Geri dönüş

2182 Words
Gözleri bir noktaya sabitlendi. Bir taş gibi. Sonra… Hiçbir şey söylemeden döndü. Yürüdü. Ne çığlık attı, ne ağladı. Sadece gitti. Odasına çıktı. Kapıyı kilitledi. Yatağın üzerine çöktü. Avludan bağırışlar, küfürler, suçlamalar yükseldi. Bütün ev karıştı. Sonra sesler sustu. Yerini ağır bir sessizlik aldı. Nefes bile alınmayan bir sessizlik. Dilber defalarca geldi kapıya. — “Aç kızım.” — “Hadi gülüm…” Ama Zeyno açmadı. Ruhu zaten kısır damgasıyla paramparça iken… Şimdi bir damga daha vurulmuştu: Yetmeyen kadın, üstüne aldatılan kadın. Bir süre sonra… Gülnaz Hanım kapıya dayandı. Zeyno kapıyı açtı. Gülnaz lafı dolandırmadı: — “Aşağıdaki kadın Şervan’ın bebeğini taşıyor. Bu yüzden birazdan hoca gelecek. Nikâh için seni çağırıp sorduğunda kabul edeceksin.” Gözleri buz gibiydi. — “Zaten itiraz etmek gibi bir şansın yok. Kusurunu bilip oturman gerek. Hatta senin veremediğin evladı o kadın verdi diye gidip ona teşekkür etmen gerek.” Zeyno başını eğdi. Her kelime içini dağlasa da sesi titremedi: — “Peki ana… Öyle yaparım,” dedi. Gülnaz Hanım kapıdan uzaklaştı. Zeyno kapıyı kapattı. Aynanın karşısına geçti. Uzun uzun baktı kendine. On yedi yaşında bu odaya girdiğinde çocuktu. Sekiz yıl sonra aynada duran kadın ise… Çocukluğu çalınmış, hayalleri söndürülmüş, ruhu yaşlanmış biriydi. Ama bu defa gözlerinde bir şey daha vardı: Ateş. Susmaya niyeti yoktu artık. Odasından çıktı. Avludan geçerken kayınbabasını da gördü, kocasını da… Ama ikisini de görmemiş gibi yürüdü. Mutfağa girdi. Dilber şaşkın bakıyordu. Zeyno ona döndü: — “Abla, telefonunu verir misin?” Dilber endişeyle: — “Kız, ne yapacaksın? Gel otur hele. Ne yapacaksan, konuşalım.” Zeyno’nun sesi buz gibiydi: — “Konuşacağım bir şey yok. Artık yapmam gereken şeyler var.” Telefonu aldı. Bu dünyada güvendiği iki insandan biri olan Devran’ı aradı. Devran eski Devran değildi; ağalığı Resul Ağa'dan devralmış, hem aşiretin başına geçmişti hem ailenin sözü dinlenen bir adamdı. Herkesin çekindiği, her aradığında "İyiyim abi, bir sıkıntı yok," dediği Zeyno, artık iyi olmadığını bilmesi gerektiğini düşündü. Konuşması kısa sürdü. Ama kararlıydı. Telefonu geri verirken Dilber’in gözleri büyüktü: — “Ne yaptın kız? Devran’ı aradım deme!” — “Aradım, abla.” — “O da dedi ki: 'Ne yaparsan yap, arkandayım. Gelip alacak beni'.” Dilber’in nefesi kesildi. İlk defa Zeyno’nun sesinde korku değil, çaresizlik değil… Güç vardı. ⸻ Akşam oldu. Hoca geldi. Kimse duymasın diye acele ediyorlardı. Bu nikâh gizliydi… Ayıplıydı… Utanç doluydu. Duyulursa aşiretten aforoz bile edilirlerdi. Zeyno aşağı çağrıldığında… Ölümü göze almış bir kadının adımlarıyla indi merdivenlerden. Bu defa… Sadece kendini değil, kaderini de karşılayacaktı. Bu kez kurban olmaya değil— Hesap sormaya geliyordu. avluya indiğinde… Gözler bir anda ona çevrildi. Herkes oradaydı. Ve Şervan… Sanki hiçbir şey