**
Kürşat kızdan gözünü alamadığından omuz silkti, “İsterse babamın oğlu gelsin.” Dediğinde gözlerimi devirdim. “Olayımız şimdi bu mu?”
“Kıza bakmaktan beynin bloke oldu.”
Hazal yanımda olduğundan sandalyeye yaslı duruşunun rahatsız bir şekilde bozulduğunu görünce sebebini bulamadım. Derdim onun rahatsızlık duyması olamazdı zaten.
“Yurtdışından şefler gelecek olabilir, masada bir eksik kalan ben olmuşum.”
Melisa, sohbetlerine katılmamama ve bölünmesine kızgınlıkla baktı, “Ar-Ge çalışmamızı anlatıyorum şurada, katılmıyorsun.” Dedi, ardından arkamızdaki masaya döndü. “Kim gelirse gelsin.”
İçimden homurdanarak başımı sağa eğip sıcak havanın esmesiyle ensemi havalandırdım, Hazal’ın varlığı kulağımı tırmalayan ve benim tansiyonumu yükseltiyordu.
“Dinliyorum,” diye bir yalan öne sürdüm. Dinleyemiyordum. “Sen devam et.” Öpücük attım bana kızgınlığını azaltabilmeye yaracağını düşündüğüm bir sevimlilikle.
“Bu yazın aktarmasız uçuş gerçekleşmeyen tatil bölgelerinden ülkenin her yerindeki otobüs terminallerine rotasyonlarında iyileştirme getirebileceğimiz bir yapay zekâ modülünü yazıyorum. Sonraki sezon açılır açılmaz birçok seçeneği aynı anda optimize etmezsek kaptıracağız müşterileri.”
Ülkedeki ulaşım tercihleri bazı bölgelerde son yıllarda hava ulaşımına kayıyordu. Şirkette beyin ekibinin başında ben olduğumdan o bölgelerdeki sıkıntıyı çözebilmenin yükü ve sorumluluğu bana aitti.
Abimin tabiriyle, evlerinin mühendisiydim, bu tür problemleri çözmek benim için çocuk oyuncağı olmalıydı nitekim yılın çoğu zamanında yurt içinde her yerde faaliyet gösteren bir ulaşım filosunun optimizasyonunu sağlamak oldukça zorlayıcıydı.
Gözde, “İyi analiz ekibi gerekiyor, talep arz verilerini sınıflandırmazsanız çuvallarsınız, dönemsel satışların düşüşlerinde beklemeden cazip teklifler sürerseniz sezonu iyi kapatırsınız. Müşteri cebindeki parasını bedavaya ulaşıma kaptırmak istemez.” Diyerek fikirlerini belirtti. “Berkan eskisi gibi tepenizde mi?”
“Aylık veya haftalık analizlerin kontrolü Berkay abinin elinden geçmiyor. Rahatız. Dönem sonu yaklaşmışsa yılın en süründürücü zamanları, yanına yaklaşamazsın.”
Berkan Yücesoy, benim en büyük baş belamdı şirkette.
Bir abinin varlığı zorken ben o abiyle şirket yönetiyordum.
Kabul edelim, strateji yapmak konusunda uzman bir yöneticiydi fakat üzerinde çalışamadığımız sosyal veya duygusal konuları bilimsel verilen üstüne çıkartarak modüllerin karar mekanizmasının tersine müdahalelerde bulunmak isteyebiliyordu.
Aylarca süren bir analizi, abimin ‘yüksek doğruluk veren’ sezgilerinin beklentisini karşılayamadığından çöpe gitmesi haksızlık gibiydi.
O, deneyimlerine ve önceden pazarlamasını yaptıkları yöntemlere göre kararlar almak istiyordu.
Abimin eskimiş sistemini yıkacak kadar hırslı, direten birisiydim ve karşılığında her sene stresle başarıyla mücadele etme ödülüne layık görürdüm kendimi.
“Abimle her hafta şirketin performans kavgasını yaptığımı bir hayal ettim,” dedim gözlerim korkuyla büyürken. “Kel kalırdım muhtemelen.”
