Koray Kılıç
Kızımı o beyaz esaretin kalbinden, ölümün soğuk nefesinden söküp almıştım.
İlk haberi aldığım o anı, nasıl yola çıktığımı, Hanna’yı yanıma nasıl kattığımı hatırlamıyorum. Zihnimin içinde sadece tek bir komut yankılanıyordu: Ece’ye ulaş. İçgüdü mü dersiniz, babalık mı bilemem ama o an dünyada benim için tek bir hedef vardı. Ece’nin olduğu o ıssız dağ başı benim için dünyanın merkeziydi.
Bu kadar uzağa gitmesini bu yüzden istemiyordum işte. Tehlikeyi sezmiştim ama engel olamamıştım. Selvi de gelmek için yalvardı; gözlerinde aynı kor ateşi gördüm ama onu o kargaşanın, o belirsizliğin içine sürükleyemezdim. Onu Elif’e emanet edip Hanna ile yola koyulduk.
Yol boyunca Hanna’ya söylenerek yedim bitirdim onu. İçimdeki korku, öfke kılıfına bürünmüştü bir kere.
"Birini gönderdin, diğerini ne diye peşinden yolluyorsun?" diye gürledim defalarca.
Hanna mahvolmuştu; gözyaşları durmak bilmiyordu. Dinmesin de... Ana yüreği bu; evladı karın ortasında, tek başına mahsur kalmışken kim sakin kalabilirdi?
"Birbirlerine destek olsunlar istedim..." dedi titreyerek. Ama benim mantığım bunu kabul etmiyordu. Ben bir babaydım ve kızlarımı korumayı becerememiştim.
Telefonum susmak bilmiyordu. Karayolları kapalı, fırtına göz gözü görmeyecek kadar şiddetliydi. Ecrin’den gelen o mesaj kalbime bir mermi gibi saplandı: "Baba, Ece’ye ulaşamayacaklar diyorlar."
Parmaklarım titreyerek cevap verdim: "Yetişeceğim babacığım. Sağ salim alacağız Ece’yi o kar esaretinden." Yalan mıydı? Belki. Ama bir babanın ilk görevi, evladının korkusunu dindirmektir; kendisi korkudan ölse bile.
Muş’a vardığımda Aslan, Ertuğrul Gazi’yi o kriz masasının başında gördüğümde doğru karar verdiğimi anladım. Prosedürü harfiyen uygulamış, koca bir operasyonu sırtlanmışlardı. Az önce çocuk olan o delikanlılar, o gece gözümde birer adama dönüştüler.
Beraber yola devam ettik. Ece’yi o metal yığınının içinden çekip almak, meğer işin en kolay kısmıymış. Asıl zor olan, onu o hâlde görmekti.
Bembeyaz. Hareketsiz. Nefessiz.
O an dünyam başıma yıkıldı. Dizlerimin bağı çözüldü, içimde bir yerlerde en sağlam sandığım halatlar koptu. "Ece!" diye haykırdığımı hatırlıyorum. Volkan nabzını kontrol ediyordu; yüzü bir mermer kadar ciddiydi ama panik yoktu.
"Çok zayıf ama var... Yaşıyor!"
O iki kelime, benim yeniden hayata tutunma ipim oldu. Ambulansın içinde kızımın göğsü hafif hafif yükselmeye başladığında, ciğerlerime ilk kez gerçek bir nefes doldu. Ama o an, ömrümden on yılın eksildiğini hissettim. Ona bir şey olsaydı, kendimi asla affetmezdim.
Asıl darbe ise hastanede geldi. Hasta dosyasını kontrol ederken gözüm soy ismine çakılıp kaldı.
Ece Kılıç yazmıyordu. Orada, bembeyaz kâğıdın üzerinde tüm heybetiyle Dağıstan soy ismi duruyordu.
Bir an yanlış okuduğumu sandım. Gözlerimi ovuşturup tekrar baktım. Hayır, değişmiyordu. Volkan’ın soy ismiydi bu. Beynimden vurulmuşa döndüm. Benim kızım... Benim gözümden sakındığım Ece’m, evlenmişti. Ve babasına tek bir kelime etmemişti.
İçimdeki baba gururu, kırılmış bir cam parçası gibi batıyordu her nefesimde. Ece içeride ölümle yaşam arasında gidip gelirken bunun hesabını ona soramadım. Ama bu iş burada kalmayacaktı. Bu sessizliğin, bu gizli kapaklı işlerin bir hesabı olacaktı.
Bu hesabın ilk durakları ise Ecrin ve Aslan’dı. Aralarında masum biri var mıydı yoksa hepsi bir olup beni bir kukla gibi mi oynatmışlardı? Görecektik. Bakalım ikisi de aynı yalanı mı konuşacak, yoksa birinin dili sürçüp gerçeği ayaklarımın altına mı serecek?
