bc

Sözleşmeli Eşler

book_age18+
358
FOLLOW
3.1K
READ
contract marriage
HE
doctor
sweet
bxg
kicking
city
musclebear
love at the first sight
like
intro-logo
Blurb

Sözleşmeli Erler Askeri Kurgunun devamı olan ikiz kız kardeşlerin kendi ayakları üzerinde durmak için verdikleri mücadele. Sözleşmeli Eşler adı ile yeni bir maceraya başlıyoruz.

​Muş’un Hasköy ilçesine adım attığımızda, soğuğun sadece bir hava durumu değil, ete kemiğe bürünmüş bir varlık olduğunu anladım. Rüzgâr, açıkta kalan tenime keskin bir bıçak sırtı gibi çarpıyor; ciğerlerime çektiğim her nefes, boğazımda buz tutmuş bir cam kırığı hissi bırakıyordu. Gökyüzü gri bir yorgan gibi üzerimize serilmiş, toprak ise sonsuz bir beyazlığın esareti altına girmişti. Hasköy, Muş merkezden bile daha hırçın, daha hoyrattı. Kar kalınlığı yol boyunca  yer yer bir metreyi  zorluyor, tipiyle birleşen rüzgâr görüş mesafesini bir sis perdesine çeviriyordu.

chap-preview
Free preview
1.Bölüm : “BEYAZ ESARET”
Ece Kılıç: Göz kapaklarımın üzerine sanki tonlarca beton dökülmüştü. Onları açık tutmak için verdiğim her nefes, göğüs kafesime batan binlerce cam kırığına dönüşüyordu. Ellerim... Parmak uçlarımdan başlayan o sızı ve uyuşma, artık yerini derin bir hissizliğe bırakmıştı. Varla yok arası bir boşlukta asılı gibi; bana ait ama benden bir o kadar uzak. ​"Uyanık kalmalısın Ece," diye fısıldadım kendi kendime. Sesim, buz tutmuş camların ardında boğulup gitti. ​Bir iç hastalıkları uzmanı olarak bedenimin bana ihanet edişini saniye saniye analiz edebiliyordum. Hipoterminin o sinsi evreleri... Önce titreme başlar, sonra zihin bulanır ve en sonunda o ölümcül uyku isteği çökerdi. Bedenim teslim bayrağını çekmek üzereydi, farkındaydım. Kendimi çimdiklemek, bir acı yaratıp bilincimi diri tutmak istedim ama parmaklarım komutlarımı yerine getirmeyecek kadar donmuştu. ​"Sadece iki saniye," diye geçirdim içimden. "Sadece iki saniye gözlerimi kapatsam, her şey geçecek." ​O iki saniye, üzerime devasa bir karanlık gibi çöktü. Tam o dipsiz kuyunun dibine düşecekken, ruhumun en ücra köşesinden gelen o ses yankılandı: ​"Ece..." ​Aniden gözlerimi açtım. Aracın kapısı rüzgârın şiddetiyle aralanmış, içeriye kristal tozları halinde kar doluşmuştu. Yan koltuğa çöken gölgeyi gördüğümde kalbim duracak gibi oldu. O asker üniforması, o dik duruş, o hiç değişmeyen otoriter ama şefkatli bakış... ​"Baba?" ​Sesim mi titriyordu yoksa ruhum mu, ayırt edemedim. Boynuna atılmak, o güven veren kokusunu içime çekmek istedim ama bedenim buzdan bir heykel gibi kaskatıydı. Babam, o devasa şefkatiyle uzanıp beni kollarının arasına aldı. Sımsıcaktı. Omuzlarından yayılan o hayali ısı, donan kanımı sanki yeniden harekete geçirdi. ​"Sana ulaşmak bu kadar mı zordu Ece?" dedi, sesi tam tepemde yankılanarak. Yine çok uzakta olduğumu ima ederek konuşuyordu. ​"Nerede kaldınız baba? Çok üşüyorum..." ​"Biliyorum kızım," dedi sakin, dingin bir tonla. "Sakin ol ve sadece uyanık kal. İlk yardım yolda. Ben... Ben dayanamayıp önden geldim." ​Gözlerimden süzülen bir damla yaşın yanağımda donuşunu hissettim. "Beni burada bırakmayacağını biliyordum," diye mırıldandım. "O yüzden ilk sana mesaj attım." ​Babamın dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. O her şeyi bilen, muzip ama net tebessüm belirdi yüzünde. ​"Şimdi yalan söylüyorsun," dedi yumuşak bir sesle. "Soğuk zihnini bulandırmış. Doğru söyle, ilk kime mesaj attın?" ​Kısa bir sessizlik oldu. Başımı suçlu bir çocuk gibi öne eğdim. "Şey... Aslında ilk Volkan’a mesaj attım baba. Sağlık ekiplerini hızlıca yönlendirsin diye. Sen görevdesindir, ulaşamam diye düşündüm. Şarjım bitmeden birinin yerimi bilmesi gerekiyordu." ​"Tamam güzel kızım," dedi saçlarımı okşayarak. "Tamam... Ama sakın uyuma, anlaştık mı?" ​Göz kapaklarımın ağırlaştığını hissettiğimde fısıldadım: "Baba, bana çocukluğumuzdaki hikâyeleri anlatsana. Sesini duyarsam uyumam belki. Çok uykum var..." ​"Gel bakayım şöyle," diyerek beni göğsüne çekti. "Başını omzuma koy." ​O an dünya sustu. Dışarıdaki fırtınanın uğultusu, saçlarımı savuran rüzgârın ıslığı kesildi. Sadece babam ve ben vardık. ​"Bizi neden bu kadar çok kıskandın baba?" diye sordum, çocuksu bir merakla. "Ecrin’le bizi adeta dört duvar arasında büyüttün." ​Derin bir nefes aldı. Göğsünün inip kalkışını hissettim. "Kızım, dünya o kadar kirli ki... Sizi kendi gözümden bile sakındım. Anne baba olunca anlarsın derler ya, işte öyle bir şey bu." ​Sesi bir uzaklaşıyor, bir kulağımın dibinde bitiyordu. ​"Ankara’ya ilk taşındığımda annem bana, 'Varlığına o kadar alışkınım ki, yokluğunla terbiye ediyorsun bizi,' demişti. O zaman anlamamıştım ama şimdi..." ​Sesi gittikçe silikleşti. Gözlerim tamamen kapanırken zihnimde asılı kalan tek bir gerçek vardı: Babamın omuzu ne kadar da sıcaktı... Tam o dipsiz uykuya, o tatlı ve ölümcül teslimiyete boyun eğmek üzereydim ki bir sarsıntı hissettim. Omuzlarımda patlayan sert, panik dolu bir dokunuş... ​"Ece, gözlerini aç!" ​Göz kapaklarımı zorlukla araladım. Dünya önümde bir sis perdesi gibi dalgalanıyor, görüntüler birbirine karışırken sesler sanki suyun altından geliyormuş gibi uzayıp kısalıyordu. Bedenim ruhuma itaat etmeyi bırakmıştı; her komutum saniyelerce gecikmeli ulaşıyordu hücrelerime. ​"Baba..." dedim, sesim çatallanarak. "Sen de mi üşüdün? Neden titriyorsun?" ​"Yok kızım," dedi, sesi her zamanki o vakur tınısından uzak, telaşlıydı. "Hadi... Ellerini karla ovalayacağız. Acı acıyı bastırır Ece, hadi!" ​Başım boşlukta dönüyordu, sanki aracın içi değil de tüm evren etrafımda fırıldak gibi dönüyordu. ​"Kendin yapmalısın ama," dedi babam, sesi beni zorlayan bir komutan edasıyla yükseldi. "Benden yardım bekleme, sakın! İndir o camı. Bir avuç kar al. Zor değil kızım, bak her yer karla kaplı, hadi! Herşeyi bensiz yapmak istiyordun, al sana fırsat işte." ​Elimi titreyerek düğmeye uzattım. Cam milim milim aşağı inerken içeriye bıçak gibi bir rüzgâr sızdı. Kar tozları yüzüme çarptığında irkildim. Avucuma doldurduğum o beyaz kristal yığınına üfleyerek ellerime sürmeye başladım. ​"Baba," dedim, dişlerimin birbirine vurma sesine engel olamayarak. "Bu... Bu çok yakıyor. Canım yanıyor baba." ​"Bak," dedi, "ısınacaksın. Biraz daha hızlı! Yüzüne de sür, üşüyen her yerine..." ​Ona itaat ediyordum. Avuçladığım karı yüzüme, boynuma sürdüm. Ama kar soğuk değildi; ateşten bir kor gibiydi. Tenimi binlerce küçük bıçakla kesiyorlardı sanki. Acı, damarlarımdan süzülüp kemiklerimin iliğine kadar işledi. ​"Baba, lütfen konuş," dedim hıçkırarak. "Yoksa bu acıya dayanamayacağım. Konuş ki uyumayayım." ​Bir an sessizlik oldu. Arabanın içindeki o yoğun sıcaklık hissi aniden çekildi. Babamın sesi değişti, sertleşti. ​"Kızım," dedi, "sen neden bana Volkan’ı hiç anlatmadın? Neden benden her şeyi gizliyorsunuz?" ​İçimde bir yerlerde bir fay hattı kırıldı sanki. "Baba, sırası mı? Başka bir şey anlat ne olur... Konuyu değiştir." ​Beklemediğim bir anda beni kendine doğru çevirdi. Gözlerimi açmaya fırsat kalmadan yüzümde keskin bir acı patladı. Sert bir tokat... Şiddetiyle kafam cama çarptı, gözlerim dehşetle sonuna kadar açıldı. ​"Baba, ne yapıyorsun?" dedim feryat edercesine. ​"Uyumak üzereydin kızım!" diye bağırdı. "Sayıklamaya başlamıştın. Seni uyandırmam gerekiyordu! Ece uyan dedim sana!" ​Bir tokat daha... Yüzümün sağ tarafı yanmaya başladı. Kanımın o noktaya hücum ettiğini hissettim. ​Nefes nefese etrafıma baktım. Kimse yoktu. ​Yan koltuk boştu. Kapı kapalıydı. Aracın içinde benden ve kendi hırıltılı nefesimden başka hiçbir şey yoktu. ​"Babam buradaydı..." diye fısıldadım, titreyen ellerimi yüzüme götürerek. "Allah’ım... Aklımı mı kaybediyorum? Buradaydı, hissettim." ​Kalbim göğüs kafesimi parçalamak istercesine çarpıyordu. "Ne olur yardım et..." ​Ama o fikir... Az önce zihnimin bana oynadığı o zalim oyun, hoşuma gitmişti. Camı tekrar indirdim. Bir avuç daha kar aldım. Acının getirdiği o diri kalma hissine muhtaçtım. Ellerime, yüzüme, boynuma sürdüm. Aynı cehennem ateşi tenimi yeniden dağladı. Gerçekti. Bu acı gerçekti. ​Ama uyku... Uyku o kadar tatlı, o kadar davetkârdı ki... Bir anne kucağı gibi beni içine çağırıyordu. ​Derin bir nefes aldım. Dışarıda dünya sessizliğe gömülmüştü. Ne bir ışık hüzmesi ne de bir kurtuluş umudu... Arabanın cam tavanından ağır ağır düşen kar tanelerini izlemeye başladım. Hipnotize edici bir danstı bu. ​"Bu yol ne zaman açılacak? Ben buradan sağ çıkabilecek miyim?" ​Titreyen ellerimle telefonuma uzandım. Son bir umut... Ama ekran simsiyahtı. Şarjım, hayat damarım gibi kesilmişti. Artık kimse yerimi tespit edemezdi. Kimse beni bu beyaz mezardan çekip çıkaramazdı. ​İçimdeki o son ışık, bir mum alevi gibi titredi ve söndü. Karanlık, artık sadece dışarıda değil, içimdeydi. ​Uykunun o kadifemsi, ağır ve karanlık boşluğuna tamamen düşmüştüm. Artık ne tenimi kavuran o amansız soğuğu hissediyordum ne de iliklerime işleyen acıyı... Korku, yerini derin bir kabullenişe bırakmıştı. Umudun bittiği yerde, kendimi ölümün o yalancı sıcak kollarına teslim ettim. Hayatım, sanki soluk bir film şeridi gibi kapalı gözlerimin önünden geçiyordu. Yapabildiklerim, yarım kalanlarım, hiç söyleyemediklerim... Ölmek böyle bir şey miydi? Bu kadar sessiz ve bu kadar kimsesiz mi? ​Sadece mutlak bir sessizlik vardı. ​Ta ki o ana kadar... ​Önce uzaklardan gelen, boğuk ve parçalı sesler yırttı sessizliği. Metalin metale çarpma sesi, karda zorlanan ayak sesleri ve boğazı yırtarcasına gelen bağırışlar... ​"Burada! Araç burada!" ​Camın tuzla buz olduğunu hissetmedim. Dışarıdaki dondurucu havanın açık yaralar gibi sızlayan bedenime doluşunu da fark etmedim. Ama biri adımı haykırdı. Öyle titrek, öyle yaralı bir sesti ki bu; ruhumun en derinindeki o sönmek üzere olan kıvılcımı harladı. ​"Ece... Kızım... Ece!" ​Bu hayal değildi. Bu kez zihnimin bana oynadığı bir oyun, bir halüsinasyon değildi. Babamdı. Gerçekti. ​"Kızım, gözlerini aç!" ​Ellerini yüzümde hissettim. Sertleşmiş, aceleci ve kontrolsüzce titreyen eller... "Ece, ne olur... Ne olur bana bunu yapma..." diyordu. Sesindeki o derin çatlak, buz tutmuş kalbime sızdı. Ona "Baba," demek istedim. "Buradayım, gitmedim," diye fısıldamak... Ama dudaklarım mühürlenmişti. Bedenim bir buz kütlesinden farksızdı. ​"Donmuş..." dedi bir başkası, sesi profesyonel bir soğukkanlılıkla. "Vücut ısısı kritik seviyenin altında." ​Babamın nefesi kesik kesik geliyordu. "Hayır," dedi hıçkırıklar arasından. "Hayır, hayır! Kızım güçlüdür benim. Duyuyor musun beni Ece? Hadi uyan!" ​Birinin onu sertçe geri çektiğini hissettim. "Koray Bey, müsaade edin!" dedi başka bir ses. ​Bu ses... Çok daha netti. Keskin, otoriter ama içindeki o gizli dehşeti saklayamayan bir tını. Volkan. ​"Çekilin biraz!" ​Babamın sesi bu kez bir feryat gibi yükseldi: "Volkan... Öldü mü?" ​O kelime, karlı dağların tepesinde bir bıçak gibi asılı kaldı. ​"Susun!" dedi Volkan, sesindeki sertlik bir kalkan gibiydi. "Bunu sakın söylemeyin." ​Ellerini göğsüme koyduğunu hissettim. Kulaklarını kalbime yaklaştırdı. Zaman, o daracık araçta durdu sanki. Diğer eli bileğime kenetlendi; bir yaşam belirtisi, ufacık bir tıkırtı arıyordu. Ölmedim Volkan, demek istiyordum içimden. Duy ne olur kalbimin o cılız atışını... Beni burada bırakma. ​Bir saniye geçti... İki... Sonsuzluk gibi gelen o saniyelerde babamın nefesini tuttuğunu duydum. ​"Var," dedi Volkan. Sesi alçaktı ama bir dağın sarsılmazlığı kadar emindi. "Çok zayıf... Ama nabız var!" ​Babamın dizlerinin karların içine, olduğu yere çöktüğünü hissettim. "Allah’ım..." diye inledi kısık bir sesle. "Şükürler olsun..." ​"Vakit kaybetmiyoruz!" dedi Volkan, komutuyla etraftaki kaosu bir düzene sokarak. "Hipotermi protokolü! Hemen!" ​Bedenim termal battaniye ile sarıldı. Üzerime örtülen her katmanla birlikte sıcaklık; yavaşça, zorla ve büyük bir aceleyle tenime sızmaya başladı. ​"Damar yolu açıldı!" "Oksijen ver!" "Kalp ritmini takipteyim, gözünüzü ayırmayın!" ​Sesler birbirine karışıyor, sirenler geceyi yırtıyordu. Ama bir ses hep en yakınımdı. Saçlarımın arasında hissettiğim o tanıdık nefesle fısıldıyordu: ​"Buradayım Ece. Sakın uyuma. Duy beni, buradayım..." ​Bir şey kıpırdadı içimde. Çok derinlerden gelen, ilkel bir dürtüyle... Zorla da olsa bir nefes çektim ciğerlerime. Göğüs kafesim bir yangın yeri gibi sızladı, boğazım buz parçaları yutmuşum gibi yandı. ​"Geliyor!" dedi sağlık ekibinden biri. "Refleks var!" ​Soğuğun o uyuşturucu rahatlığı, yerini yakıcı bir acıya bırakmıştı. Ama bu acı, hayata aitti. Yaşadığımın kanıtıydı. Babamın sesini yeniden duydum; bu kez hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. "Kızım... Canım kızım..." ​Göz kapaklarım titredi. Dünyaya açılacak gücü henüz bulamasalar da, hayata döndüğümün müjdesini verir gibi titrediler. ​"Başardık," dedi Volkan, sesindeki o demir gibi duruş ilk kez kırılmıştı. "Yaşıyor." ​Ambulansın kapısı büyük bir gürültüyle kapandı. Sirenin o keskin sesi sessizliği boğarken, kar ve o beyaz mezar geride kaldı. Yol açılmıştı. Ve ben, uykunun o dipsiz karanlığından ağır ağır çekilip hayata dönüyordum.

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

CEO'NUN FİRST LADY'SI (+21)

read
55.9K
bc

AŞKLA BERDEL

read
91.3K
bc

EFSUN: AĞANIN GELİNİ

read
27.6K
bc

Ağanın Sözde Karısı

read
86.7K
bc

MARDİN KIZILI [+18]

read
545.9K
bc

HÜKÜM

read
230.1K
bc

Bal dudaklım (Ağır bedeller)+18

read
35.3K

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook