Ece
Göz kapaklarımın üzerinde hâlâ o görünmez ağırlık vardı; sanki biri parmaklarıyla üzerlerine bastırıyor, uyanmamı engellemeye çalışıyordu. Bilincim, sığ bir suyun yüzeyine çıkmaya çalışan bir kazazede gibi çırpınıyordu. Sonunda araladığımda gördüğüm tek şey sonsuz, kesintisiz bir beyazlıktı.
Demek hâlâ o beyaz mezarın içindeyim, diye düşündüm. Hâlâ kurtulamadım...
Ancak bir gariplik vardı. Artık canımı yakan o keskin buz kristallerini hissetmiyordum. Derin, sarsıntılı bir nefes almaya çalıştım. Göğüs kafesim her yükselişinde yabancı bir sızıyla sarsıldı ama bu kez nefesim sıcaktı. Tavandaki floresan ışığının keskin beyazlığı gözlerimi kamaştırırken, kulağıma uğultulu, keskin ve öfke dolu sesler çalınmaya başladı. Birileri tartışıyordu. Hem de birbirini paralamak istercesine...
Üzerimdeki termal battaniyenin ağırlığı ve yaydığı yoğun sıcaklık, hayal olamayacak kadar gerçekti. Başımı güçlükle seslerin geldiği yöne çevirdiğimde kalbim, göğüs kafesimi delip çıkacakmış gibi çarpmaya başladı.
Babam... Koray...
Devasa bir öfkeyle Volkan’ın yakasına yapışmıştı. Yüzündeki her bir kas, yılların biriktirdiği o otoriter sertlikle kasılmıştı. Sesi, çocukluğumdan beri duymaya alışık olduğum o şefkatli tondan kilometrelerce uzakta, adeta kükreyen bir aslanınkini andırıyordu.
"Benden habersiz, benden izinsiz kızımla nasıl evlenirsin!" diye bağırıyordu hastane koridorunu sarsarak. "Hadsiz! Bu cesareti nereden buluyorsun sen?"
Volkan... O kaya gibi sert duruşundan ödün vermiyordu ama çenesindeki kasların seğirmesinden ne kadar zorlandığı belliydi. Babamın elleri Volkan’ın yakasını öfkeyle sarsarken, o an gerçeğin soğuk nefesi ensemde bitti. Babam... Gizli sırrı, Volkan’la olan gizli dünyamızı öğrenmişti.
Boğazım bir düğümle tıkandı, sesim içimde hapsoldu. "Baba..." diyebildim sadece, bir fısıltıdan bile daha zayıf bir tınıyla.
O kelime dudaklarımdan dökülür dökülmez şiddetli bir öksürük krizine tutuldum. Ciğerlerim, sanki içlerinde hâlâ buz parçaları varmış gibi yandı. Sesimi duyan babam, Volkan’ı bir kenara itip bir saniyede yanımda bitti.
"Ece!"
Yanağıma dokunan eli hâlâ titriyordu. O az önceki hiddetli adam gitmiş, yerine evladını kaybetmenin eşiğinden dönmüş, yaralı bir baba gelmişti.
"Uyandın mı güzel gözlüm?" dedi, sesi korkuyla karışık bir minnetle kısılarak. "Çok şükür... Çok şükür..."
Alnıma kondurduğu o uzun öpücükte, ölümün soğukluğunu silip atan bir babalık şefkati vardı.
"Rabbim seni bize bağışladı," diye mırıldandı.
Gözlerim doldu, yaşlar şakaklarıma doğru süzülürken elimde başka bir sıcaklık hissettim. Parmaklarımın arasına sıkıca kenetlenmiş, titreyen bir el...
"Ece... Ece, çok şükür!"
Başımı diğer yana çevirdiğimde Ecrin’i gördüm. Gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüştü, yüzü kâğıt gibi bembeyazdı.
"Çok korkuttun bizi," dedi hıçkırıkları arasından. "Seni gerçekten kaybettik zannettim."
Ecrin yanağımı öperken, o an her şey olması gerektiği gibi görünüyordu. Ailem yanımdaydı, nefes alıyordum, hayattaydım. Ama ruhumun derinliklerinde siren sesleri çalmaya devam ediyordu. Bu huzur, yaklaşan büyük fırtınanın öncesindeki o tekinsiz sessizlikti.
Babam evliliğimizi öğrenmişti. Volkan’a olan öfkesi kor bir ateş gibi hastane odasında tütüyordu. Ve o an, zihnime düşen soru içimi kar altındaki o ıssız arabadan daha çok üşüttü:
Acaba... Babam sadece beni mi öğrenmişti? Yoksa Ecrin ile Aslan’ın arasındaki o gizli aşkın kokusunu da almış mıydı? Eğer öyleyse, bu hastane odasından sağ çıksak bile, hiçbirimiz eskisi gibi olamayacaktık.
"Annem…" dedim, sesim kendi kulaklarıma bile yabancı geliyordu. Mahcubiyetin o ağır tortusu korkuyla karışmış, boğazıma bir yumru gibi oturmuştu.
Babamın bakışları yüzümde gezindi. Az önceki o fırtınalı öfke yerini derin, dipsiz bir yorgunluğa bırakmıştı.
"Annen pek iyi değildi kızım," dedi, sesi biraz daha yumuşamıştı. "Sakinleştirici verdiler, ancak kendine gelebildi. Şimdi gidip onu yanına alıp geleceğim."
Elini güven verircesine omzuma koydu. "Bizi çok korkuttun Ece. Ama şükür... Hayattasın ya, gerisi hallolur."
Sonra bakışlarını ağır ağır Volkan’a çevirdi. "Gerisi hallolur," diye tekrarladı, bu kez sesi kısa ve bir infaz hükmü kadar netti.
İçim ürperdi. Babamın "hallolur" dediği her şeyin ardında mutlaka bir bedel, sessiz bir fırtına saklı olurdu. Bu bir "özel görev" soğukluğu muydu yoksa Volkan’ın karşısına çıkaracağı bambaşka bir engelin habercisi mi? Babamı tanıyordum; gücünü sessizce ama amansızca kullanışını, sınırlarını kendisinin çizdiğini biliyordum. Allah’ım, diye geçirdim içimden, ne olur yardım et.
Babam odadan çıkar çıkmaz Volkan, sanki bu anı bekliyormuş gibi hızla yanıma geldi. Gözlerimin en derinlerine, sanki orada hâlâ o karlı gecenin izlerini arıyormuş gibi baktı.
"İyi misin?" dedi, sesi titriyordu. "Gerçekten bizi çok korkuttun."
Elimi tuttuğunda avucundan yayılan o tanıdık sıcaklık, donmuş ruhuma can suyu gibi geldi. "Sana beni bekle demiştim Ece," diye fısıldadı, sesi bir sitemden çok bir yalvarıştı. "Bir daha sakın böyle yollara tek başına çıkma."
"Hastaya..." dedim, kelimeler hâlâ boğazımda canımı yakıyordu. "O çocuk... Ulaşabildiniz mi?"
Başını yavaşça salladı. "Çok şükür. Senin ardından yol açma çalışmaları durmadı. Biraz uzun sürdü, zor oldu ama köye ulaştık." Derin bir nefes aldı, o anı yeniden yaşıyor gibiydi. "Çocuğu hastaneye getirdik. Neredeyse kaybediyorduk ama senin sayende kurtuldu. Yüksel ateş havale ge. Girmesine neden oldu, ama son anda yapılan müdahale ile iyi oldu."
Dudaklarım titredi. Bir hayatın kıyısından tutmanın o eşsiz huzuru, çektiğim tüm acılara değerdi. "Bir can kurtarmak bizim işimiz," dedi Volkan, "nerede olursa olsun, kim olursa olsun."
Sözleri kalbime dokundu ama aklım hâlâ kapının ardındaki o sessiz cellattaydı. "Babam..." dedim korkuyla. "Ne kadarını biliyor?"
Volkan bir an duraksadı, bakışlarını kaçırdı. "Hastane kayıtlarından..." dedi, "evli olduğumuzu biliyor."
"Peki ya onlar..." dedim, Ecrin ve Aslan’ı kastederek.
Başını olumsuz anlamda salladı. Tam o anda kapı, sanki bir sorgu odasının kapısıymışçasına gıcırdayarak açıldı. Babamın sesi odayı bir sis bulutu gibi doldurdu.
"Başka neyi bilmem gerekiyor? Benden daha ne saklıyorsunuz?"
Yerimde irkildim. Ecrin’in elimi tutan parmaklarının bir yaprak gibi titrediğini hissettim. Korkusu somut bir varlık gibi aramıza çökmüştü. Volkan, doktor disipliniyle sakinliğini korudu. "Diğer hastaların durumunu konuşuyorduk Efendim. Merak ediyordu."
Babamın gözleri birer kartal gibi Volkan’ın üzerinde çakılı kaldı. "Ailesi?" dedi, sesindeki şüpheyi gizlemeden.
"Bilgilendirildi," dedi Volkan dik bir duruşla. "Çocuğun durumu iyi."
Babam başını ağır ağır salladı. Sonra kapıdan, hayatımın en güzel ama en yaralı kadınıyla girdi. Annem... Hanna...
Gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüştü, yüzü o alışık olduğum canlılığını yitirmiş, solgun bir kağıda dönmüştü. Yine de dimdik ayaktaydı. Ne zaman gelmişlerdi, o fırtınada buraya nasıl ulaşmışlardı, hiçbir fikrim yoktu.
O an öğrendim ki; benim için sadece karlı bir geceden ibaret olan o zaman dilimi, aslında koca bir iki günmüş. Ben o iki gün boyunca, zamanın ve yaşamın dışına itilmiş, beyaz bir karanlığın içinde asılı kalmış ve kurtarılmıştım.
Annem hıçkırarak boynuma sarıldığında, odadaki o ağır hava bir anlığına dağılır gibi oldu. Ama babamın bakışları hâlâ Volkan’ın üzerindeydi; bir avcı gibi, en küçük bir açığı bekliyordu.
İki gün... Koca iki gün boyunca kim bilir neler yaşanmıştı? Volkan bu baskıya nasıl dayanmıştı? Ve en önemlisi, Ecrin’in o kaçamak bakışlarının altındaki korku sadece benim için miydi, yoksa babamın henüz patlamamış olan diğer bombadan da haberi var mıydı?
Babam ağır adımlarla yatağımın ucuna geldi. Annemi yavaşça geri çekip gözlerimin içine baktı. O bakışta sadece sevgi yoktu; bir hesap sorma, bir yüzleşme daveti vardı.
"Şimdi dinlen Ece," dedi, sesi ürpertici bir sakinliğe bürünmüştü. "Annen yanında kalacak. Ecrin, sen de benimle geliyorsun."
Ecrin’in elinin avucumda buz kestiğini hissettim. Bakışlarımız bir saniyeliğine çakıştı. Onun gözlerindeki o saf dehşeti gördüğümde, asıl fırtınanın benim için değil, onun için koptuğunu anladım.
"Ama baba..." diye kekeledi Ecrin.
Babam kapıya yöneldi ve durup arkasına bakmadan o cümleyi kurdu:
"Söyleyeceklerimi sadece senin duymanı istiyorum Ecrin. Aslan hakkında konuşacağız."
Oda bir anda sessizliğe gömüldü. Kalbim durdu sanırken, Ecrin’in hıçkırığı sessizliği bir cam gibi parça parça etti. Babam her şeyi biliyordu. Ve bu kez, kimseden izin almayacaktı.
Perde kapanırken zihnimde tek bir soru yankılanıyordu: Hangimiz daha önce yanacaktık?