Ece Kılıç:
Karlarla kaplı bir sabahtı; gökyüzünün yeryüzüne beyaz bir sessizlik fısıldadığı o gün, kalbimin ilk kez Volkan için çarptığını anlamıştım.
Yine bir köy yolculuğunun tam ortasındaydık. Yollar çoktan beyaza teslim olmuş, kurşuni bir battaniyeyi andıran gökyüzü üzerimize çökmüştü. Menzilimizde şifaya muhtaç küçük bir çocuk vardı. Kadın hastaların mahremiyet çekincesi yüzünden, Volkan’ın yanındaki en büyük desteği çoğu zaman ben olurdum.
İçerisi yoğun bir is ve odun kokusuyla harmanlanmış, alçak tavanlı bir köy evine adım attık. Küçük çocuk yatağında ateşler içinde yanıyordu ancak ağlamamak için küçük dişlerini birbirine kenetlemişti. Korkusu, titreyen bakışlarından okunuyordu.
Volkan, aradaki mesafeyi yok etmek istercesine diz çöküp onunla göz hizasına indi.
"Doktor amcadan kaçılır mı bakalım?"
Sesi bir güven limanı gibi odaya yayıldı. Çocuk, dolan gözlerini saklamaya çalışarak başını iki yana salladı. Tam o sırada Volkan, buğulu pencereden dışarıdaki avluda kartopu oynayan çocuklara baktı. Dudaklarının kenarına muzip, çocuksu bir gülümseme yayıldı.
"Şöyle yapalım mı?"
"Ben seni muayene edeyim, sen de şu ilaçlarını iç. Ateşin biraz düşünce dışarı çıkıp herkese meydan okuyalım. Büyük bir kartopu savaşına ne dersin? Var mısın?"
Çocuğun az önceki korku dolu bakışları yerini parıltılara bıraktı. O an ağlamayı da acıyı da unutuvermişti.
Muayene, beklediğimden çok daha sarsıntısız geçti. Volkan her zamanki titizliğiyle ateş düşürücüsünü verdi, çocuğun üzerini sıkıca giydirdi. Bir süre sonra küçük delikanlı kendini daha iyi hissettiğini fısıldayınca, annesinin de rızasını alıp avluya çıktık.
Volkan, saniyeler içinde çocukların o hengamesine karışmıştı. Bilerek yeniliyor, kendini hedef yapıyor, her kahkahada bir yarayı iyileştiriyordu. Hasta çocuk ise yanakları al al olmuş bir halde, hayatın tam içinde neşeyle bağırıyordu.
Ben kapı eşiğinde durmuş, bu manzarayı bir tabloyu seyreder gibi izliyordum. İşte o an... Kalbim göğüs kafesime dar gelmeye başladı. Çünkü Volkan sadece iyi bir doktor değildi; o, insanların ruhundaki korkuyu oyunla dindirebilen bir şifacıydı.
Derken, o karmaşanın ortasında omzumda soğuk bir sızı hissettim. Bir kartopu tam isabetle bana çarpmıştı. Çocuklar bir ağızdan neşeyle haykırdı:
"Yengeyi koru doktor abi!"
Yüzümün bir anda kor gibi yandığını hissettim. Volkan ise hiç bozuntuya vermedi, yüzündeki o eşsiz gülümsemeyle yanıma kadar geldi.
"Eşimi hedef almak yasak!"
Çocukların kahkahaları karlı havada yankılandı. Belki onun için o an bir şakadan ibaretti ama bu ıssız köy için gerçek çoktan yazılmıştı. O günden sonra herkes bizi karı koca bildi; biz de bu masalı bozmadık. İnsanlar buna inanmak isteyince kapılar daha hızlı açılıyor, güven köprüleri daha sağlam kuruluyordu.
Bu bir oyun gibi başlamıştı ama benim kalbim için artık hiçbir sahnesi kurgu değildi.
Oyunun sonunda, hasta çocuğun yere düşen beresini Volkan eğilip aldı ve sevgiyle başına yerleştirdi. Son kez ateşini kontrol etti.