Abim yıl sonu performans değerlendirmesi için çalışanlarını toplayarak günlerce süren toplantılar yaptığı zamanlar evde de şirkette de kavgalar bitmek bilmezdi. Babamla şirketteki rol çatışmaları yaşarlardı, abim son karar yetkisi ondaymış gibi davrandığında babamın müdahalesi gecikmezdi veya benim almam gereken kararları abim almaya çalıştığında büyük kavgalar yaşardık.
Annem; babamın, abimin ve benim arasındaki uzlaşı köprüsüydü.
Yıl sonu performans değerlendirmeleri yakınlaşmışsa evde de şirkette de her an yanımızda olurdu.
Kırık ve alışmış bir tebessümle dudaklarımı birbirine bastırdım, ailem hakkında konuşmaya başvurmazdım. Bu konularda ketum sayılabilirdim.
Annem ve babam, abimle beni iyi veya kötü hiçbir şeyi içimizden dışarı çıkarmamak gerektiğini düşünerek büyütmüşlerdi. Her anını iyi hatırladığımız bir hafta sonu pikniği, kısa ama çok keyifli yaz tatili veya vahim bir kazayı anlatmamız gerektiğiyle büyütülmüştük.
Ne yaşarsak ailecek yaşamalıydık; sımsıkı ve iç içe.
Gözde, “Yaş aldıkça domuzlaşıyor senin bu abin.” Dediğinde istemsizce güldüm. “Tavan satışlar, işleyiş sorunsuz, daha belasını mı istiyor?”
“Berkan abi bilmece gibi adam ya,” dedi Melisa gülerek. “Şirkete girişinden o gün Alara’ya ofisi dar mı edecek yoksa iyi mi geçinmeye çalışacak anlıyorsun beş saniye içerisinde.”
Gözde, “Yapsana şunun taklidini, karnımız ağrısın.” Diyerek kıkırdadı. Gözdeyle beni üniversitede dersimiz biter bitmez şirket çağırıp sabahtan akşama kadar yanında tutarak ayak işlerinde çalıştırırdı.
Gözde’nin abime uyuzluğu üniversitedeki zamanlarımızdandı, abim olmasaydı kesinlikle dünyanın en uyuz insanı olarak abimi seçerdim.
“Berkan abinin kitabını yazarım kızım ben,” diyerek eteğini düzelterek ayağa kalktı. “Turnikelerden geçer, güvenliğe selam çakar bir tane, asansörle ilk bizim kata geldiğinden, onu beş geçe görürüm zaten,” dediğinde omuzlarını yükselterek sopa yutmuş gibi dimdik durdu, “Palazlana palazlana elini kolunu sallamadan deve gibi boyuyla hızlı yürüyorsa başlamadan günümüzün tam anlamıyla içine edecektir, ilk çalışma odasına giriyorsa hepimize iyi bir fırça geliyor demektir.”
“Kırmızı görmüş boğa gibi kızarıyor mu hala?”
“Alara’nın üzerinde Berkan’ın sizi izlediği duyduğu bir cihaz falan yoktur diye dua edin.” Diyerek gözlerini korkuttu Hazal.
“Ülkeyi değil, kıtayı terk edin.” Diye tavsiyede bulundum. “Canınızı seviyorsanız.”
Tatlı bir neşeyle omuz silktiler, abim bu sıralar Melisa’yı epey bunaltmış olmalıydı ondan fazla şikayetçiydi, “Kızarma kısmına geliyorum bekle.” Dedi işaret parmağını kaldırarak bir saniye rica ederek.
Melisa “Alara’ya kızma modunu aktif etmişse başlar şunu yapmaya.” komik bir yetenek taklidiyle abimin sakallarını sıvazlayışını taklit etti. “Gelir odaya başını eğer sağa sola, boynunu gösterir, bak abim, şu an yirmi damarım birden atıyor der.”
Gözde kahkahalarını atarken, “Keçileri kaçırmış.” Gülerken gözlerinden yaşlar geldi. “Biraz bile değişmez mi bir adam ya, bıraktığımdan hali beter.”
“Benim abim ben doğduğumdan beri aynı kişi.” Dedim biraz alay biraz gerçekçi bir tavırla. “Agresif, inatçı ve tabii ki kıskanç.” Kaygısız ve güvenli bir kabullenmeydi benimki.
Hazal’ın kadehinden boğazına akıttığı rakının anason kokusu burnuma geliyordu, “İnsan,” dedi, derin bir iç çekişle nefes aldı. “Ailesini kabullenebilirse, geriye kalan seninkine benzer bir huzur.”
Tepkisiz kaldım, Hazal yorumlarında iki arkadaş olmamız süsünü vermesi beni masadan uzaklaştırıyordu.
Hazal söylediklerinde haklıydı.
Ben doğduğumda abim yedi sekiz yaşlarındaydı, şimdiki prensiplerinin benzerleriyle hareket ediyordu. Arkadaşlarıyla oynamama katı engel girişimleriyle engel olurdu, onun arkadaşlarıyla oyun arkadaşı olmam demek onun arkadaşlarıyla ‘kardeşliği’ paylaşabilmem demek sandığından buna deli olurdu.
Hep derdi, ‘sen ben istediğim için oldun’ diye. Bu düşünce kafasında çok yüce bir noktadaydı.
Onurlu ve gururluydu.
En yumuşak noktası, en büyük bam teliydim.
Kendisine yapılanı affederdi ama bana yapılanı hiçbir güç unutturamazdı. Berkan Yücesoy’u kabullenmiştim.
Assos’un yüzlerce renk lacivert ton barındıran akşam manzarasına o sükuneti içimde tutmak istercesine birkaç saniyemi ayırarak baktım.
Bir delilik yapma Alara, sakinleş, şu masayı birbirine katabileceğin bir tercih yapma çünkü büyüdün ve büyümek ‘barış’ gerektirir.
Sahte barış.
En sahtesinden.
İçindeki o öfke volkanını unut.
Unutabilirsen.
O esnada bakışlarım girişe doğru kaydı, manzarayla sükûnet arayan gözlerim o noktada duraksadı. Bir hareketlilik söz konusuyken konuşulanları umursamamaya başladım, restorana gelenleri oldukça merak ediyordum.
Sahte barışım canımı sıkarken masadan varlığımı uzaklaştırmadan zihnimi farklı şeylere yoğunlaştırmak en iyi seçenekti.
Eski su kemeri gibi dar duran kapı girişinden başını öne doğru eğerek birisi girdi.
Eğdiği başı kalkar kalkmaz ispatını yapamayacağım ama beni her şeyiyle içine alan o gözlerle gözlerim çarpıştı.
Kontrolsüz, dayanılmaz ve beklenmedik.
O anın etkisiyle o adama bakmayı sürdürmeyi cesaretle göze aldım fakat ön göremeyeceğim büyük bir riskin tehlikesini hissetmeye başladım.
Üzerine aldığı o itibarlı duruşunu ağırdan alarak adımlarının her birisini basarken hissederek attı.
Kimsin sen?
Göğüs kafesimin genişlemesiyle ağzımın bir çöl gibi kaldığını ve yutkunmakta bile zorluk çektiğimi fark ettim.
Alara Yücesoy ürkütüp kaçırılabilecek bir kadın mıydı? Asla.
Fevri bakışlarındaki sert mizacıyla kontrolünün dışında gelişen bir durumu yok etmeye yeminli bir tavırla tek bir hamleyle bedenini doksan derece döndürdü.
Kökünden sökercesine bakışlarını benden kopardı. Keskin çenesi kısa sakallarıyla örtülüydü, sert mizacını daha fazla sertleştiriyordu.
Kumraldı ve otuzlarında gözüküyordu.
Bedenindeki her bölgenin etkileyen bir özelliği vardı: çevik vücut yapısı, sivri bir burnu, kuvvetli bir çarpılma yaratan bakışları…
Hiç dokunmadığım şarap kadehini kafama diktiğimde kaçamak bakışlarla yüzünün yarısına kaçamak bakışlarla karnıma kramplar girerek kana kana şarabımı içtim.
Bir kadehi bir nefeste içmeyi başarabilmiştim.
Melisa, “Kopup gittin,” diye isyan etti. “Konuştuklarımızı neden dinlemiyorsun?” gözlerimi takip ederek kafasını döndürerek yavaşça o masaya oturdu. “Gelenleri tanıyor muyuz?”
Dudaklarımı araladım ama nabzımın kulaklarımda atıyor olmasından konuşamayacak kadar güçsüz hissettim, “Hayır,” dedim tek kelimeyle. Kalbim zehirli bir duygu salınmış gibi küt küt atıyordu. “Yani bilmiyorum.” Aklım bulanıktı.
Buz gibi Assos’un şarabını kadehime doldurarak elime aldım, yanan avuç içlerimi serinletiyordu, soğuk su damlacıkları elime bulaşmıştı.
Kürşat, gözleriyle durumu analiz eden anilikle, buz kovasının içine koyulmuş şarabı çıkarttı, “El koyma vaktim gelmiş,” dedi koruyuculukla. “Son kadehin önündeki, tadını çıkart, gecenin başındayız, tadında bırakacağız.” Şarap şişesini masanın altına sakladı.
“Isınacak!” diye karşı çıktım. “Üç kadeh olmadı daha.”
“Ne üç kadehi?” dedi Gözde. “Ben saymayı bıraktığımda üçtü.”
“Rahat altısı var.” Dedi Melisa. “İyi sakla şişeyi Kürşat, mecnunluğundan faydalanmasın.”
Kürşat, kaşlarını çatarak, “Dert etme sen ısınmasını Alara, ben soğuturum. İçmeye ara veriyorsun.”
“Hepiniz abim olup çıktınız.” Dedim göz devirerek.
Gözlerimin tek ulaştığı nokta yine o masaya oldu, rüzgarla yüzüme dağılan saçlarımı omzumun gerisine hızla attım, beyaz parlak bir gömlek giymişti, kollarının kasla olan şişkinliğinden omuzlarını sarmıştı, kol manşetlerini dirseklerine kadar katlamıştı, dünyaca ünlü bir markanın imzası yakasının altına atılmıştı.
Sol bileğindeki büyük ve çok belirgin siyah kadranlı, kayışı metaldi, sol kolunu geriye doğru rahatça korkuluklara koymuştu. Gözlerim aşağıya, parmaklarına kaydı, bomboştu.
Siyah deri kemerin metal tokasının içine fazla kırışmayacak kaliteli kumaştan beyaz gömleği kusursuzca iyi yerleştirilmişti.
Gömlek bedeninin en ufak ayrıntılarına göre yapıldığı çok barizdi. Kaslı kollarının, geniş göğsünün, bel ve omuz uzunluğu alınarak yapılmıştı. Özel dikim giyiyordu.
Kesinlikle, minimalist yaşayan bir adam değildi.
Başımı manzaraya doğru döndürdüm ve sakladığım çehremle yüzümde ukala, şeytani bir varla yok arası tebessüm belirdi.
O adam buraya şort atletle de gelse adımlarını atarken paçalarından itibar akıyordu. Attığı adımın, bastığı yerle bütünleşen bir itibardı bu.
Darbuka ve klarnetten çıkan yüksek sesin doldurduğu ve insanları eğlendiren diğer çalgıcılarla insanlar neşeyle masalarından kalkıp bildiğimiz göbek atıp kurtlarını döküyordular.
Masada oturanlar elleriyle alkış tutarken, Kürşat’ın masanın üstüne Gözde’yi elinde rakı bardağıyla çıkartarak halay başı gibi mendil sallayarak dans ettiğini gördüm. Kahkahamı alı koyamadan sandalyemi geriye iteledim ve eğlencelerine katılabilmek için ayağa kalktım, darbukacı da Gözde’yi gördüğü gibi bizim masaya gelmişti.
Bir ara Gözde’nin başının üstünde ustaca dolu rakı bardağını çevirebildiğini görmüştüm, Gözde’nin bu üstün yeteneğini denemek isteyen Melisa yalnızca başından aşağı bardağın yarısını dökebilmişti.
