istedi Zeyno.
“Burası benim babamın evi… Oturduğun koltuk, bastığın toprak benim babamın.”
Ama hiç diyemedi… sadece sustu.
On yedi yıllık ömründe iki sokak öteye tek başına gitmemiş bir kız olan Zeyno…
Şimdi Urfa’ya gelin olarak gönderilecekti.
Ve o anda…
Kimsesizliğin ne demek olduğunu iliklerine kadar hissetti.
Sesi çıkmadı.
Gözyaşları aktı.
Ve kader…
tüm ağırlığıyla sırtına çöktü.
Sonra bir anda kendini bir çıkmazın tam ortasında buldu Zeyno.
Sabah erkenden nişan alışverişine çıkmışlardı.
Önde yengesi Nazgül ve kayınvalidesi olacak Gülnaz Hanım…
Arkada ise başı önde o ve Şervan.
Hiç bilmediği, tanımadığı bir adamla yıllar sonra ilk kez çıktığı çarşıda yürüyordu.
Kalabalığın uğultusu arasında kendi nefesini bile duyamıyordu.
Kuyumcuya girdiler.
Tezgâha bilezikler dizildi…
Bir yüzük seçildi.
Sonra nişanlık elbisesine geçildi.
Nazgül:
— “Hazır çıkmışken gelinliği de halledeydik,” dedi.
Gülnaz’ın gelişi güzel ama keskin cevabı geldi:
— “Gerek yok. Bizim büyük gelinin gelinliği duruyor evde. Onu giyer.”
Bir cümle…
Ama Zeyno’nun içinden fırtınalar koparmaya yetti.
Kendi gelinliği bile olmayacaktı.
Kendi sevinci, kendi hayali… hiçbiri yoktu.
Alışveriş boyunca tek kelime etmedi.
Yutkundu, sustu, içine attı.
Arabaya bindiklerinde her başını kaldırdığında, gözlerini ona dikmiş bakan Şervan’la göz göze geliyordu.
Bakışları bir bıçak gibiydi…
Zeyno her seferinde biraz daha geriliyordu.
— “Oğlum, dur şurda hele! Dilber yengen bir şeyler istemişti, onları da alalım,” dedi Gülnaz Hanım.
— “Dünürüm, hadi sen de gel,” deyip Nazgül Hanımla birlikte arabadan indi.
Zeyno ile Şervan baş başa kalmışlardı arabada.
Ve o an…
adamın beklediği fırsat gelmiş gibi başını çevirdi.
— “Kız, niye bakmıyorsun yüzüme?”
Zeyno sustu.
Ne diyeceğini bilemedi.
— “Yoksa beni mi beğenmedin sen?”
— “Yok… ben sadece tanımıyorum sizi daha… ondan,” dedi Zeyno sesini zorlayarak.
Şervan dudaklarını büküp arsızca güldü:
— “Ha naz yapıyorsun yani.
Merak etme, yakında tanırsın.
Hem artık benim namusumsun.
Mecbur tanıyacaksın da, alışacaksın da.”
Bu sözler, Zeyno’nun içine işlemiş bir mühür gibi kalmıştı o anda.
⸻
Konağa döndüler.
Ve o gece…
Uyku, Zeyno’nun göz kapaklarına uğramadı.
Sessizce avluya çıktı.
Dizlerini karnına çekti.
Başını dizlerine yasladı.
Gecenin sessizliğinde hıçkırıkları, kendine bile itiraf edemediği korkulara karıştı.
Tam o sırada Devran geldi; dışarıdan zil zurna sarhoş.
Avlunun loş köşesinde büzülmüş Zeyno’yu görünce…
Üzerindeki ceketi çıkardı, omuzlarına bıraktı.
Yanına oturdu.
Zeyno kıpırdamadı.
Devran’ın sesi yumuşak, kırık, içi yanar hâlde geldi:
— “Güzelim… bu saatte ne yapıyorsun burada?”
Zeyno susuyordu.
Konuşsa ne diyecekti ki?
— “İyi misin? Bir şey mi oldu?” dediğinde Zeyno’nun sesi nihayet çıktı:
— “Korkuyorum abi…”
Devran’ın yüreği burkuldu; yaklaştı.
— “Şşşt…” dedi. “Sakın, sakın korkma,” usulca sarıldı.
— “Kurban olduğum… biliyorum çok zor ama.
Elimden bir şey gelmiyor… özür dilerim, affet.”
— “Biliyorum abi…” dedi Zeyno.
Ve Devran’ın kollarının arasında…
hıçkıra hıçkıra ağladı.
Kaderin yükü omuzlarındaydı,
ama o an, en azından bir çift kol…
onu taşıyordu.
Tam o sırada, mutfaktan su almak için avluya inen Nazgül Hanım dondu kaldı.
Gözü, loş ışıkta birbirine yakın oturan iki gölgeye takılmıştı:
Devran ve Zeyno.
Devran’ın omzu Zeyno’nun başına dayanmış, Zeyno da hâlâ ağlamaktaydı.
Nazgül’ün zihninde tüm sahne en çirkin hâliyle şekillendi.
Göz bebekleri büyüdü…
Elindeki bardak neredeyse yere düşecekti.