"Tamam delikanlı."
"Ama söz ver; çok yorulmak yok."
İlaçları teslim edip vedalaştık. Bizi bekleyen başka yollar, başka şifalar vardı. Tekrar yola düştük.
Ama ben artık eski "ben" değildim.
Çünkü kalbim, o karlı avluda, Volkan’ın adımlarının yanında kalmıştı.
O karlı avluda masum bir tebessümle başlayan o küçük oyunun, gün gelip hem Volkan’ı hem de beni böylesine devasa bir girdabın içine sürükleyeceğini hiç düşünmemiştim.
Köyün dar sokaklarında fısıltıyla başlayan dedikodular, rüzgâra kapılan kuru yapraklar gibi savrulmuş ve en sonunda Sultan Hanım’ın kulaklarına kadar ulaşmıştı. Volkan o beklenmedik teklifle karşıma dikildiğinde, dünya ayaklarımın altından kayıyor sanmıştım. Oysa Sultan Hanım, sağlık ocağına ilk geldiği gün kanımın hemen ısındığı, bakışları şefkatle harmanlanmış o anaç kadınlardan biriydi.
Aslında bu toprakların mayası böyleydi.
Muş’un ayazı insanın kemiklerini sızlatırdı belki ama insanının kalbi volkan gibi sıcacıktı. Her birini ayrı sevmiş, her birinin gözlerindeki o saklı hikâyeye ortak olmuştum. Ancak bu güzel insanların küçük, amansız bir kusurları vardı:
Hiçbir sır, gökyüzünde asılı duran ay kadar yalnız ve gizli kalmıyordu.
Ağızdan çıkan bir söz, rüzgârın önüne düşmüş bir yaprak misali tüm köyü tavaf ederdi. Bir dedikodu fitili ateşlendi mi, arkasının gelmemesi imkânsızdı. Sanırım Sultan Hanım da bu gürültüden rahatsız olmuştu. Belki beni o keskin dillerden korumak istemişti, belki de bizi gerçekten birbirimize yakıştırmıştı; kim bilir...
Zaten benim kalbimin Volkan’a doğru sessizce akışı, inkar edemeyeceğim bir gerçekti.
Önce mesleğine olan tutkusuna hayran olmuştum. Sonra o hayranlık, ruhumun derinliklerinde kimlik değiştirip başka bir şeye evrildi. Ne zaman başladığını, ne ara damarlarıma sızdığını ben bile fark etmemiştim. İş yerindeki uyumumuz öylesine pürüzsüzdü ki; kelimelerimiz çarpışmaz, fikirlerimiz her daim ortak bir paydada buluşurdu. Onun o içten gülüşü, hastalara dokunuşundaki sonsuz sabır...
Ben, farkında olmadan Volkan’a düğümlenmiştim.
Yine de bu hissi hiçbir zaman kelimelere dökmedim. Yeni görev yerime, bu yabancı iklime alışmam gerekiyordu ve o sancılı günlerde en büyük sığınağım yine Volkan’dı. Ertuğrul Gazi, Aslan, Ecrin, ben, Volkan ve dünyalar tatlısı kuzeni Dilara... Küçük ama birbirine sımsıkı bağlı bir çevre kurmuştuk kendimize. Bir gün ayrı kalsak, ertesi gün mutlaka bir bahaneyle toplanır; kahkahalarımıza tutunarak hayata devam ederdik.
Sahte evlilik kararımızdan sonra Sultan Hanım bize öyle özenli, öyle sıcak bir yuva kurmuştu ki mahcubiyetten başımı kaldıramaz olmuştum. Yanımda Ecrin’in de kalmasını istediğimi çekinerek söylediğimde, o koca yüreğiyle buna da itiraz etmemişti.
Böylece aynı çatının altında yeni bir hayata başladık: Ben, Ecrin ve Volkan.