olmamış gibi, sanki hâlâ haklıymış gibi, sanki günahsızmış gibi gözünün içine bakıyordu. Zeyno’nun içinden bir sızı geçti. Bir insanın yüzü hiç mi kızarmazdı? Hiç mi yere bakmazdı? Onunki bakmıyordu işte. Hoca efendi konuşmaya başladı: — “Kızım… Dinimiz gereği senin rızan olmadan kocan başka bir kadına nikâh kıyamaz. Bu yüzden şimdi soruyorum: Rızan var mıdır bu nikâha?” Avluya sessizlik çöktü. Herkesin yüzünde aynı beklenti vardı: "Rızası vardır." Zeyno gözlerini önce Şervan’a dikti. Sonra yanındaki, eli karnında bekleyen kadına. Ardından kayınvalidesine, kayınpederine… Ve hiçbir yere kaçmadan, hiçbir kelimeyi dolandırmadan: — “Benim rızam yoktur, hoca efendi,” dedi. Sözleri avluya bir taş gibi düştü. Herkes dondu kaldı. Ali Ağa boğazını temizledi, sesi çatladı: — “Ne diyorsun kızım sen?!” Zeyno cevap verdi: — “Duydun işte Ali Ağa. Rızam yoktur. Eğer oğlun bu kadına nikâh kıymak istiyorsa… Önce beni boşayacak.” Bir uğultu yükseldi. Zaten Zeyno’nun resmi nikâhı yoktu. Sözle, töreyle, baskıyla evlendirilmişti. Bu söz, herkesi şoka soktu. Şervan yerinden fırladı. Hışırtıyla sandalye devrildi. — “Ne diyorsun lan sen?!” diye haykırdı. Zeyno geri adım atmadı. Sesi sakindi: — “Duydun işte. En fazla ne olurdu? Dayak yerdi ya da ölürdü. Zaten… Evlendiği günden beri her gece ölüyordu.” Şervan’ın yüzü kasıldı. Damarları belirginleşti. — “Öldürürüm seni Zeyno! Bak yemin ederim öldürürüm!” dedi. Zeyno’nun bakışları buz gibiydi: — “Öldür. Çünkü ya ölürsem… Ya boşanırsam… Kıyarsın bu kadına nikâhı.” Ali Ağa araya girdi. Tonunda tehdit değil, sakinlik vardı: — “Kızım, delirdin mi sen? O senin kocan. Hem boşanma bizim buralarda görülmüş şey mi?” Zeyno, Ali Ağa’nın gözünün içine baktı. — “Kızım mı? Siz beni ne zaman kızınız olarak gördünüz ki şimdi ‘kızım’ diyorsunuz?” Avlu buz kesti. Zeyno devam etti: — "Hem kusurlu bir gelini boşayabilirsiniz ayrıca. Ben abimi aradım. Gelip alacak beni. Ya oğlunuz beni boşayacak… Ya da herkes duyacak rezilliğinizi.” Sonra en ağırını söyledi: — “Hem kısır bir gelini kapınızda niye tutuyorsunuz? Boşayın gitsin!" Şervan öfkeyle kükredi: — “Sen çok oluyorsun!” Bir anda kolundan tuttu. Acımasızca sıkıp sürükledi. Avludan yukarı çekti. Odanın kapısını açıp onu içeri fırlattı. Zeyno yere düşünce dizleri yandı. Canı acıdı. Ama sesi çıkmadı. Şervan diz çöktü. Eliyle boğazından tuttu. — “Demek boşanmak, he?! Ulan sen ne sanıyorsun kendini? Ben seni boşamam! Ölürüm lan yine boşamam!” Zeyno’nun sesi çatlamadı. Titrer gibi değildi. Dimdik: — “Boşayacaksın.” Şervan’ın eli daha da sıkıldı. Zeyno devam etti: — “Boşamazsan… O kadın bu konakta duramaz.” Nefes aldı. — “Çünkü ölsem bile… Kabul etmem kumayı.” Gözleri dolmadı. Titremedi. Sadece gerçekleri söyledi: — “Yeterince fazla şeyi kabul ettim zaten. Ama bunu kabul etmem.” Ve o anda… İlk kez… Zeyno’nun değil, Şervan’ın gözlerinde korku belirdi. Çünkü o an anladı: Bu kadın susmuyordu artık. Ve susmayan kadın— Töreden, korkudan, ölümden daha tehlikeliydi. — "Olmaz, boşamam seni! Şimdi aşağı ineceğiz, sen de kabul edeceksin! 