— “Varsa da şimdi anlarız,” dedi Dilber, Gülnaz Hanıma bakarak.
Sonra gülnaz hanım Dilber’e dönüp:
— “Çıkar şunu odasına. Yol yordam göster,” dedi.
Dilber “Gel elticim,” deyip kolundan tuttu Zeyno’nun.
Sesi sert değildi… ama Zeyno’nun ayakları yere basmıyordu sanki.
Merdivenleri tırmanırken Dilber konuştu:
— “Ben Dilber… Şervan’ın yengesiyim. Burada artık bir ömür birlikteyiz.”
Odaya girdiklerinde Dilber eliyle işaret etti:
— “Burası artık kocanla senin odan. Anan yol yordam göstermiştir. Bir şeyler öğretmiştir herhalde. Benim neler olacağını anlatmama gerek yoktur.”
Zeyno’nun sesi neredeyse duyulmaz bir fısıltıydı:
— “Benim anam babam yok…” dedi.
Dilber bir an dondu.
Gözleri buğulandı:
— “Deme… ondan mı bu yaşta verdiler seni kocaya? Yazık…”
Yanına oturdu.
Yatağın kenarına.
Zeyno’yu da oturttu.
— “Bak… kaç yaşındasın bilmiyorum ama… evlenince karı koca arasında olması gereken şeyler var.”
— “On yedi…” dedi Zeyno fısıldayarak.
Dilber’in kalbi sıkıştı:
— “Çok küçüksün be gülüm… nasıl ettiler sana bunu diye sordu?”
Zeyno’nun gözleri dolmuştu.
Dilberin nefesi derinleşti.
Zorlanarak da olsa anlatmaya başladı birazdan olacakları.
Bir kadın, küçücük bir kıza…
dünya denen bu cehennemde birazdan yaşayacağı acıyı tarif ediyordu.
Kapı açıldı.
Dilber sustu.
Bakışlarını kaçırarak ayağa kalktı.
Odanın eşiğinde Şervan vardı.
Soğuk.
Sahiplenici.
İri gövdesiyle karanlığı bile ezer gibi.
Zeyno’nun içine bir ürperti düştü.
Tırnaklarını avcuna geçirdi.
Nefesi sıklaştı.
O an… korku iliklerine kadar işledi.
— “Ben gideyim,” dedi Dilber.
Şervan tek bir an bile kaybetmeden, kapıdan çıkan yengesinin ardından içeri girdi.
Gelip Zeyno’nun tam karşısında durdu:
— “Ben namaz kılıp gelene kadar soyun. Geç yatağa,” dedi.
Zeyno’nun gözleri büyüdü.
Dudakları titredi.
Ağlamaya başladı.
Ama Şervan…
gözünün yaşına bakmadı, o gece.
Ne bir teselli,
ne bir yumuşama,
ne bir merhamet.
O gece…
Zeyno, annesi ve babasıyla birlikte ölmediği için kendine lanet etti.
Kaderine, hayatına lanet etti.
Keşke…
keşke o kazada ölseydi.
Keşke bugün yaşanmasaydı.
İlk gecesi…
mutlulukla değil,
korkuyla kazınmıştı aklına.
Ve Urfa’da başlayan bu hayat…
ona gelinlik değil,
çile giydirecekti.
Çünkü o gece bir kapı kapandı:
çocukluğun kapısı.
Ve bir diğeri acıyla açıldı:
kadınlığın kapısı.
Çile ve kahır dolu bir kapı.
Sabah, kasıklarına saplanan şiddetli bir ağrıyla uyandı Zeyno.
Yatağın kenarında doğrulurken nefesi kesildi.
Çarşafın üzerinde kan lekeleri vardı hâlâ.
Şervan ayakta, gömleğinin düğmelerini iliklerken sert bir sesle:
— “Giyin, topla şu çarşafı,” dedi.
Zeyno daha ilk geceden anlamıştı; koca diye hayatına soktukları adamın ne vicdansız bir adam olduğunu.
— “Hadi, duymuyor musun beni?” dedi Şervan.
Zeyno dudaklarını ısırdı.
— “Tamam,” dedi.
Sesinde hiçbir duygu yoktu artık; ne isyan, ne öfke, ne umut…
Sadece teslimiyet.
Yere saçılmış kıyafetleri topladı.
Utana sıkıla giyindi.
O an anladı ki:
baba evinde çektiği eziyet burada bin misli olmuştu.
Ama yine de gıkını çıkaramıyordu.
Çünkü korkutulmuştu.
Çünkü susturulmuştu.
Çünkü konuşmak yasaktı burada…
hele itiraz etmek haramdı.
Tek dostu vardı:
Dilber.