Ben Koray Kılıç’tım. Kızlarımın hayatındaki hiçbir gölgeyi aydınlatmadan bırakmazdım. Hiçbirini.
Ecrin ve Aslan tam karşımda, birer suçlu gibi değil de sanki cellatlarını bekleyen mahkûmlar gibi duruyorlardı. Ecrin’in yüzüne baktığım an, gerçeğin çıplaklığı tokat gibi çarptı yüzüme. Gözleri benden kaçıyor, bir liman arar gibi yerdeki karolara çakılıyordu. Parmakları bir kördüğüm gibi birbirine dolanmış, dudakları korkudan kupkuru kesilmişti. Korkusu, her hâlinden belli oluyor tüm odayı kaplıyordu.
Bu işten haberi vardı. Hatta suç ortağıydı.
Aslan ise... Tıpkı babası gibiydi. Dimdik, sarsılmaz ve sinir bozucu bir sükûnet içinde. Neredeyse keyfinin yerinde olduğunu düşündürecek kadar dik bir duruşu vardı. Onun bu "eyvallahı olmayan" hali, içimdeki öfke kazanını daha da harlıyordu.
"Benden neden sakladınız?" diye sordum. Sesim alçaktı ama odadaki her bir eşyayı titretecek kadar yoğundu. Sustum. İkisini de gözlerimin içine bakmaya, o korkuyla yüzleşmeye zorladım.
Ecrin’in titremesinin arttığını fark eden Aslan, bir kalkan gibi öne atıldı.
"Koray baba, ben söyleyeyim dedim açık açık," sesi beklediğimden daha gür çıkıyordu. "Adını koyalım dedim. Ama Ecrin sizden çekindiği için gizli saklı aramızda söz kestik."
"Söz mü?" dedim. Sesim yükselmemişti ama tonum buz kesti. "Bizden habersiz, ha?"
Aslan milim geri adım atmadı. Sanki karşısında bir komutan değil de, sadece ikna edilmesi gereken bir engel vardı.
"Madem öğrendiniz, artık gizli saklı kalmasına gerek yok. Her şeyi açık açık konuşalım. Babama da haber verdim, annemle yoldalar. Buraya geliyorlar. Her şey usulünce olsun artık."
"Aslan, sen ne saçmalıyorsun?" diye gürledim.
Ecrin o an olduğu yere yığılacak gibiydi. Bedeni yanımdaydı ama ruhu çoktan bu odadan kaçmış, başka bir aleme sığınmıştı. Aslan, onun buz kesmiş elini tuttu ve hafifçe bana doğru eğilerek o öldürücü darbeyi vurdu:
"Ecrin’i çocukluğumdan beri seviyorum, Koray amca. Onunla evlenmek istiyorum. Evlilik teklifini yaptım, o da kabul etti. Yazın size söyleyecektik ama Ece’nin olayı her şeyi öne çekti. Size kim söyledi? Volkan mı?"
O an dünya etrafımda bir tur döndü ve olduğu yerde çakılı kaldı. Ben Ece’nin gizli evliliğini sorgularken, kucağımdaki koca bir yalan yığınına bir yenisi daha eklenmişti. Meğer diğer kızım da kendi yolunu çoktan çizmişti.
İki kızım... İki ayrı hayat kararı... Ve ben, hayatını onlara adamış o baba, her şeyden habersiz bir yabancı gibi ortada kalmıştım. Babalığımı sorguladım o saniyede. Ben nasıl bir babaydım ki, kızlarım hayatlarını birleştirecekleri adamları seçerken bana danışmayı, bir fikir almayı bırakın, haber vermeyi bile akıllarına getirmemişlerdi?
Öfke mi daha ağırdı, yoksa o içimi kemiren hayal kırıklığı mı? Bir terazinin kefelerine koysam, dengeyi kuramazdım. Odanın içindeki o ağır sessizlik gençleri ürkütüyordu, farkındaydım. Ama ben o an dış dünyayla değil, kendi içimdeki yıkımla savaşıyordum. Ya kızlarımı ömür boyu kaybedecektim ya da bir baba olarak otoritemi yeniden tesis edecektim.
Ben yumruk vurmayı tercih ettim.
Ama masaya değil.
Aslan’a.
Yumruğum, Aslan’ın yüzünde patladığında odadaki hava yırtıldı sanki. Ecrin’in kulak tırmalayan çığlığı duvarlarda yankılandı.
"Asla!" diye kükredim. "Ben hayattayken hiçbir şey gizli saklı olmayacak! Benim kızlarımın hayatı arka odalarda, fısıltılarla, benden kaçarak kararlaştırılamaz!"