'Bu nikâhı kabul ettim' diyeceksin hocaya!" dedi. Ama Zeyno kararlıydı, "Etmeyeceğim," dediğinde; "Edeceksin lan!" deyip saçını eline dolayıp sürükleyerek indirdi aşağı. Hoca efendi şoka girdi: "Ne yapıyorsun oğlum sen?" dediğinde; "Demin sorduğun soruyu tekrar sor!" diye bağırdı Şervan. "Kabul edecek!" "Böyle olmaz," dedi yaşlı hoca, "bu yaptığın hiçbir kitaba sığmaz." "Çok konuşma!" diye tısladı bu kez Şervan. Zeyno’nun saçını daha sıkı çekip; "Konuş lan! Kabul ettiğini söyle!" dedi. Zeyno, "Etmiyorum, istersen öldür!" dediği anda bir el silah sesi duyuldu. — "Bırak ulan kardeşimi!" diyen Devran, gözünü bile kırpmadan sıkmıştı Şervan’ın bacağına. Silah sesi avluda yankılanırken, Şervan acıyla yere kapaklandı. Elini bacağına bastı; kan, parmaklarının arasından süzülüp avlunun zeminine damladı. Tam o sırada… kapıdan Devran’ın adamları içeri daldı. Silahlı, öfkeli, kararlı. Avlu bir anda doldu. Kimse nefes bile alamadı. Devran, gözleri öfke ve nefretle çakmak çakmak, Şervan’ın üzerine yürüdü. Kanayan bacağına kasıtlıca bastı. Şervan acıyla inlerken… — “Ulan sen bu kızı sahipsiz mi sandın?!” diye gürledi Devran. Sesinde yılların suskunluğunun intikamı vardı. — “Madem boşanmak istiyor… boşayacaksın kardeşimi, şerefsiz!” Sonra avludaki herkesin yüzüne tokat gibi çarpan cümlesi geldi: — “Hem gül gibi karının üstüne kuma getirmek ne demek?!” Ali Ağa öne atıldı: — “Ne yapıyorsun, Devran?! Bırak oğlumu!” diyip ona doğru bir adım attı ama Devran’ın korumaları müsaade etmedi. Devran, başını hiç çevirmeden, soğuk bir sesle: — “Merak etme, Ali Ağa. Bırakacağım… ama önce yapması gerekeni yapsın.” Ve elindeki silahı Şervan’ın başına dayadı. — “Haydi! Hepimiz seni bekliyoruz,” diyerek. Şervan nefes nefeseydi, dişlerini sıkmıştı. Öfkesini yutmaya çalışıyordu. — “Yapma, Devran!” dedi. — “O benim karım! İster kuma getiririm, ister getirmem! Seni alakadar etmez!” Devran’ın sesi buz gibiydi. — “Yanlış,” dedi. — “Benim kardeşime bunları yapamazsın.” — “Şimdi… ya ondan vazgeçeceksin ya diğerinden!” Tam o sırada Gülnaz Hanım’ın sesi duyuldu: — “Boşa oğlum şu uğursuzu, gitsin!” Şervan gözlerini kapadı. Yutkundu. Acıdan değil… güçsüzlükten. Sonra dişlerinin arasından, kelimeleri tükürür gibi söyledi: — “Boş ol… boş ol… boş ol!” Ve o an… Zeyno serbestti. Sekiz yıldır ciğerine çekemediği nefes… ilk kez doldu içine. Sanki boğazındaki zincir çözülmüş gibi. Devran ayağa kalktı. Silahı indirdi. Şervan’ı son kez aşağılayıcı bir bakışla süzdü. Sonra Zeyno’ya döndü. Elini uzattı. — “Haydi abicim… artık burada işimiz yok,” dedi. Zeyno, ömrünün en ağır adımlarından biriyle yürüdü kapıya. Kapının önünde durdu. Bir kez daha arkasına baktı. Gözleri, bir köşede sessizce oturan