O, elti değil; anneydi ona.
Yaralarını saran, saçını okşayan, sesini duyan tek insandı bu evde.
Önce haftalar geçti.
Ardından aylar…
Sonra yıllar.
Zaman su gibi akıp gitti…
gitmeyen tek şey Zeyno’nun çilesiydi.
Sekiz yıl…
kos koca sekiz yıl.
Sekiz yıl önce bu eve gelin gelmişti.
Ama kapıdan içeri giren gelin değil; kurban olmuştu.
Her sabah olduğu gibi bugün de erkenden kalktı.
Artık çocuk değildi.
Yirmi beş yaşında bir kadındı.
Ama ona göre değil…
herkese göre kusurluydu.
Çocuk sahibi olmadığı için kusurlu.
Doğurmayan, doğuramayan…
suçlu.
Testi elinde sıkıca tuttu.
Ellerinin kınası değil, umutsuzluğu dökülüyordu parmaklarından.
Banyodan çıktığında Dilber kapıda bekliyordu.
Gözleri endişeyle doluydu.
— “Ne oldu?
Ne çıktı?”
Zeyno testteki tek çizgiyi gösterdi.
— “Yine olmadı abla…”
dedi, sesi kısık, kırık, yorgun.
Defalarca doktora gitmek istemişti.
Ama Şervan yanaşmıyordu.
Çünkü biliyordu.
Korkuyordu.
Eğer doktora gidilirse…
kusurlu olanın kim olduğu ortaya çıkacaktı.
Erkekliğine sürülecek bir leke,
onun gururuna sürülecek bir gölgeydi.
Ve gururu…
karısından daha değerliydi ona göre.
O erkekti.
Hem de erkek gibi erkek!
Yatağı paylaşmak dışında karısını insan yerine koymayan…
konuştuğunda tokatla susturan…
yanlış nefes alsa bile suçlu bulan bir erkek.
Son bir yıldır eve doğru düzgün bile gelmiyordu zaten.
Üç gece evdeyse, dört gece dışarıdaydı.
Sokaklar, kahveler, meyhaneler…
kadınlar.
O eve uğramadıkça…
öfke, kin ve ayıbın tamamı Zeyno’ya yüklenmişti.
Kayınpederinden kaynanasına…
ev ahalisi, komşular…
hor görmediği kalmamıştı.
— “Kısır!”
— “Uğursuz!”
— “Kusurlu!”
Her kelime…
ruhuma çivi çaktı sanki.
Herkes değişmişti.
Hayat değişmişti.
İnsanlar değişmişti.
Ama Zeyno’nun çektiği eziyet…
hiç değişmemişti.
Sekiz yıl boyunca aynı acı…
aynı yalnızlık…
aynı çaresizlik.
Ve gözlerinin içinde artık çocukluk yoktu.
Sadece yorgunluk vardı.
Haksızlık vardı.
Ve kaderine mahkûm edilmiş bir kadının sessiz çığlığı.
Sekiz yıl…
bir insanı büyütürdü.
Ama o sekiz yıl Zeyno’yu yaşlandırmıştı.
O sabah yine erkenden uyandı Zeyno.
Namazını kıldı, ellerini titreyerek duaya açtı.
Her sabah yaptığı gibi önce Allah’a sığındı…
Sonra kaderinin ağırlığını omuzlarına yeniden aldı.
Ahıra indi. Hayvanları yemledi.
Mutfağa geçti. Çayı demledi, kahvaltıyı hazırladı.
Saat henüz yediydi.
Üstünü değiştirmek için yukarı çıktı.
Kapıyı açar açmaz burnuna keskin bir içki kokusu doldu.
Leş gibi…
O koku, yıllardır ruhuna işleyen tiksintiyi yeniden uyandırdı.
Ciğeri yandı.
Midesi bulandı.
Dolap kapağını açtı.
Temiz elbiseyi aldı.
Şervan hâlâ uyuyordu; derin, ağır, pis bir uykuda.
Hızlıca düğmelerini açıp elbisesini çıkardı.
Temizini geçirdi üzerine.
Tam giyinmiş, çıkmak üzereyken…
Ayna önündeki telefona düşen bildirim dikkatini çekti.
Normalde böyle bir şey yapmazdı.
Ama şeytan dürttü belki.
Belki kadın sezgisi.
Belki de o an aklına sokulan küçük bir şüphe…
Telefona uzandı.
Ekranda yabancı bir numara vardı.
Mesajı tam okuyamadı.
Tam bırakacaktı ki…
Ekran yeniden yandı.
Bu kez okudu:
“Ne yaptın? Konuştun mu ailenle?”
Zeyno’nun kaşları çatıldı.
Kalbi sıkıştı.
Ne demekti şimdi bu?
Kimle?
Hangi konuyu konuşmak?
Tam o sırada yataktaki Şervan’ın kıpırdandığını fark etti.
Hızla telefonu bıraktı.
Saçlarını topluyormuş gibi yaptı.
Şervan doğruldu.
Gözleri uykulu, sesi kaba…
Bir anda kollarını Zeyno’nun beline doladı.
Dudakları Zeyno’nun boynuna değdi.
Ve Zeyno’nun tüm bedeni titredi.
Ama arzudan değil.
Tiksintiden.
Mide bulantısından.
Kendini kirli hissetmekten.
— “Bu güzelliğin beni deli ediyor, Zeyno…” dedi Şervan.
Zeyno gerildi.
Şervan’ın elleri bedeninde dolaşmaya başladığında:
— “Bırak, Şervan. İşim var,” dedi.
— “Ne işi?”
— “Ocakta süt var, taşacak. Terledim. Üstümü değişmek için çıktım odaya…” diye mırıldandı.
Ama Şervan’ın elleri rahat durmuyordu.
Daha çok sarıldı.
Zeyno yeniden:
— “Bırak dedim…” dedi.
Ama bu kez sesi biraz daha gergindi.
Şervan’ın sabrı taşar gibi oldu.
Bir anda saçlarını arkadan kavradı.
Sıkıca.
— “Kaç sene oldu ulan!” dedi hırlayarak.
— “Hâlâ alışamadın bana! Hâlâ kabul edemedin karım olduğunu!”
Sadık bir adam değildi Şervan ama Zeyno'ya duyduğu tutkuyu kimseye duymuyordu ve ondan karşılık alamadıkça iyice deliriyordu.
Son cümlesini öfkeyle tükürdü:
— “Defol git!”
Bir itişle savurdu onu.
Zeyno sendeleyerek kapıya yöneldi.
Saç dipleri yanıyordu.
Gözleri doldu.
Ama ağlamadı.
Ağlamak lütuftu…
VE BU evde öyle bir lütuf yoktu.
Merdivenlerden indi.
Aşağıya adım attığında Dilber onu gördü.
Görür görmez… Her şeyi anladı.
Sormadı.
Çünkü cevabı biliyordu.
— “Of be kızım…” dedi derin bir iç çekerek.
— “Kaç kere söyledim sana? Huyuna git şunun!”
Zeyno dudaklarını ısırdı.
Sesi çatladı:
— “Yapamıyorum abla… Artık olmuyor. Bıktım. Midem almıyor; bana her dokunduğunda kusmamak için dua ediyorum ya da ölmek için.”
O üç kelime…
Sekiz yılın özeti gibiydi:
"Artık olmuyor. Bıktım."
Ve yüzüne baktığında…
Zeyno’nun gözlerinde yirmi beş yaşında bir kadın değil…
Bin yıllık bir yorgunluk ve kaybolmuş bir çocuk vardı.
Kahvaltı sofrası kurulmuştu.
Herkes yerini almış, Zeyno çayları dolduruyordu.
Tavadan çıkan yağ kokusuna taze çayın buharı karışmıştı.
Bir tek Zeyno’nun içi yanıyordu; ama yüzü taş kesilmişti.
Tam o anda…
Avlunun kapısı sertçe açıldı.
Karnı burnunda bir kadın içeri adım attı.
Adımlarında tereddüt yoktu.
Başını dik tutuyordu.
Sofradakiler şaşkınlıkla doğruldular.
Şervan sandalyesini öyle hızlı itti ki, gürültüsü avluyu doldurdu.
— “Senin burada ne işin var?”
Kadın hiç geri adım atmadı.
Sesini yükseltmeye gerek duymadan:
— “Sen gelmedin, ben geldim. Daha fazla saklayamam bu sırrı.”
Eliyle karnını işaret etti.
Ali Ağa ayağa kalktı.
— “Ne demek bu, oğul?!”
Şervan dişlerini sıkarak cevapladı. Bir şeyler geveledi ama kadın araya girip; "Ben hamileyim, oğlunuzun bebeğini taşıyorum," dedi. Buralı olmadığı her halinden belliydi.
Şervan, "Ne diyor bu kadın?" diyen annesine:
— “Duydunuz işte zaten,” deyip sustu…
Bir anda…
Çaydanlık Zeyno’nun elinden kaydı.
Metal zemine çarptı, buhar yükseldi.
Kaynar su ellerine sıçradı.
Ayaklarına aktı.
Ama Zeyno kıpırdamadı.
Ağrı hissetmedi.
Sanki bedeninde değilmiş gibi…
Sanki ruhu çoktan kopmuş gibi.