Ona gülmeye ara verdiğim sırada, “Anason kadın,” diye seslendim ona. “Benim yanıma o kokudan arınmadan yaklaşma!”
Bol bol ıslık çalınırken kızların danslarıyla tuttukları tempo... Böylesine bir dağıtmaya ihtiyaçları sahiden varmış.
Melisa, “Bu akşam odaya gelme.” Diye dalga geçti. “Bul bir yakışıklı kurtul anason kokusundan.”
Aklımdaki akıl dışı bir istekle gözlerim direkt o masayı buldu, masada bulunan üç beyefendinin de gözleri tavernanın içinde en iyi dağıtan masa bizimki olduğundan buradaydı.
Yalnızca o, gördüklerinden rahatsız gibi, dirseğini kaşırken bile öfkesi parmak uçların yansır gibi hırpalayıcıydı.
Hazal’a bakarken köşeli çenesini tutup burun kanatları hızla büyük küçülürken sertçe kaşıdı.
Gözde alnında parlayan terlerle elini inmek için Kürşat’a uzattı, içtiğinden ve inanılmaz bir kalça şovuyla yorulduğundan bitik haldeydi.
Hayatımda bu ikili kadar iyi eğlenen ikili görmemiştim, darbukacı abi yanına Melisa ve Hazal’ı aldığında Kürşat’la göz göze geldik. Birbirimizi gördüğümüz anda kahkaha atmaya başlamıştık.
“Uçmuşlar bunlar,” dedi kahkahalarla. Masanın üstünden düşmesinler diye ikisinin de elinden ara ara tutup dengelerini sağlıyordu. “Bende mi uçsam?”
Gözde’nin elindeki mendili alır almaz Kürşat’ın olduğu tarafa dolanıp beline bağladım, “Hadi,” diye heyecanla yerimde zıpladım. “Uç bakıyım bir görelim seni.”
Arkadaşlarım her defasında onları destekleyerek cesaretlendirmemi bekliyordular.
Masada kalan rakısının bitirip Hazal ve Melisa’nın arasına çıktığında kafasının içinde yıldızlar çakmaya başlamıştı, kolları havada çakkıdı çakkıdı oynuyordu. Kalça kıvırtmak konusuna gelince en iyisi Kürşat’tı doğrusu.
Islık çalarak kıvırıyordular. Evet, fikrimce, dağıtmaksa böyle dağıtılmalıydı.
Yalnızca dağıtmaktan anladığımız şeyler farklıydı.
Gözde kamerasının fenerini açmış masanın üstünde kıvırtarak oynayanları videoya alıyordu. Kaçamak bakışlar arasından hedefim açıktı, puslu değil net görüyordum.
Ateşimi yükselten o adam önüne aldığı rakısını bardağa su çok az koyacak miktarda doldurduğunu gördüm.
Rakı adabına uzaktım ama o masasını ile rakı adabına göre dizayn etmişti.
Kimsin sen?
Kürşat’ın masanın altına sakladığı şarap şişesini masaya koyarak kadehin tamamını doldurdum. İçim kana kana içerken ayakta durduğumdan hafif bir vücudumun sağa sola, öne ve arkaya salınıma girdiğini farkındaydım.
Ufaktan sarhoş oluyordum, ufaktan kalbim titriyordu, ufaktan başım dönüyordu ama ufaktan, çok ufaktan, fazla değil.
Arada beni kolaçan eden bakışlarıyla yüzünün anlamadığım bir sebepten asıklığını örtbas etmek ister gibi tepkiler veriyordu.
Çenesini eliyle tutup sertçe kaşıdığında keskin hatlı çenesinin göründüğünden daha fazla sivrileşiyordu. Agresif, asık suratlı ama etkileyici…
Hazal masadan indiği sırada, elleriyle gözleri fırıldak gibi etrafta dönerken kollarıma sıkıca tutundu, “Bakma,” diye üslupsuz bir şekilde uyardı, o masayı sahipleniyordu. “O masadakiler Palaslı,” sırtımın arkasından kulağıma dudaklarını dayadı, “Her birisi senin boyunu aşar.”
Korkusuzdum.
Kollarımı tüm gücünü etime vererek sıkıyordu, yüzüm Palaslı masasına dönüktü, birlikte geldiği beyler bana sırtı dönük otururken kim olduğuyla ilgilendiğim o adamla göz gözeydik.
“Çek şu elini!” diye elinin üzerine elimi iterek kolumu kurtardım.
Oturduğu yerdeki istifini bozmadan, başını yavaşça önce sağa sonra sola çevirerek boyun kaslarındaki gerginliği arttırdı. Kontrolsüzlüğü hangimize aitti?
Eğer banaysa Hazal’ı ağlatarak buradan yolcu edebilirdim.
Göz bağımız kopmadı, kopamaz bir güçle tutkalla yapıştırılmış gibiydi adeta, “Palaslı.” Diye fısıldadım ağzımın ucuyla.
Tanıdık bir soy isim ama yabancı bir adam.
Hazal’ı buradan ağlatarak yolcu edecektim ama kendime birkaç saniye Palaslı’yla bakışma molası verdim.
O bakışları sahipsiz bırakmak aptallıktı.
O bakışları terk etmek ve ardından Hazal’ın midemi bulandıran o suratını görmek bana işkence edilir gibiydi.
“Sana böyle mi öğrettiler Hazal?” dedim nemli dudaklarımı yumuşakça ısırarak. “Bana hiçbir adamın benim boyumu aşabilecek kadar yüksekte olmadığını öğrettiler. Tam aksine bana ulaşabiliyorsalar onlar denesinler. Ayrıca, senin dikiş tutmaz ilişkilerin, öğrenilmiş çaresizliğinden anladığım kadarıyla. Terapistinle paylaş bu konuyu.”
“Ailenin biricik bebeği olman forma bulmakta zorlanan kıytırık futbolcu için büyük anlamlar taşıyabilir,” dedi tekte. “Ama bir bak ona, Yiğit Uygar Palaslı o,” kollarımdan sarstı kıskançlıkla. “Onun için hiçbir şey ifade etmeyecek birisin sen. Ortada dolanan kadınlardan farkın yok.”
Yiğit.
Yiğit Uygar Palaslı.
“Ben Alara’yım, Hazal,” dedim kendime duyduğum gururla. “Yücesoy’ların göz bebeği olmuşum olmamışım, umurumda mı? Bir erkek için düştüğün şu hale bak.”
“Seni masallarla büyütmüşler kül kedisi.” Dedi kıskançlıkla. “Kendi kulvarında insanlarla sürt.”
“Seni de Alara’nın alternatifi olmakla büyüttüler prenses.” Diyerek dudaklarımı yukarı doğru büzdüm. “İkimizin de şikâyeti yok gibi gözüküyor.” Yüzümü ona dönerek kadehimi hafifçe yükselttim, “Şerefe,” dedim. “Palaslı’lara.” Varla yok arası şeytani bir tebessüm sergiledim. “Yiğit Uygar Palaslı’ya.”
Yüzüme yakın, “O,” diye, bana bağırmayı sürdürdü. “Sana kalmadı Alara, sana kalması da imkânsız!” kıskançlıktan kendisini parçalayacak bir durumdaydı, elleri havada asılı ve yumrukları sıkılıydı.
“İmkansızsa yorma kendini.”
Yüzü öfkeden kızarıp gözleri büyüdüğünde sırtımı ona usulca dönerek gözümü değdirmeden Palaslı’ların olduğu masanın yanından geçtim, sırtım dimdikti, omuz hafifçe gerideydi ve bakışlarım sadece tuvaletin olduğu kabinlere hedefliydi.
Uzun, uçları dalgalı saçlarım her adımımdı sıcak bir esintiyle savruluyordu, yüzümü okşayan saçlarımı çekmediğim için kollarım adımlarımla salınıyordu.
Ben Alara Yücesoy’dum, Palaslı’ya ulaşmak isteyen ben olmayacaktım.