Dışarıdan bakıldığında "oyun" dediğimiz bu tablo, aslında devasa ve huzurlu bir aileye benziyordu. Akşamları kapımız neredeyse hiç kapanmaz, misafir eksik olmazdı. Sultan Hanım bazen ellerinde tepsilerle habersizce çıkagelir, mutfak dolaplarını anne eli değmiş yemeklerle doldururdu.
"İşten yorgun argın geliyorsunuz yavrularım," derdi gözlerinin içi parlayarak. "Yemekle uğraşmayın. Aslında her gün bana gelseniz ya..."
Onun bu ilgisi içimi ısıtırdı ısıtmasına ama bir yanım da ince ince sızlardı.
Hafta sonları babasından kalan o köy evine sığınırdık. Karların üzerine kurulan mangalın başında toplanırdık. Ben eskiden mangal keyfini sadece sıcak yaz akşamlarına yakıştırırdım. Meğer karın ortasında, nefesimiz beyaz bir buhar olup göğe karışırken edilen o sohbetlerin tadı bambaşkaymış.
Havada uçuşan gülüşmeler, çayın tüten dumanı ve Sultan Hanım’ın bizi izlerken yüzüne yerleşen o dingin huzur...
İşte o anlarda, sırtımda taşıdığım bu yalanın ağırlığını boğazımda hissederdim. Çünkü ben, Sultan Hanım’ı aldatmak istemiyordum.
Hastalığı sandığımızdan çok daha ileri bir safhadaydı. Ne kadar dik durmaya, güçlü görünmeye çalışsa da bazı akşamlar yorgunluğu göz çukurlarına saklanıyordu. Kemoterapiyi kesin bir dille reddetmişti.
"Son günlerimi ilaçların soğuk acısıyla değil, çocuklarımın sıcak kokusuyla geçirmek istiyorum."
Bunu Volkan’a söylemişti. Volkan’ın annesi bu sırrı sadece Volkan ile paylaştığını sanıyordu.
Oysa bilmiyordu...
Ben bu gerçeği çoktan öğrenmiştim. Ve bu ağır sır, kalbimde her geçen gün daha da büyüyen bir taşa dönüşüyordu.
Volkan, çocukluğunu daha ortaokul yıllarında, babasının toprağa verildiği o kederli günde bir kenara bırakmıştı. O günden sonra oyun oynamayı değil, evin direği olmayı öğrenmişti. Sadece annesinin değil, sanki koca bir sülalenin tüm yükü onun geniş omuzlarına binmişti. Sultan anne o günlerden gururla bahsederdi.
Telefonu neredeyse hiç susmazdı; en ufak bir meselede, bir çıkmaz sokakta herkesin aklına gelen ilk isim oydu.
"Volkan, ne yapalım?"
Ve o, sesindeki o sarsılmaz sükûnetle mutlaka bir orta yol bulurdu. Bunu nasıl başardığını anlamak benim için imkânsızdı. O dinginliği, pratik zekâsı ve kimseyi incitmeden düğümleri birer birer çözmesi... Ona hayran olmamak için kalbini taştan yontmuş olmak gerekirdi.
Bizim evde ise rüzgâr bambaşka eserdi. En küçük bir mesele için bile tüm aile meclisi toplanır, saatlerce süren hararetli tartışmalar yapılırdı. Yine de bir türlü ortak bir noktada buluşamazdık. En sonunda babam o gür sesiyle son sözü söylerdi.
Gariptir, onun dudaklarından dökülen o son söz, her zaman en mantıklısı gelirdi kulağa. Volkan tamd babamın isteyeceği damat adayı idi. Gerçi oyunda ols dmdı olmuştu.
Tam da bu yüzden içimi amansız bir korku kemiriyordu. Eğer babam, böylesine büyük bir oyunun başrolünde olduğumu öğrenseydi, beni asla affetmezdi. Düşüncesi bile tüylerimi ürpertmeye yetiyordu.