Dilber’e takıldı. Titreyen sesiyle: — “Abla… hakkını helal et,” dedi. Dilber gözlerini ona dikti. Gurur, acı, sevgi dolu bir bakışla: — “Helal olsun gülüm…” diye karşılık verdi. Zeyno’nun gözyaşları süzüldü. Ama bu kez acıdan değil… özgürlükten. Devran ve Zeyno kapıdan çıkarken, arka taraftan Şervan’ın çığlıkları yükseldi: — “Bunu senin yanına bırakmam! Duydun mu?! Bunu sana bırakmam!” Ama artık hiçbir önemi kalmamıştı. Çünkü o an, Zeyno’nun hayatında ilk kez… arkasına bakmadan yürüdü. Ve o kapı kapanırken… Kurşun sesinden daha güçlü bir gerçek yankılanıyordu: Zeyno artık kurban değildi. Kendi kaderine yürüyen bir kadındı. Ve ona bunu yapanlar… ilk kez korkuyordu. Devran, Zeyno’nun elini bir an olsun bırakmadı. Avludan çıkıp arabaya kadar yürürlerken Zeyno’nun dizleri titriyordu; ayakta durmakta zorlanıyordu artık. Devran kapıyı açtı, onu dikkatle arabaya bindirdi. Zeyno oturur oturmaz içindeki bütün güç çekilmiş gibiydi; omuzları çöktü, nefesi hızlandı. Devran direksiyona geçmekten vazgeçti. Bir an durdu. Arabanın kapısını kapattı, arka koltuğa geçti. Titreyen Zeyno’yu kendine çekti. Zeyno’nun başı Devran’ın göğsüne yaslandı. Kalbi hâlâ deli gibi atıyordu. Devran saçlarını usulca okşadı, sesi ilk kez yumuşadı: — “Korkma,” dedi. — “Bitti… kurtuldun güzelim.” Zeyno’nun omuzları sarsıldı. Hıçkırıklarını tutamadı. Devran devam etti, sesi netti, kararlıydı: — “Artık kimsenin sana zulmetmesine izin vermem.” — “Bundan sonra ben varım.” Zeyno gözlerini kapattı. Sekiz yıl sonra ilk kez… kendini güvende hissetti. Araba hareket ederken, arkada kalan konak küçülüyordu. Ama Zeyno’nun içindeki yük… ilk kez hafifliyordu. Yollar, yıllar sonra Zeyno’yu baba ocağına götürüyordu. Araba ağır ağır ilerlerken Zeyno camdan dışarı bakıyordu; taşlar, dağlar, virajlar birbirine karışıyordu ama onun gözü yalnızca bir yerdeydi: Mardin. Şehre vardıklarında derin bir nefes aldı. Göğsü sıkıştı, boğazı düğümlendi. Yavaşça Devran’a döndü. — “Abi… senden bir şey istesem?” dedi, sesi titreyerek. Devran yan koltuktan ona baktı: — “Tabii,” dedi. “Söyle güzel bacım.” Zeyno birkaç saniye sustu, sonra cesaretini topladı: — “Beni… anneme, babama götürür müsün?” Devran bir an neye uğradığını şaşırdı. Gözleri doldu, yutkundu. Başını salladı. — “Tabii,” dedi kısık bir sesle. “Götürürüm.” Şoföre kısa bir bakış attı. Araba mezarlığa doğru yöneldi. Arabadan indiler. Zeyno birkaç adım attı, sonra dizlerinin bağı çözüldü. Anne ve babasının mezarının başına çöktü. — “Ben geldim…” dedi ağlayarak. Toprağa dokundu, mezar taşına sarıldı. Yaşadıklarını anlattı, gelemediği yıllar için özür diledi. — “Söz veriyorum,” dedi titreyen ama kararlı bir sesle. — “Bundan sonra kimsenin canımı yakmasına izin vermeyeceğim.” Devran birkaç adım geride duruyordu. Sessizce ağlıyordu. Zaten onu bu dünyada ağlatabilen tek insan Zeyno’ydu. Bir süre sonra yaklaştı, omzuna usulca