Ela Arslan:
Burak çıkıp gittikten sonra üstümü zor bela giyinip cenin pozisyonunda kıvrılıp yattım. Yatağın belirli bir noktasındaki kan lekelerini gördükçe kusma isteğim yükseliyordu. Bunları hak edecek hiçbir şey yapmamıştım. Tüm bunlardan kaçabileceğimi sanmak ne kadar aptalcaydı.
Saatlerce aynı pozisyonda kaldım. Gözlerim açık duvara bakıyordum. Çocukkende babam bana işkence ettiğinde ya da dövdüğünde saatlerce bu şekilde kalıp yaşadıklarımı unutmanın hayalini kurardım. Sanki hepsi bir kabustuda yeterince uyuyup uyanırsam geçerdi.
Yüzyıllardır süren sistemi ben kimdim ki aşabilecektim. Ülkede yedi büyük aile vardı. Dillerde Mafya ailesi olarak anılsa da aslında Karanlık Dünya'nın yöneticileri demek daha doğru olurdu. Hepsi çeşitli işleri kontrol ederken aynı zamanda geleceğe de yön verdikleri doğruydu. Tabiki dünyadaki diğer aileler ile birlikte.
Bu ailelerden üçü lider konumundaydı oylamalarda ikiye karşı tek kalınca kabul edilmiş sayılırdı. Diğer dört aile zamanla değişebilir ya da masadan kalkabilirlerdi. Onun yerlerine gelecek kişileri de bu üç aile belirlerdi. Ama lider üç ailede konum babadan oğulla geçen bir nevi saltanat sistemiydi.
Aslında zamanında üç aile üç K olarak ün salmış. Kaleli, Karan ve Köksal. Ama Köksal ailesinin soyu tükenince yerine Arslan ailesi getirilmiş. Annemin bize hamileyken büyükbabam tarafından zehirlenmesinin nedeni de buydu.
Annem Köksalların sonuncusuymuş. Reşat Köksalin biricik kızı. Annem hamile kalınca doğacak çocuğu varisi ilan edecekmiş Reşat dedem. Erkek olursa tabiki. Yerine göz diken Erdal Arslan durur mu annemi zehirlemiş. Hangi şerefsizliğe sığar hamile kadını zehirlemek. Ama Erdal Arslan böyle bir şerefsizdi işte.
Doğan çocukların kız olduğunu görünce tepki bile vermemiş. Annemin ölmesi ise işine gelmiş tabiki. Reşat dede belki ülkede olsaydı ortalığı yıkar geçerdi. Ama ne yazıkki Bosna Hersek'te yapılan Sırp kıyımına karşı çıkmak için gitmiş.
Gidiş o gidiş bir daha haber alınamamış. Kimisi der esir düştü kimisi der öldürüldü. Ama sonuçta artık Köksallar diye bir soy yok. Bosna Hersek göçmenlerindenmişler. Kökenlerini unutmamış dedem. Ela gözlerimi bu soya borçluymuşum.
Erdal Arslan şerefsizi her gördüğünde kenafir gözlü dedesine benzer derdi gözlerim için. Eğer dedem yaşasaydı belki beni kurtarırdı. Belki o da bunlar gibi bir canavardı bilmiyorum.
Annemin geçmişi sırra kadem basmış. Bana yardım edecek kimse olmadı hiç bir zaman. Üç abim vardı sözde. Babamın ilk karısından. Hiç birisi yardım edemedi. Bazen en büyükleri Aslan abim babamdan çekip alırdı beni ama bu hem benim hem de onun daha fazla dayak yemesine neden olurdu.
Alper abimi neredeyse hiç görmeden büyümüştüm. Hep yurtdışında yatılı okullara vermişlerdi onu. Bir amaç içinmiş nedenini bilmiyorum. Ercan Arslan adlı babam olacak adamın zehirli düşüncelerinden ne geçer hiç bilmedik.
En kötüsü ise Kutay abimdi. Abi demeye bin şahit ister. Annesinin annem yüzünden öldüğüne ikna olmuştu. En küçükleri oydu doğal olarak annesine en çok düşkün olanda.
Annesini, annem ile evlenmek için öldürmüş sözde babam. Köksalların sonuncusu ile evlenmek ve liderlerden birisi olmak için. Gerçi yüksek ihtimalle doğruydu, şeytandan hallice olan babam kesinlikle ilk karısını öldürmüş olabilirdi.
Annemin neden babamla evlendiğini asla bilmedim. Kendi isteği ile mi yoksa mecbur kaldığı için mi evlenmişti bilmiyordum. Babamla evlendiğinde bize hamileymiş çünkü.