Bu karmaşanın içinde, çevremizdeki kalpler de yavaş yavaş birbirine mühürleniyordu. Ecrin ile Aslan arasındaki yakınlık artık gözle görülür bir hâl almıştı. Ecrin bana ser verip sır vermiyordu ama ben onun Aslan’a olan ilgisini çocukluk yıllarından beri bilirdim. Onu hep kalbinin en kuytu köşesinde saklar, herkesten ayrı korurdu. Bakışlarındaki o gizli şefkat, her şeyi ele veriyordu aslında.
Bir de Dilara vardı...
Ertuğrul Gazi, ona adeta deliler gibi âşıktı. Ancak Volkan’a duyduğu o derin saygı yüzünden bir türlü içindekileri dökemiyordu. Gerçi sonunda cesaretini toplayıp Dilara’ya açılmıştı; meğer Dilara da ona karşı hiç boş değilmiş. Birbirlerine o kadar yakışıyorlardı ki insan onları izlerken istem dışı gülümsüyordu.
Bu karlı ilçede her göğüs kafesinin altında başka bir sır saklıydı.
O gün Sultan anneye misafirliğe gidecektik. Ailemin bu "evlilik" oyunundan haberi olmadığını o da biliyordu ve bu hassas dengeye göre davranacaktı. Yine de içimdeki heyecan, dizlerimin bağını çözecek kadar şiddetliydi.
Tam hazırlanırken telefonum titredi, Volkan’dan mesaj gelmişti:
"Rahat ol. Kimse bir şey bilmiyor. Annem sadece aileni misafir etmek istiyor. Hiçbir şey söylemeyecek."
Ciğerlerimi yakan o havayı derin bir nefesle dışarı bıraktım.
"Çok şükür," diye fısıldadım kendi kendime.
Fakat insanın kalbi bazen tam ortadan ikiye bölünebiliyor muş. Bir yanım bu sessizlikle rahatlarken, diğer yanım babamın dizinin dibine çöküp her şeyi bir çırpıda anlatmak istiyordu. Ona açılmak, bu ağır sırrı omuzlarımdan babamın ellerine bırakmak...
Ve Volkan’ı ne kadar çok sevdiğimi haykırmak.
Acaba öğrense ne derdi? Bana hangi inanılmaz öğüdü verirdi? Volkan’ı o meşhur, geçilmesi imkânsız sınavlarından geçirir miydi?
Bazen Kaplan ağabeyimi aramayı, her şeyi ona anlatıp babamı bu gerçeğe yavaş yavaş hazırlamasını istemeyi düşünüyordum. Ama sonra bu fikirden hemen vazgeçiyordum. Onun hayatı artık bambaşka bir rotadaydı; devlet görevindeydi ve başından aşkın işleri vardı. Benim çocuklukla gençlik arasına sıkışmış bu karmaşık aşk hikâyeme ayıracak tek bir dakikası bile yoktu.
Belki de bazı yolları, ayakların kanasa da tek başına yürümek zorundaydım.
Ve ben o çetin yola çoktan girmiştim.
Annemle hazırlıklarımızı bitirdiğimizde, koca bir hayatın aslında tek bir çantaya sığabildiğini görmek beni şaşırtmıştı. Babam, çıkış işlemlerini bitirip bizi hastaneden almaya gelmişti. Selvi, Ecrin, ben ve Sultan Hanım, iki araça yerleşip eve doğru yola koyulduk.
Volkan, sağlık ocağında kalmak zorundaydı; sonuçta görev beklemezdi.
Onu bu akşam, kurduğumuz o hayali yuvanın hanımı gibi kapıda karşılayacağım düşüncesi zihnime usulca süzülünce, dudaklarımın kenarında engelleyemediğim bir tebessüm çiçeklendi. Farkında olmadan buğulu camdan dışarıyı izlerken, kendi hayallerime gülümsüyordum.
Babamın keskin bakışları dikiz aynasından yüzümü yakaladı.
"Kendi kendine niye gülüyorsun bakalım?" dedi, sesindeki babacan merakla. "Aklından ne geçiyor, söyle de beraber gülelim."
Hemen kendimi toparlayıp bakışlarımı kaçırdım.
"Yok baba," dedim, sesimi sabit tutmaya çalışarak. "O karlı günden sonra kardan korkarım sanmıştım ama... Hâlâ çok seviyorum."
Yine gülümsedim. “Deliyim galiba,”diye kendi kendime mırıldandım.
Babam arabayı yolun kenarına çekti, motorun gürültüsü sustuğunda arkasına dönüp bana baktı istersen kar topu svşı yolum ne dersin. Onun o sarsılmaz güven veren sözleri zaman durmuş gibiydi.
"Deli değilsin," dedi, her bir kelimesi içime işleyen o tok sesiyle. "Çok güçlüsün kızım."
Sesi ruhuma dokundu. Kokusu... Onu ne kadar çok özlediğimi o an, başımı göğsüne yasladığımda derinden hissettim.
"Beni hep böyle sev, olur mu babam?" diye fısıldadım, bir çocuk sığınmasıyla.
"Şüphen mi var?" diye karşılık verdi, saçlarımı okşayarak. "İkiz olabilirsiniz ama sevgim ikinize de bir, terazim hiç şaşmaz."
Sonra yanımızda oturan Selvi’ye baktı. "Tabii sana da."
Selvi, o meşhur ergen tavrıyla gözlerini devirdi ve omuz silkti.
"Lütfen bana bulaşmayın," dedi, her zamanki mesafeli duruşuyla. "Ben kendi hâlimde gayet mutluyum. Bu tür sevgi gösterileri pek bana göre değil baba, mesafemizi koruyalım."
İçimden, soğuk nevale, diye mırıldandım ama yüzümdeki gülümseme solmadı. Umarım elindekilerin kıymetini kaybetmeden anlarsın, diye geçirdim aklımdan.
Çünkü gerçekten şanslıydık; kanatlarının altında huzur bulduğumuz şahane bir anne babamız vardı. Evet, babamın sevgisi bazen kıskançlıkla harmanlanırdı ama bunun tek sebebi bizi dünyadan koruma isteğiydi.
Ve ben o şefkatli korunmanın tam ortasında, ona söyleyemediğim kocaman bir sırla, dilsiz bir suçlu gibi oturuyordum.
Nihayet eve varmıştık.
Sultan Hanım, bizi o artık aşinası olduğum sıcacık tavrıyla doğrudan kış bahçesine buyur etti. Geniş camların ardında lapa lapa yağan kar sessiz bir film gibi akarken; içeride yanan sobanın çıtırtısı ve demli çayın buharı, ruhumuzu sarıp sarmalıyordu.
"Kızlara söyledim," dedi neşeyle, yüzündeki her kırışıklık bir sevgi izi gibi parlayarak. "Sobayı erkenden yaktılar, çayı da tam kıvamında demlediler. Koray Bey, tam senin istediğin gibi; içine biraz da kaçak çay attırdım, tadı damağında kalsın."
Babama muzipçe göz kırptı.
"Akşam yemeğinden önce kestane patlatırız. Sobanın fırınına patates de attım; Ece kızım bayılır köz patatese, onun için özellikle hazırlattım. Hem bizim tarlanın mahsulü, organiktir. Yesin de şifa olsun yavruma."
Babam minnetle gülümsedi.
"İnşallah Sultan Hanım, eksik olmayın."
Sultan Hanım, gururla devam etti:
"Bizde her şey topraktan, her şey doğal. Volkan sağ olsun; bu toprak neyi seviyorsa onu eker, neyi istiyorsa onu verir. İnsanların bedenine nasıl şifayla yaklaşıyorsa, toprağa da öyle hürmet eder benim oğlum."
Sonra sesine belli belirsiz bir hüzün çöktü, bakışları uzaklara daldı.
"Yazın göreceksiniz buraları, her yer bereket fışkırır. İnşallah o zaman da ağırlarım sizi. Rabbim nasip ederse... Tabii ömrümüz yeterse..."