Sonra avluyu yırtan o bağırış geldi:
— “Tüh edepsiz! Daha dün sözlendin!
Utanmadan bir de oğluma mı yanaşmaya çalışıyorsun sen?”
Sözleri, loş akşamı bir bıçak gibi parçaladı.
Zeyno fırladı yerinden.
Devran da irkilip doğruldu.
Ama Nazgül çoktan merdivenleri koşar adımlarla inmişti.
Öfkeyle geldi ve Zeyno’nun saçına yapıştı:
— “Utanmaz! Edepsiz! Namussuz!
Oğlumu baştan çıkarmaya utanmıyor musun sen?”
Zeyno tek kelime edemedi önce.
Sonra titrek bir sesle:
— “Yenge… yemin ederim ben öyle bir şey yapmadım… abim o benim…”
Ama sözü bile bitiremeden Nazgül avazı çıktığı kadar bağırdı:
— “Sus! Sus! Konuşma edepsiz!”
Tam o anda Devran patladı.
Bir adım öne çıktı.
Annesinin koluna sertçe yapıştı.
— “Anne! Bırak kızı!” dedi.
Zeyno’yu kendi arkasına aldı.
Adeta siper oldu.
Gözlerinde bu kez korku değil, öfke vardı.
— “Ne biçim bir kadınsın sen?
O benim kardeşim! Daha şu kadardı biz buraya geldiğimizde!
Hem öksüz hem yetim!
Senin babamın göstermediği merhameti ben gösterdim diye mi namusuna laf etmeyi hak görüyorsun kendinde?”
— “Senin elinde büyüdü bu kız!
Ne yapıp ne edemeyeceğini anlamadın mı bunca sene?”
Sonra en ağır cümleyi, yılların suskunluğunu kırarak söyledi:
— “Bir daha böyle bir şey söylersen…
bir daha yüzümü göremezsin ana!
Haberin olsun!”
Avlu buz kesti.
Nazgül’ün yüzü kireç gibi oldu.
Ama öfkesini yutmadı.
Devran’ın sözlerini içine sindirmedi.
Sessizce dönüp çıktı.
O gece, odasının kapısını kapatır kapatmaz öfke ve kinle telefonun ahizesine sarıldı:
— “Resul Ağa, sabah şu Ali Ağa’ya haber gönder.
Gelsin, nişanı nikâhı bir yapsın götürsünler.
Yoksa bu kız başımıza iş açacak.”
Resul Ağa bir şey sormadı bile.
— “Tamam,” dedi kısaca.
Karar verilmişti.
Ve böylelikle…
Sadece iki gün sonra…
Zeyno’nun parmağına zorla takılan yüzükle apar topar nikâh hazırlandı.
Ne gelinlik, ne düğün, ne izin…
Bir köşeye sıkıştırılmış bir mahkûm gibi oturdu hoca karşısına.
— “Kabul ediyor musun?” dedi imam.
Zeyno’nun dudakları titredi.
Gözlerinde yaş birikti.
Kelimeler boğazında düğümlendi.
Ve fısıltıya benzeyen o söz çıktı:
— “…ediyorum.”
O kadar.
Sonra… eline tutuşturulan iki parça eşya.
Ne çeyiz, ne anı, ne hatıra.
Sanki bir insan değil…
bir yük, bir utanç gönderiliyordu.
Baba evinden gelin gibi değil…
bir sıkıntıymış gibi çıkartıldı.
Ve bir arabaya bindirilip,
Urfa’daki koca evine gönderildi.
Arkasında kalan…
bir avlu dolusu sessizlik,
bir dev adamın çaresizliği,
bir çocuktan koparılmış gençliğiydi.
Zeyno artık gelindi.
Ama kimsenin bilmediği bir şey vardı:
Zeyno’nun çilesi bitmemişti.
Asıl savaş şimdi başlıyordu.
Yol boyunca sesi çıkmadı Zeyno’nun.
Gözleri önüne çakılmış, elleri titrer halde oturuyordu.
Arabanın camından dışarı bakarken yollar, ağaçlar, şehirler birbirine karışıyordu.
Ama onun gözünde tek bir görüntü vardı:
baba evinin kapısı.
Saatler süren yolculuk sona erdiğinde…
yüreği ağzında atıyordu.
Küçüktü.
Çocuktu daha.
Dizlerinin bağı çözülecek gibiydi.
Ama o büyük kapının eşiğinden içeri adım attığında…
hiç olmayan oyuncak bebeklerinden, salıncaklı bahçelerden, bayram harçlıklarından oluşan çocukluğu
o kapının önünde kaldı.
Bir daha hiç geri dönmeyecek bir çocukluk
ve yaşanmamış bir gençlik kaldı.
Avluya girdiklerinde içeriden gelen ses yankılandı:
— “Hayırdır ana? Neydi aceleniz? Nişana diye yolladık, gelin almış gelmişsiniz!”
Bu sözü söyleyen Şervan’ın yengesi Dilber’di.
Gülnaz Hanım omzunu silkti:
— “Valla ben de bilmiyorum. Artık ne ayıbı vardı da böyle apar topar nikâh kıyın, götürün dediler… anlamadım. Ama inşallah sandığım şey değildir…”