Ama annesini öldüren babam olmasına rağmen suçlu bendim Kutay abim için. Babamla dedemin yapmadığı zamanlarda ayrıca işkence etmeyi severdi. Bazen karanlık bir dolaba kapatır bazen de elektrik vermek için sandalyeye bağlardı. Saatlerce buna devam ederdi. Altıma kaçırdığım zamanlarda daha çok eğlenir beni kendi pisliğimde bırakırdı.
Hayır güllük gülistanlık bir hayatım olmamıştı hiç bir zaman. Bilmediğim sebebi ben olmayan günahların bedelini bana ödetmişlerdi hep. Sadece görünen yerlerimde iz bırakmamaya dikkat ederlerdi genellikle. O kadar işkenceye rağmen -ki onlara göre bunların hepsi birer eğitimdi- vücudumda üç kırbaç izi hariç yara izim yoktu.
Çünkü ben bir maldım ve beni alacak olan adam güzel, lekesiz olmamı beklerdi. Yıllarca spor yapmaya, özel diyet yapmaya zorlanmıştım. Daha küçük çocukken bayramda bir tek çikolata yedim diye bir hafta hücreye kapatmıştı dedem beni.
Onlara göre güzel olmalıydım. Saçlarım muhteşemdi mesela. Siyah kömür karası saçlarım hep bakımlı ve uzundu. Hafif buğday tenim ve Ela gözlerimle mankenlerden hallice bir güzellik oluşturuyordum. Ama hepsi bir planın parçasıydı. Saçlarıma dokunamazdim mesela arada bir ucundan kesilmesine izin vardı. İstediğim yemeği yiyemez, istediğim içeceği içemezdim.
1.65 lik boyumla Burak'tan hayli kısa olsam da kadın dediğin zarif olur demişlerdi hep. Onun koyu kumral saçları, buz mavisi gözleri ve beyaz teniyle hayli zıt duruyorduk. Ama yanyana geldiğimizde bu zıtlıklardan hayli güzel bir manzara çıkıyordu ortaya.
Tüm hayatım bir plan dahilinde geçmişti ve planını bozduğum canavar yoldaydı. Onun öfkesine karşı yapabileceğim hiç bir şey yoktu. Bugüne kadar ailenin itibarının korunmasının tek nedeni Burak'ın nişanı atmamış olmasıydı. Eğer kaçtığım zaman atmış olsaydı şu an Arslan ailesi yeryüzünden silinmiş olurdu.
Burak'ın ben de neden ısrar ettiğini hiç anlamamıştım ama ablasının başına gelenler yüzünden olduğunu biliyordum. Hiç bir suçum yokken gene başka birisinin günahlarının bedelini benim ödememe karar vermişti.
Kilit sesini duyunca kafamı kaldırdım. Görmeyi istediğim en son kişi karşımdaydı. Viktoria Vetrof ya da Karan. Buzlar kraliçesi. Burak'ın annesi Rus Mafya ailesi Vetrofların biricik prensesi.
Tüm erkeklerden korktuğumdan daha çok korkuyordum bu kadından. Erkekler dovse de sovse de ne yapacaklarını kestirebilirdiniz. Ama bir kadının acımasızlığını hafife almak en basit tabirle aptallık olurdu. Ki Viktoria Karan bu dünyada acımasızlığın yegâne ismiydi.
Bora Karan ile evlenmeden önce kurbanlarına yaptıkları işkenceler dillerde dolaşırmış. Ruslar bizim aksimize kadınlarını güçlü tutarlardı. O da Karanlara söz verilen bir gelindi. Ama görevini layıkıyla yerine getirdiğini görebilirdiniz.
"Bana bak." ayağa kalkıp başımı önüme eğip ellerimi önümde birleştirmiştim. Yırtık bluzumundan görülen çıplaklığımı saçlarımla kapatmaya çalışıyordum. Karşımda bir sultan var sanabilirdiniz ama emin olun bu kadın onlar kadar güçlüydü.
Başımı kaldırdığım anda yüzüme bir tokat indi. Sonra elinin tersiyle diğer tarafıma da çarptı. Gözlerimden tek bir yaş damlası süzüldü. Ama gözlerimi kaçırmamam gerektiğini biliyordum.
"Zayıfsın her zamanki gibi. Oğlum bir kadına el kaydırmayabilir ama bu benim için geçerli değil." ne diyebilirdimki dayaktan daha acı verecek şeyler olduğunu mu?
"Bakıyorum oğlum hak ettiğini almış." dedi üstümde ve yatakta gözlerini gezdirerek. Mükemmel sarı saçlarını yine mükemmel bir topuz yapmıştı. Tek bir saç teli topuzundan taşmıyordu. Buz mavisi gözleri Burak gibi aynı nefretle parlıyordu. Bir kadının bu cümleyi kurması ne kadar acınasıydı. Ama yinede tek yaptığı bir gerçeği dile getirmekti.
"Namuslu olman bir şey değiştirmez. Oğlum senin yüzünden küçük düştü. Neyseki kaçtığını konsey dışındakiler bilmiyor."
"Burağın okul için sana ekstra zaman verdiği yalanını söyledik."
"Nişan hâlâ geçerli. Uslu bir kız olup güzel bir düğünle oğlumla evleneceksin."
"Yoksa kimseyi dinlemem o çok sevdiğin Aslan abin ve piçiyle kıyıma başlarım."
"Bora yufka yürekli olabilir. Reşat dedeni severdi. Ama benim ne böyle bir sevgim ne de böyle bir acımam var."
"Dediklerimi anladın mı Ela?"
"Anladım."
"Güzel. Seni hiç istemedim. Çünkü zayıfsın. Ama bazen mecbur kalırsın. Burak ne derse yapacaksın. Yoksa o güzel yüzüne neler yapabileceğimi inan öğrenmek istemezsin." dedi çenemden beni iterek.
"Üstüne başına bir şeyler göndereceğim. Baban geldiğinde ona göre konuş. Buradan kurtuluşun yok." diyip çıkıp gitti.
Ne sanıyorlardı ki gerçekten babama evlenmek istemiyorum diyip güle oynaya onunla gideceğimi mi? Belki normal hayatta mümkün olan bir şeydi ama bizim hayatımızda eğer evlenmez isem babam beni öldürecekti.
Beş dakika sonra bir hizmetçi gelip beni banyoya sokup yıkadı. Size garip gelebilir ama küçüklüğümden beri böyle yıkanırım. Sanırım bir çeşit beden kontrolü yapıyorlar. Kadın yatağı temizledi. Kıyafetlerimi alıp götürdü.
Üzerime getirdiği beyaz bir elbiseyi giydim. Getirilen yemeği zorla yedim. Çünkü kadın başımda bekliyordu. Kadın gidince aynada kendime baktım. Ne gariptir aynayı Kırıp kendimi öldürebileceğimi düşünmemişler ya da yapmayacağımı biliyorlar.
Çenemdeki hafif bir morluk dışında bir iz yoktu. Yüzümdeki yorgun ve bıkkın ifadeyi saymaz isek normal görünüyordum. Birkaç saat sonra biri gelip beni aldı babam gelmiş.
Burağı hiç görmemiştim. Odaya girdiğimde Bora amca ve babam dışında kimse yoktu. Beni görünce ikisi de konuşmayı bıraktı.
"Siz konuşun." diyerek çıktı Bora amca.
Babama baktım. Hiddeti dalga dalga yayılıyordu. Bana yaklaşmasına izin verirsen ne olacağını biliyordum ama kaçacak bir yerim de yoktu.
"Doğduğun yetmezmiş gibi bir de bizi rezil ettin."
"Hemen evleneceksin duydun mu beni?"
"Duydum."
"Bana ters cevap verme." diye bir tokat atti. Anında yere düştüm. Ağzıma kan tadı dolarken karnıma bir de tekme geçirdi.
"Seni küçük orospu. Umarım sağlamsındır. Yoksa sana yapacaklarımı hayal bile edemezsin." diyip saçımdan tuttup sürükledi.
Ağzımı zorla açıp şeffaf sıvıyı boğazımdan dökerken debelensemde yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Elinde debelendiğim anda odanın kapısı açıldı.
"Bana ait olana dokunabileceğini kim söyledi. Ercan Arslan?" Burak tüm öfkesi ile içeri girmişti. Babam elindeki şişeyi anında sakladı.
"Evlilik olmadı daha." diye sertçe çıkışmasına rağmen beni bırakmıştı.
"Artık bana ait. Evlilik olmasın istiyorsan kolay, aileni temizlemeye burda senden başlamalıyım sanırım?"
"Nikah hemen düğünde en kısa zamanda yapılacak." diye çıkıştı babam. İki erkeğin benim hayatımla ilgili karar alması ne kadar komikti değil mi?
"Konseyle konuş Arslan. Devir teslimi olacak en kısa zamanda yoksa karışmam."
"Tamam. Siz de mi kalacak."
"Ela bana ait artık. Bir yere gidemez." Bana ait demesi ile ne olduğunu anladı sonunda. Bana saf nefretle bana bakıp çıkıp gitti babam.
Sıvının etkisiyle vücudum güçsüz düşmüştü. Yere kapaklandım. Hayal mayal birisinin beni kaldırıp kucağına aldığını hissettim. Kokusundan buz gözlü canavarım olduğunu anladım. Ağzımdaki kanı silmişti. Dokunuşu o kadar hafiftiki. Sanki bir bebekmişim gibi. Karanlığa gömüldüm. Keşke hiç uyanmasaydım.