O son cümle, göğüs kafesime soğuk bir iğne gibi battı. Bildiğim o ağır sırrın altında ezilmemek için hemen yanına gidip koluna girdim.
"Rabbim sana uzun, upuzun ömürler versin ki bana daha çok böyle güzel yemekler yaparsın," dedim, havayı dağıtmak istercesine gülerek. "Yoksa biz iş dönüşlerinde perişan oluruz Sultan anne, ne yaparız sensiz?"
Annem, aradaki bu aşırı samimiyetten dolayı hafif mahcup, biraz da şaşkın bir halde araya girdi.
"Kızım, millete yük mü oluyorsunuz bir de? Eliniz ayağınız tutuyor şükür; kendi işinizi kendiniz yapacağınıza..."
Sultan Hanım, annemin sözünü nazikçe kesti ve elini şefkatle annemin elinin üzerine koydu.
"Onlar bana yük değil Hanna Hanım. Onlar benim bu hayattaki gönül merhemim."
Ardından yanaklarımı öyle içten, öyle candan sıktı ki kendimi bir anlığına gerçekten onun küçük kızı gibi hissettim. Keşke, diye geçirdim içimden. Keşke gerçekten kayınvalidem olsaydın...
Zihnimden bir anlığına geçen bu ihtimal, kalbimin atışını hızlandırdı. Volkan’la gerçekten karı koca olabilir miydik? Sahiden birbirimize yakışırdık aslında... Ama sonra acı gerçekler, buz gibi bir rüzgâr olup yüzüme çarpıyordu.
Volkan gibi bir adam beni ne yapsındı? Bu ailenin içine girdikçe duyduğum o devasa mal varlıkları, etrafında pervane olan onca alımlı kız... Bana sıra gelir miydi hiç? Ben sadece Sultan annenin radarına takılmış, şifacı bir elden ibarettim belki de.
Peki ya Volkan?
O da beni kendine layık görüyor muydu? Yoksa herkese gösterdiği o sarsılmaz kibarlık, o mesafeli sıcaklık bana da mı aynıydı? Sadece bana özel, gizli bir bakışı, saklı bir dokunuşu var mıydı da ben mi göremiyordum?
Ama olsaydı...
Eminim, kalbim bunu mutlaka hissederdi.
Akşamın karanlığı çöktüğünde, Sultan annenin evi sadece lambalarla değil, meraklı gözlerin hararetiyle de aydınlanmıştı. Tüm gelenleri uyarmış olmalı ki gelenler gelin hanım yerine doktor hanım diye hitap ediyordu."Gelinin ailesi gelmiş!" haberi, köyün dar sokaklarında bir fısıltı gibi yayılmış, meraklı komşuları kapıya dökmüştü bile.
Erkekler kış bahçesinin dumanlı ve ağır havasında toplanmış, kadınlar ise büyük salonun renkli karmaşasına doluşmuştu. Sultan anne, adeta üzerime titriyordu; beni başköşeye oturtmuş, adeta bir nöbetçi gibi başımda bekliyordu.
"Hastaneden yeni çıktı," diyordu gelen her yeni yüze. "Güç toplaması lazım, yormayın kızımı."
Hatta telefonla arayanlara bile sesini kısarak, "Gelinim henüz tam toparlanamadı," dediğini duydukça yerin dibine giriyordum. Tek duam, annemin bu "gelin" vurgularını tam olarak seçememesiydi.
Sultan anne, heyecandan adeta kabına sığmıyordu. Yeğenlerini mutfağa seferber etmiş, "Böyle bir günde beni yalnız bırakmayın," diyerek sofrayı bir ziyafet alanına çevirmişti. Masada kuş sütü eksikti. Annem, bir yandan hayranlıkla sofrayı izliyor, bir yandan da mahcubiyetten ne yapacağını şaşırıyordu.
Kulağıma eğilip fısıldadı:
"Kızım, biz de Sultan Hanım’ı ailesiyle mutlaka davet edelim. Çok ayıp oldu, baksana senin için neler yapmış kadıncağız."
"Anne," dedim sakinleştirmeye çalışarak, "o alışkın. İnsanları toplamak, yedirip içirmek onun en büyük mutluluğu."
Yine de annemin içi rahat etmiyordu. Ne zaman bir tabak kaldırmaya yeltense, Sultan anne onu nazik ama kesin bir dille yerine oturtuyordu. Tam o karmaşanın ortasında, evin ağır ahşap kapısı gıcırdayarak açıldı.
Volkan gelmişti.
Omuzlarında günün yorgunluğu, yüzünde hafif bir asık surat vardı; ama o hali bile insanı durup izlemeye mecbur bırakıyordu. Doğrudan yukarı çıktı, sıcak bir duşun ardından merdivenlerden indiğinde sanki odadaki hava değişmişti.
Antrasit gri pantolonu ve açık gri sweatshirt’ü ile kusursuz görünüyordu. Geniş omuzları, hafif ıslak dalgalı saçları... Benden de, Ecrin’den de çok daha düzenli, çok daha özenliydi. Telefonu elinde, merdivenleri her zamanki kendinden emin adımlarıyla inişi kalbimin ritmini altüst etmeye yetmişti. Bir eli cebinde, dünyayı omuzlarında taşıyormuşçasına vakur...
Telefonu kapatıp cebine yerleştirdi ve hiçbir yere sapmadan doğruca yanıma geldi.
"Nasılsın, iyi misin?"
Sesi düşlerime giren o tondaydı. Bir an duraksadım; bunu mesleki bir refleksle, yani "doktor" olarak mı soruyordu, yoksa bu tehlikeli oyundaki "kocam" olarak mı?
"Çok iyiyim," dedim, sesimi titretmemeye çalışarak. "Sağ ol, Volkan."
"Bir ihtiyacın var mı? Bir eksiğin?"
"Yok, gerçekten iyiyim."
Başını hafifçe salladı.
"Ben babanların yanına geçiyorum. Bir şey olursa seslen."
Sultan anne, her zamanki hızıyla araya girdi:
"Oğlum, biz burada eşek başı mıyız? Biz varız yanında, merak etme güzel kızımı."
Volkan’ın dudaklarında ince, belli belirsiz bir gülümseme belirdi.
"Estağfurullah anne, onun için demedim."
Sonra bana bakıp annesini işaret etti, "Sözünü dinle," der gibiydi bakışları. Sultan anne onu elini sallayarak uğurladı:
"Hadi sen erkeklerin yanına geç, misafirlerimiz sıkılmasın."
Volkan’ın omuzlarının hafifçe gerildiğini gördüm. Babamdan çekiniyordu, o sarsılmaz duruşunun altındaki o ince endişeyi sadece ben hissedebiliyordum. O, kapıya yönelip çıkmak üzereyken yerimde duramadım; bir güç beni ayağa kaldırdı ve peşinden gittim.
"Volkan!"
Durdu ve yavaşça bana döndü.
"Babamla bir sorun mu oldu?"
Yüzündeki o sert ifade bir anda yumuşadı, gözlerine o çok sevdiğim derinlik yerleşti.
"Yok," dedi fısıltıyla. "Hiçbir şey yok güzelim. Oyunumuza aynen devam."
Ve sonra... O göz kırpışı.
O an, olduğum yerde bir kar tanesi gibi eriyip gideceğimi sandım. Arkasını dönüp gittiğinde, ben kapının eşiğinde öylece kalakalmıştım. Bu gidişlerin elbet bir dönüşü olacaktı; ama içimde sakladığım her şey bir çığ gibi büyüyordu. İsmi gibi bir volkan birikiyordu içimde.
Biliyordum, bir gün o volkan büyük bir gürültüyle patlayacaktı. O lavlar kimi yakar, hangi yalanları küle çevirirdi, henüz hiçbir fikrim yoktu.