Aslan’ın başı darbenin şiddetiyle yana devrildi ama saniyeler içinde geri döndü. Gözleri hâlâ dik, bakışları hâlâ meydan okuyordu. O an anladım... Bu sadece bir evlilik meselesi değildi. Bu, benim sarsılmaz sandığım otoritemle onların "biz artık büyüdük" diyen isyanları arasındaki savaştı.
Ve bu savaş, daha yeni başlıyordu.
Aslan sanki o yumruk onu değil de beni sarsmış gibi yavaşça doğruldu. Karşımda yeniden o yıkılmaz duvar gibi dikildi. Ellerini arkasında birleştirdi, çenesini yukarı kaldırdı ve gözlerini, ruhumu delmek ister gibi gözlerime sabitledi.
Tekrar vurmamı bekliyordu. Hatta bunu arzuluyor gibiydi; yediği her darbenin Ecrin’e olan aşkını kanıtlayacağına inanıyordu sanki.
"Bu sizi sakinleştirecekse ben buradayım Koray amca," dedi, sesi o kadar sakindi ki, bu sakinlik içimdeki yangına körükle gitti.
"Ama Ecrin’den asla vazgeçmeyeceğim."
O dinginlik... O sessiz meydan okuma... Damarlarımdaki kanın çekilip yerine saf öfkenin dolmasına yetti.
"Siz ikiniz ayrıca hesap vereceksiniz!" diye kükredim. Sesim, hastane odasının steril duvarlarında çarparak yankılandı.
Demek böyle büyümüşlerdi... Babalarını bir yabancı gibi hayatlarının dışına itecek kadar, kararlarını gizli kapılar ardında verecek kadar cesur ve bir o kadar da bencil.
Ecrin’e doğru birkaç adım attım. Aramızdaki mesafe kapandıkça korkusunun somut bir hal aldığını, nefesinin kesildiğini görebiliyordum. Gözleri yaşlıydı, omuzları çökmüştü ama artık geri dönüşü olmayan bir yoldaydık. Babalarını hiçe saymanın, hayatlarını benden saklamanın ne demek olduğunu en acı yoldan anlayacaklardı.
İşaret parmağımı bir emir subayı edasıyla havaya kaldırdım ve doğrudan Ecrin’in titreyen çehresine doğrulttum.
"Önce Ece..." dedim, kelimeleri tane tane ezerek. "O heriften boşanacak. Gelip bana tek tek hesap verecek!" Sonra dişlerimin arasından, odadaki oksijeni tüketen o asıl tehdit döküldü: "Ama Ece’den önce, o Volkan’ın ipini çekeceğim. Onu bu yaptığına pişman edeceğim!"
Odadaki hava bir anda ağırlaştı; sanki görünmez bir el herkesin boğazına yapışmıştı. Parmağımı bu kez Ecrin ve Aslan’a doğrulttum. "Daha sonra da sizinle ilgileneceğim. Hiçbiriniz bu işten elinizi kolunuzu sallayarak çıkamayacaksınız."
Tam o sırada, Ecrin’in zayıf ama buz gibi soğuk elini kolumda hissettim. Gücü yerinde değildi ama kararlılığı parmak uçlarından tenime sızıyordu.
"Baba lütfen..." dedi, sesi titriyordu. "Ne olur bizi bir dinle."
Gözlerime bakıyordu. O bakışı tanıyordum; küçükken bir gök gürültüsünden korktuğunda, sığınacak tek limanı benmişim gibi bana baktığı o meşhur bakıştı. Ama artık o küçük kız değildi.
"Ece ablam sandığın gibi bir evlilik yapmadı baba. Lütfen... Beni bir dinle."
Dinlemek mi? İçimdeki ses bir canavar gibi bağırıyordu. Gördüklerim, duyduklarım, o hastane kayıtlarındaki yabancı soyadı... Hepsi yeterliydi. Hatta fazlasıyla yetmişti.
Ben Koray Kılıç’tım. Benim kızlarımın hayatı; gizli nikâhların kuytu köşelerinde, arka kapı sözlerinde ya da korkakça alınan kararların gölgesinde şekillenemezdi. Eğer bir savaş istiyorlarsa, o savaşı onlara ben verecektim.
Gözlerimdeki o sert ifadeyi bir an bile yumuşatmadan kolumu çektim. Artık Koray Kılıç olarak ipleri tamamen elime almanın vakti gelmişti. Benim kızlarım sahipsiz değildi; ne bir askerin gizli nikâhlı eşi olacaklardı ne de birilerinin fısıltılarla yönettiği hayatların öznesi.
Hastanenin beyaz koridorlarına adım atarken, ardımda bıraktığım odayı değil, önümde vereceğim savaşı düşünüyordum.