dokundu: — “Hadi gidelim güzelim,” dedi. — “Evimize gidelim.” Evimiz… Gerçekten orası Zeyno’nun evimiydi. Zeyno son bir kez mezarlara baktı. Sonra Devran’la birlikte arabaya yöneldiler. Bu kez yollar, sadece geçmişe değil… yeniden başlayan bir hayata uzanıyordu. Araba, Zeyno’nun doğup büyüdüğü… daha doğrusu büyüyemeden, on yedi yaşında gelin olup çıkmak zorunda kaldığı konağın önünde durduğunda, Zeyno’nun eli arabanın kapı kolunda kaldı. İnmekle inmemek arasında sıkışıp kalmıştı. Koca kapı… Yüksek duvarlar… Bir zamanlar içine sığamadığı, ama yıllarca yükünü taşıdığı yer. Devran, Zeyno’nun nefesinin daraldığını fark etti. Hiçbir şey sormadı. Sadece sakin bir sesle: — “Hadi,” dedi. — “İnelim.” Sonra ekledi, gözlerini kapıya dikerek: — “Merak etme, burada artık hiçbir şey eskisi gibi değil.” Zeyno dudaklarını araladı. İçinden geçen cümle, ağzından döküldü: — “Desene… tıpkı benim gibi.” Devran cevap veremedi. Arabadan birlikte indiler. Tam o anda, konağın ağır kapıları ardına kadar açıldı. Devran önden yürüdü. Ama Zeyno… bir adım bile atamadı. Kapının hemen önünde, görüntülü aramalardan tanıdığı Suna duruyordu. Yanında da yıllardır bu konakta çalışan Nurgül… Nurgül’ün bakışları bir an durdu Zeyno’nun yüzünde. Zaman sadece hayatını değil, Zeyno’yu da değiştirmişti. O çocuk yoktu artık. Ama Nurgül’ün gözlerindeki sevgi aynıydı. Devran arkasını döndü, Zeyno’nun hâlâ eşiği geçmediğini görünce: — “Haydi gel,” dedi yumuşakça. Ve Zeyno… tam sekiz yıl sonra, baba ocağının kapısından içeri adım attı. Suna, tedirgin ama samimi adımlarla yaklaştı. Bir an durdu, sonra gülümseyerek: — “Hoş geldin, güzel bacım,” dedi. Ve hiç çekinmeden Zeyno’ya sarıldı. Zeyno’nun gözleri doldu. Sarılışı karşılıksız bırakmadı. — “Hoş bulduk,” dedi mahcup bir sesle. Ardından Nurgül Hanım geldi. Kollarını açtı. — “Hoş geldin kızım…” Sarılışı hasretti. Ana şefkatiydi. Zeyno onun elinde büyümüştü sayılırdı zaten. Bu konakta gördüğü azıcık merhametin çoğu ondan gelmişti, bir nevi analık etmişti. — “İyisin değil mi?” diye sordu kadınlar ama… Devran araya girdi, sesinde tanıdık bir otorite vardı: — “Haydi, bırakın kızı. Yol yorgunu zaten,” dedi. — “Hem açlıktan öldük. Kurun sofrayı.” Sonra kolunu Zeyno’nun omzuna doladı. — “Gel,” dedi. — “Yemekleri artık yazları terasta yiyoruz.” Merdivenlere yöneldiler. Zeyno’nun kalbi hızlandı. Çocukken koşup oynadığı anları çok az hatırlıyordu… Ama bu merdivenlerden iş için koşturduğu günler, dün gibi canlıydı zihninde. Terasa çıktığı an, kaçmaktan korktuğu manzarayla yüz yüze geldi. Büyük sedirin üzerinde… Resul Ağa ve Nazgül Hanım yan yana oturuyordu. Zeyno’nun omuzları kasıldı. Nefesi daraldı. Devran bunu hissetti. Eğilip kulağına fısıldadı: — “Kimseden korkma,” dedi. — “Dik dur.” Bir an durdu, sesi daha da yumuşadı: — “Şervan’ın karşısında durduğun gibi.”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD