5.BÖLÜM -PÜRÜZ

2130 Words
** Doğrudan gözlerimi Hazal’ın gözlerinden kaçırdığım sırada, makul davranarak arkadaşlarımın büyük bir heyecanla geldiği gecenin tadını bozmamak için olumsuz şeylerden kaçıyordum. “Dört dörtlük bir tatil yaptırmıyor hayat bana.” Diyerek bakışlarımla Hazal’ı kıstırdım. “Hep bir pürüz.” Bu tatilimizin pürüzü de Hazal’dı. İşletmenin sahiplerinden orta yaşlı bir kadın güler yüzlü bir karşılamayla gelip siparişlerimizi aldığı sırada ortaya söylenen Tekirdağ üzüm rakısına yüzümü ekşiterek baktım, “Assos’a özgü alkolünüz var mı, denemek isterim.” Diyerek elimdeki menüyü hanımefendinin seçimlerine güvenerek uzattım. Rakı içmezdim, rakı tüketme kültürüm aileme rağmen oluşmamıştı, bana kıyasla babamla annem rakı sofrasının en kadim dostlarıydı. “Beyaz şarabımız vardır, vasilaki.” Dediğinde gözlerim merakla büyüdü. “Gelen müşterilerimiz tatmadan ayrılmazlar.” Masadakilerin tepkisini ölçerek, “Öyleyse bir şişe vasilaki açtıralım.” Diyerek restoran sahibinin tavsiyesini göz ardı etmedim. “Şişenin dibini kendin görürsün, bizim şarapla midemizi bozma.” Dedi Kürşat arkasına yaslanıp ‘bana güvenme’ diyen bir tavırla. “Aldım siparişinizi.” Diyerek elindeki telefondan sisteme siparişi girdi, “Sert bir aroması yoktur aksine çiçek tadı verir ağızda, sevebileceğiniz türden içimi kolay bir şarap.” Başımı hafifçe eğerek söylediklerini gülümsedim, “Teşekkür ederim. Yanında kalamar ve peynir tabağı güzel bir uyum sağlar sanırım değil mi?” “Aynı zamanda Assos’un salatasını da tadın derim. Bahçemizden, taptaze yeşilliklerimizden yapıyoruz, gelmişken kaçırmayın.” “Kaçırır mıyım, bana tadılacak yemek olsun.” İşletme sahibi mutfağının pazarlamasını muhteşem bir şekilde yaptığından mutlulukla gülümseyip siparişlerimizi almaya devam etti, hemen arkasından gelen garsonlarla servislerimiz açıldı. Güneşin batışına dakikalar kaldığı Midilli’nin arkasından göğe sıçrayan kızıllıktan besbelliydi, açılan esen tatlı bir ılık rüzgarla doğanın içinde kök salmış ağaçların yaprakları yavaşça hışırdamaya başlamıştı. Assos’un en kıymetli yanıydı güneşi eşsiz şekilde batırmak. Karanlığa bürünen gökle mavi, kırmızı, yeşil ledlerle ağaçlar arasına döşenmiş lambaların ışığı belirginleşip yüzlerimize vurdu. Gözlerimi alamadan çenemin altına elimi yaslamış tepeden denize bakan manzarayı izledim, “Assos sardı mı?” diye sordu Hazal. Yavaşça ona başımı çevirdim, “Senin fikrin miydi burası?” ne samimiyetsizdim ne samimi. “Kesinlikle.” Dedi başını öne eğip son derece bir eminlikle. “Nedenini soracaksın.” Gözlerimde o merakı görmüştü. Atılgan’dı o, en pahalı konaklamalı yerlerde de tatilini yapabilirdi, ki yapıyordu da. Kulağıma, çevremizdeki insanların ağzını yoran Hazal’ın tatil harcamaları gelirdi. Kiralanan jetlerle özel adaların lüks villalarında konaklardı. Şimdi niye burasıydı? “Özel bir sebebi yoktur bence.” Dedim sormakta sakınca görmediğimden. Kollarını karnının üzerinde bağladığından yüzüne saçılan saçlarını yüzünden çekmedi, “Bir yazlığımız vardı, ailemle yazların bir kısmını buralarda geçirirdik, inanmayacaksın ama hayatımın en güzel zamanlarıydı.” Sesi sakindi. “Şimdi değil aynı evde aynı şehirde bir araya gelmesinin olanağı olmayan aile fertlerimle hatırladığım huzurlu ikiden fazla olmayan anlarda Assos’taydık.” Annesiyle babasının o çok küçükken ayrıldığını biliyordum yalnızca. Annesiyle görüşmüyordu ne mezuniyetinde ne bir başka özel zamanında yanında görmüştüm. Bir tek bildiğim buydu. Kadehime doldurduğum şarabımdan bir yudum aldım, “O halde huzuru, kendi seçtiğimiz insanlarla aradığımız yaşa gelmemizi kutlamalıyız.” İki arkadaş olsak birbirimize sarılırdık ve ona yara veren anıları sarar yerine Hazal’ın yüzünü tebessüm ettirecek anılar eklerdim. Biz Hazal’la tanıdık bile olamazdık, o eşik çoktan aşılmıştı. Kırık bir tebessümle yüzümde samimiyet aradı ama bulamadı, “O sebepten dolayı buradayız.” Başımı sallayarak masada edilen Melisa ve Kürşat sohbetine odaklanmaya çalıştım, Melisa taktığı siyah güneş gözlüğüyle yeni gelen kadınları dikizliyordu, “Birinci seçenek, tipsiz suratını karizmatik göstermeye çalışıyorsun diğer seçenek, bizi dinlermiş gibi yapıp masadaki kızları kesiyorsun?” “Hıyar!” diye yükseldi Gözde. “Turşu yaparım hıyarlığınla, çıkar şu gözlükleri.” Elini masaya koyup, “Abicim, adamı deli etmeyin!” ağır abi pozları kesiyordu. “Yaklaşın,” diyerek iki eliyle ‘yaklaşın’ çağrısı yaptı, masaya doğru belimi büktüm, gözlüğünü burnunun kemiğine getirerek üstten baktığı gözlerle, “Sağımızdaki en uzak masadaki kızlar yıkılıyor,” hepimiz aynı anda dediği yöne bakmaya kalkışınca, “Aynı anda bakmayın ulan!” dediğinde utançtan şakaklarına elini yaslayıp yüzünü sakladı. Uyarmasına rağmen arkadaşlık kuralları gereği hepimiz gözlerimizi bahsettiği masaya diktik, “Üç kız,” dedi Gözde. “Sevgililerin kıçına tekme vurup gelmişlerdir bunlar.” Onun önyargılı tespitlerine durmadan gülerdim. “Üçünü aynı anda mı beğendin, hangisi ağına düşerse mi yürürsün.” dedi şok içinde Hazal alçak sesle. “Nasılsa üçü de kumral.” Dedi Gözde yine bir tespit koyarak. “Ne fark eder bir erkek için?” Kürşat, “Rezil olduk kızlara ulan, ne yürümesi artık? Bakılır mı ulu orta aynı anda, böyle işe tüküreyim.” Melisa, kendini durduramadan, “Hala gözünde gözlük, gecenin karanlığı oldu.” dedi öfkeyle. Kürşat’ın burnundan sertçe gözlüğü indirerek, masaya attı. “Çıkarttın, başın göğe mi erdi kızım? Kesemiyorum kızları!” Kürşat gözlüğü alma peşinde Melisa bıraktırma peşindeydi. Melisa, “Kırarım bak,” diye tehdit etti. “Kalbin gibi.” “Kıracak bir boynum kaldı zaten. Kır onu da bitsin!” “Yap dram şovunu.” Diye kahkaha attı Gözde. “Hangi saf kanacak acaba?” Olduğum pozisyonda onlara uzanamadığımdan sol dirseğimi masaya yasladım, “Kavga etmeden bir durun.” dedim elimle gözlüğü çekiştirdikleri yerden alarak. “Bu bende dursun.” Masalar doluyordu, tam güneş batıp karanlık çökmeden bu gözlükle birkaç masadaki erkeği kesmeliydim, yerinde bir müdahale etmiştim. Arada hayatımı güzelleştiren müdahaleler yapabiliyordum. Kürşat, “Çözümün bir tek bu mu yani?” dedi ağlamaklı bir halde. “Dünyayı mı kurtardın sonumu mu getirdin belli değil.” “Gözlükle kız keserek tamamına erdiremezsin.” Diyerek benim tarafımı tuttu Hazal. “Bir gün de korkak olmayın erkek milleti.” Gözde, “Ayrıca üç kızı aynı anda beğenerek de tamamına erdiremezsin.” Gülmemek için dudaklarımı bastırdım. “Hıyarlıkta seviye yükselirsin bu kadar.” “İçimi karartınız.” “Canım,” dedim Kürşat’a yatıştırıcı bir alayla. “İki kadeh içip peşlerinden tuvalete gitmeme bakar.” Göz kırptım arsız bir gülümsemeyle. Bir erkek olarak kız tuvaletinde neler döndüğünden habersizdi, önce çakır keyifken ufak bir iltifat dolu sözle başlar sonra ruj tazeleme esnasında tüm ilişki detayları öğrenmeye kadar varırdı. “Ağzından bal damlıyor.” Diyerek bana eğildiğinde elimi suratınla kapattım. Belimi büktüğümde birbirimizle yakınlaştık, “Unutmadım yaptığın şerefsizliği da neyse.” Diyerek yüzünü geriye doğru ittim. “Şu kızlardan birisini bana ayarla da unuttururuz.” Dedi arsız bakışlarını kızlardan ayırmadan. “Şu dağınık topuzlu, diğerlerinden daha bronz kızı görüyor musun?” “Hangisi ya?” dedim kaşlarımı çatarak. “Parlak kırmızı ruj sürmüş.” Beğendiği kızın hangisi olduğunu anlasam da hiçbir şekilde fark ettirmedim. Biraz sürünsündü hıyar. Güneş gözlüğünü burnumun ucuna getirerek gözlerimi kıstım, Kürşat’ı sabrını test etmek benim görevimdi, “Sen hayal falan mı görüyorsun, yok öyle bir kız. Yokluktan halüsinasyon mı görüyorsun?” Burun kemerini bariz bir öfkeyle sıktı, “Hazal, Melisa, Gözde,” diye yardım dilendi. “Siz bir şey deyin bari, kırmızı rujlu kızı görmüyor musunuz? Bir içim su.” Dört kadının arasında kaldığı için büyük pişmanlık yaşıyordu şu an. “Senin için endişelenmeye başlıyorum.” Dedi Melisa benim sinir bozucu planımı bozmadan. “Üç kızın üçü de yemek yediğinde rujları silmiş.” “Ruh hastalıklarına randevu alıyorum.” Diyerek telefonunu eline aldı Hazal. “Arkadaşım benle kafa bulmayın, fena olur bak!” bir kez daha kızların masasına baktı. “Var kızım, var kırmızı rujlu kız zarafetle oturuyor.” Birazdan kendini parçalayacak bir enerji almıştım. “Gördüğün halüsinasyona fazla kaptırma derim.” Göz kırptım alayla. Yemekler güler yüzlü garsonlar tarafından birbiri ardına güzel bir sunumla getirilirken Kürşat gözlerini diktiği kızla bakışmaya başlamıştı, aklını karıştırdığımızdan kızın her detayını kovalar gibi bir cesaretle bakıyordu. Kürşat sayemde cesaretli bir hamle yapmak zorunda kalmıştı. Masalardaki avangart masa lambaları yanmaya başladığında hava lacivert bir renge bürünmüştü. İki ağaç arasındaki yeşil, kırmızı ve mavi renkteki seyyar lambalarda açıldığında loş ama yüksek duyulan neşeli masalar vardı. Müzikleri çalacak fasıl ekibi sahneye yerleştiğinde çoktan rakı bardakları şerefe kalkmıştı. Bardak şıngırtılarının yükseldiği masalardan sık sık mutlu insanların kahkahaları duyuluyordu. Çalgıcıları darbuka, kemancılardı ve müzisyenleri de kızıl saçlı olgun bir kadınla gelmişti. İlk rakı kadehini, “Affedişlere.” diyerek Hazal kaldırdı. İkinci kadehi Melisa kaldırarak, “Unutulmayacak bir tatile.” Hazal’ın kadehine yaklaştırdı. En unutmak isteyeceğim tatilin bu olacağına yüzde beş milyon emindim. “Dostluğumuza.” Dedi Gözde. Düşmanlığımıza desek doğru bir şerefe kaldırış olacaktı. Kürşat, bir centilmenlik yaparak, “Güzelliğinize hanımlar.” Dedi çapkın gülüşüyle. Sıranın sonu bana geldiğinde arkadaşlarımın gözlerinin içine baktım, “Bekarlığımıza.” Alelade bir söylemdi benimki. İçimden geleni söylesem ‘düşmanlığımıza’ derdim Hazal’ın açıkça kastederek. Kürşat şakacı ama kahrolan bir ifadeyle, “Bu yaz tatilinde de bekar takılalım bakalım.” Diyerek güldürdü. “Yaz aşklarına gereğinden fazla anlam yüklenmez zaten. Yaşanır ve biter.” Diye fikrini belirtti Gözde. “Denendi onaylandı.” Sesimi çıkartmadım, belki haklıydı, belki haksızdı. Ben beyaz şarap kadehimi kadehlerine hafifçe dokundururken arkadaşlarım rakı bardaklarını neşeyle tokuşturdu. Melisa şakağına işaret parmağına dayayarak düşünmeye başladı, “Sen adam olmadığın sürece bekar takılacaksın ama bizim bahtsızlığı çözemedim.” Dedi kafası karışıktı. “Enerji, tılsım, her ne zıkkımsa çekiyor bence.” Kürşat omzunu Melisa’nın inadına daha fazla sırnaşarak kolunu omzuna sürttü, bir an yetersiz olduğunu düşünüp elleriyle yanaklarını sıktı, “Gel sırnaşayım bulaşsın biraz daha.” “Düş yakamdan!” Melisa harbe girermiş gibi onunla güreşmeye başlamıştı bir anda. “Her şey senin suçun.” “Tamam.” Dedim gülerek. “Ayarlayacağız sana o parlak kırmızı rujlu kızı, Melisa’yı bırak artık.” Kürşat, “Nasıl?” dedi inanmadığından. “Kız tuvalete giderken söyle gerisi kolay.” Dediğimde uslu bir adam olmaya karar verip beş saniyede bir kızın tuvalete kalkıp kalkmadığını kontrol etmeye girişmişti. “İstemezse bir daha bakmayacaksın, anlaştık mı?” “İstememek mi?” dedi şok içerisinde. “Evet.” Dedim kesin bir sesle. “Dümdüz, istememek. Olamaz mı?” “O kaybeder.” Diyerek omuz silkti Hazal. Kürşat’la sıkı fıkı bir yakın dostluğu olduğunu biliyordum. Muzip bir ifadeyle, “İstettirin ulan!” Dedi masaya ağır abi gibi vurarak. Kadehinin yarısındaki rakıyı bir yudumda ağzına boşalttı. “O kadınlar tuvaletinde niye bir saat kalınıyor o zaman?” kaşları çatıktı, cevabını fazlasıyla merak ediyordu. “Açıkla hadi bana.” Kahkaha atmamak için elimle dudaklarımı kapattım. Gülmemi engellemesi konusunda işe yarayacağını düşündüğümden birkaç büyük yudum çiçekli şaraptan aldım, “Siz erkekler kendinizi fazla mı kayda değer varlıklar olarak görüyorsunuz acaba?” dedim hesap sorarcasına. “Sarhoşsak ayıltıyoruz birbirimizi, her türden iltifatlar ediyoruz, rujumuzu tazeliyoruz, sizin sözünüz bile geçmiyor.” “İnanmam.” Dedi. “Beni de alsanıza içeri.” Gülmeden duramadım. “Siz söyleyin,” dedim kızlara dönerek. “Yalanım var mı?” “Söylediklerinin eksiği var,” dedi Gözde. “Ben bir kızın ağladığını gördüğümde ‘seni hangi şerefsiz ağlattı’ diye saydırmaya başlıyorum mesela. Akıl veriyorum, akıl alıyorum, o biçim dayanışma ortamı. Soyunuzun sonunu orada bitirmeye karar verebiliriz hiç beklemediğiniz bir anda. En güzel ruj tavsiyelerini de orada alıyoruz ayrıca.” “Benim dışımdaki soy sikimde olmaz benim. Hoşuma gider aksine.” “Alın işte,” dedi Gözde tekrardan yükselerek. “Erkeklerin tuvalette kalma süresinin neden bir dakika olduğu çok açık, hepsi birbirini sırtından vurma peşinde. Aranızdan efendi bir bey, çıkıp birinize o tuvalette akıl verse böyle mi olursunuz siz?” Kürşat’a zavallı bakışı atıyordu. “Kızım,” dedi laf anlatamadığını anlayınca gelen ani bir öfkeyle sonra dört kadının arasına düştüğünü fark edince, “Güzelim, canım arkadaşım,” diyerek ses tonunu düşürdü. “Erkeklerin birbirine vereceği akıl şu kapıdan sağ salim çıkartmaz adamı.” “Niye?” “Önce gaza getirir sonra iddiaya girer başını bela sokturur da ondan. Ben ergenken taso için kan davası çıkaran adamlarız.” “Akılsız mısın siz?” “Akıl ne kelime bizde yalnızca testosteron güzelim.” “Erkekler neden kadınlardan az yaşar, anlayabildik.” Kızla bir çiçekmiş gibi hayranlıkla bakışıyordu, “Gidin şu kıza parlak kırmızı rujunun şeklini şemailini falan sorun, hadi göreyim sizi.” Bakışları Kürşat’ı ele veriyordu. “Bu kadar beğendiğine göre sen süreceksin.” Diye dalgasını geçti Melisa. “Şekli şemaili ne, kırmızı dudaklar mı satın alıyoruz?” “Bir sakin dur Kürşat,” dedim dikkatini bende toplamasını istediğimden. “Ölmezsin ya parlak kırmızı rujlu kızı beş dakika bekletsen.” Kızgın bakışlarımla dirseğimi masaya yaslayarak esen sıcak esintinin bozduğu kısa ön saçlarımı gözlerimin önünden çektim. “Ayarlayacağım, şimdi demlenmeye devam et.” Dediğimi yapması için bakışlarımı baskıcı tutarak rakı bardağını işaret ettim. “Hadi.” Erkekler aceleci varlıklardı ancak biz kadınların aceleye ihtiyacı yoktu. Yarım saat geçti geçmedi. Etrafımızdaki masalar doldu, karanlık tam anlamıyla çöktü. İlgimi çekmeyen konular olunca hayran kaldığım Assos’u yakından tanımaya çalışırcasına her köşesini izliyordum. İstanbul doğumlu birisi olarak burada dolaşan insanların tavırlarının sıcaklık veren bizdenliğini garipsiyordum, neden buradan olduklarını tahminde buluyordum sonuçta insanlar küçük yerlerden ayrılmak ve büyük yerlerde hayat kurmak isterlerdi. Assos keşfedilmeye değer bir yerdi. Bir masa dikkatimi çekti. Rezervasyonu yapılan o masa boştu, masanın misafirleri akşam saatlerini geçirmesine rağmen gelmeden iki masa birleştirilerek masa donatılmaya başlamıştı, tam sağ çaprazımda olduğundan görüş engeline takılmadan masayı görebiliyordum. Garsonlar o masayı donatmak için ayrı bir özveriyle çalışıyordu. Restorana göre önemli görülen konukların geleceğini o an anladım. Bekledim. Kim gelecekse alaylı muzip bir ifadeyle onları karşılayacaktım. Kendilerini bu denli önemseyen insanlara karşılamam devede kulak gibi kalacak. “Sadrazam Ferit Paşa geliyor şu masaya galiba.” Dedim son derece alayla.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD