Bölüm Şarkısı: The Weekend – Fill The Void
***
Yiğit Uygar Palaslı batan güneşten sonra ay ışığının yansıdığı bal rengi saçlarıma baktı ardından gözlerinin en içine. Sessizce gözlerimiz konuştu.
Hemen şimdi.
Hemen şimdi o ateş sönmeden kalbime düşürmeliydi.
O ateş, bana aitti, çabuk sönerdi.
Hemen şimdi bana gelmeli, ne istediğini bilmeliydi.
İstediği ben olmalıydım.
Ya şimdi olacaktık ya hiç edecektik.
Hazal’ın sözleri kafamda durmadan tekrarlanıyordu, ‘O masadakiler Palaslı,’ demişti her birisini tanıdığı olduğunu düşündüğüm Palaslı’lara bakarak. ‘Her birisi senin boyunu aşar.’
Benim iyiliğimi düşünen amaçla verilmiş bir uyarı değildi. Kimse benim boyumu aşmazdı.
Kibirle beslenen birisi olmamıştım fakat benim boyumu aşacağını düşündüğü Yiğit Uygar Palaslı, gözlerime kenetlenmişken her noktamı süzüşündeki anlamı sezebilecek bir kadındım.
Sevgili Palaslı, bu gece onun uykularını kaçıracakmışım gibi bakmıştı.
Kadınlar tuvaletinde ihtiyaç gidermek için sıra beklediğim sırada Kürşat’ın beğendiği kızı gördüğümde tam zamanında geldiğime sevinmeden edemedim.
Aynadaki yansımasında büyük bir özenle taşırmadan ince dudaklarına patlak renkte kırmızı rujunu sürüyordu. Yanındaki taş mermerden yapılma geniş lavaboya avuçlarımı yasladım, başım öne düşmüştü. Kalbim hiç ara vermeden at koştururcasına atıyordu.
Bu gece uykuları kaçan tek kişi sevgili Palaslı olmayacaktı.
Rujunu sürmeyi bırakıp bana doğru döndü, “Fazla mı kaçırdın?” diye sordu, yardım etmek isteyen bir tavırla.
Saçlarıma ellerimi saldırarak başımı hafifçe sağ omzuma doğru eğdim, içim geçermiş gibi bayık gözlerle bakarak iyi bir oyunculuk sergilediğimi düşüyordum, “Otururken bir sıkıntım yoktu aslında,” diyerek lavabonun taşına tek elimle tutunmaya devam ettim, dengemi toparlayamayacağımı zannederse işim kolaylaşırdı. “Ayağa kalkınca döndürdü başımı ufaktan.”
Yanıma geldiğinde çeşmenin başlığını soğuğa ayarlayıp suyu eliyle kontrol etti, “Yüzünü yıkasan iyi olur.” Dediğinde yüzünde samimiyetine dair sahici bir tebessüm görmüştüm.
Yakından gördüğüm yüzüyle, güzelliğine hayran kalarak baktım. Bakımını belli eden en açık sarı tonda saçları, iri yemyeşil gözleri, dar alnına yakışan ince, kalkık kaşları yüzüne oturmuştu. Ufak suratına yakışan büyüklükte kalemle çizilmiş gibi dudakları vardı.
Hal ve hareketleri fazla dişiydi.
Olurdu, bu kızdan olurdu. Kürşat için iyi bir adaydı hatta bana kalırsa bu güzeller güzeli kadının iyi kalbi Kürşat’a çok fazlaydı bile ama arkadaşlık görevimin bazı ‘ayarlama’ sorumlulukları mevcuttu.
Erkekler zaten hep biraz fazlaydı biz kadınlara.
Yüzümü iki avuç su çarptığımda elime peçete tutuşturmuştu. “Teşekkür ederim.” Dedim onun samimiyetini aratmayan bir tebessümle. “Alara ben.”
“Işılay.” Dedi ardından rujunu uzattı. “Rujun dağılmış,” imalı bir şekilde dışarı baktı, “Silip bu kışkırtıcı kırmızıyı sürersen bakıştığın adamla bakışmakla kalmazsın.”
“Bakıştığım adam mı?” dedim şoka uğramış bir halde. “Anlaşılıyor muydu?”
İçkinin verdiği cesaretle şuh bir kahkaha attı, “Arkadaşına durmadan bakmış olmamak adına sana da baktım.” Dedi.
“İlgimi çeken bir çift oldunuz doğrusu. Burada kalmaz sizin bakışmalar, kadınsal kahinliklerime güven.”
Kadınsal kahinlikler.
Bu kez ben ihtimali olmayan bir duruma sinirlerimi yatıştırmak adına sesle güldüm, “Her bakışan ilerleyebilse günümüz ilişkiler biraz fazla karmakarışık olurdu sanki.” Umutsuz bakıyordum.
Işılay saçlarını cezbedici bir tavırla başının arkasına çekti, “Şu ankinden karmaşık olmaz,” dedi dürüstçe. “Yanında oturan kızın açık seçik, bakıştığın adamla göz teması kurmaya yeltenmesi karmaşık ve miden bulandırıcı gözüküyor gibi.”
“Sen fazla mı uyanıksın?” dedim onunkiyle aynı oranda açık sözlülükle. “Kötü bir şey demek anlamında değil söylediğim, şaşırdım.” hayran gözlerle ağzımı şaşkınlıktan kapatamadım. “Uzaktan bu kadar anlaşılıyor mu?”
Kadınlar tuvaleti gözünü doğrulara açabileceğin en iyi yerdi. Burada verilen aklı, terapistim annemle toplanıp bir sempozyum düzenlese yine veremezdi.
“Yakından anlaşılması daha zor.” Dediğinde kalçamı mermere yaslayıp kollarımı birbirine bağladım.
“Kürşat’ı beğendin mi?” dedim aniden ve dosdoğru bir soruyla. “Bakışlarıyla bile zarf atıyor gibi sana, ne dersin?”
Aynaya dönüp ön saç tutamlarını düzeltti, özgüvenli bir kadındı, “Kürşat, demek.” diyerek iç çekti, “Bir tek benimle bakışıyor.” Dedi takdir ederek.
“Şerefsizliği ortalama da.” Diyerek doğruladım. “Fazlası yok. İyi bir adamdır. Beş yılı geçmiştir arkadaşlığımız.”
Dudakları aralandığında şaka yapacağını hissettiği espritüel tavırla, “Sen her ihtimale karşı bir erkeğe kefil olma.” Dediğinde tekrardan güldüm. “Hemen senin adamına gelelim, bir şerefsizliğini gözlemlemedim.” İşaret parmağıyla baş parmağını çember yaparak birleştirdi, onaylayan bir ‘kusursuz’ el hareketi yaptı. “Denenebilir. Yaz aylarındayız, hepimizin gönül yayları uzun zamandır gevşek.”
“Yakında düzeliriz.” Dedim şakayla karışık. “O zamana kadar kışkırtıcı rujumuzu sürelim.”
Her trajediden kısa bir zaman öncesi, mutluluk denizinde boğulurcasına güzel anılardan oluşurdu.
O parlatıcısını sürerken ben kırmızı ruju dudaklarıma boca etmiştim, “Kafan iyiyken nasıl sıfır hatasız kırmızı ruj sürebilirsin?” diye isyan ettim. “Işılay, kırmızı ruj sürme eğitimini tatilden dönünce düşün derim. Türkiye’nin en iyi girişimci eğitimi bu olur.”
“Mahalle yanarken Işılay ne yapıyordur sence?” dedi dudaklarını öne doğru uzatarak. “Kırmızı rujunu taşırmadan sürüyordur.”
Renkli karakteri, yüksek enerjisiyle güzelliğine güzellik katıyordu.
“Numaranı alsam,” dedim kurnaz bir bakışla Kürşat’ın yürüttüğüm telefonuyla. “Yanlış anlama sadece sarhoşken ruj sürme eğitimini verip vermeyeceğini öğrenebilmek için.” Kolay ama yalan olduğu bilinen yalanımı söylerken dudaklarımdan kırmızılık fışkıran ruj düzeltmişti. “İstemezsen asla Kürşat’a vermem.”
Ana ekranında ‘bana anlat gebeş kaplumbağa, bana anlat’ diyen adamın sineğe benzeyen gözlükleriyle fotoğrafı vardı. Işılay üstüme kusup mekânı terk etmezse bu iş bir yastıkta bir ömür geçirmeye kadar giderdi.
“Ruh hastası.” Dedim içime doğru konuşarak.
“Buyur bakalım.” Dediğinde telefonu uzattı.
Telefonu avcuma çekmeden, “Numaranı almakta zorluk çektiğimin altını çizeceğim.” Dedim cilveli bir omuz sallayışıyla. “O yüzden beş on dakika daha burada laflasak inandırıcı olacak.”
Alkolün getirdiği bir gevşemeyle şuh bir sesle güldü. “Seninki,” dedi gözlerinde gördüğüm macera arayan heyecanla. “Numaranı alacak veya kaçamak bakışlarla yetinecek bir adam gibi gelmedi gözüme.”
“Ne demek bu?”
“Bahsettiklerim standart hareketler.” Dedi. “Seninki o türden bir adam değil.”
“Ne türden bir adam?” kafam karışmıştı. “Kürşat gibi o da bir erkek.”
“Orasını öğrenmek sana kalmış. Her erkek bir değil sonuçta, türünü ayırt etme görevini sana bırakıyorum.”
“Kafamı yoramam.” Dedim istikrarsız bir tavırla.
“Ben de onu diyorum. Tam güzelce gevşemişken adamın senin aklını karıştıran bakışlarına cesaretle korkaklık arasında bakıp bakmamak arasında kalacağına, rolleri değiştir.” Ensemi esen yaz sıcağından kurtulmak için saçlarımı avuçlarıma toplayarak havalandırdım. “O seni çözsün.”
Göğüs kafesime sığmayan bir heyecan, iliklerime kadar varlığını hissettiriyordu.
Kararlı davranan bir kadın olmamı söylüyordu, kararlarımın arkasında durarak hareket etmek karakterimin yaratılışından beri vardı.
“Teoride her şey kusursuz durur, yani fena durmaz ama gerçekte böyle değil.” Diye alkolden sersemlememeye çalıştım. “O masada gördüklerin Palaslı olduğundan haberin var mı?”
Düşünüp durdu, “Çıkartamadım. Amcamın oğlu değiller sonuç olarak.” Palaslı’ları küçümsemesine sesle güldüm.
“Amcanın oğlundan iyi olmasınlar ama bunlar da sağlam pabuçlar.”
Işılay, “Milyon dolarlık adamlar yani?” dedi kısaca. Kafamı salladım. “Ne sektöründeydi bunlar?” derken bir an duraksadı.
“Hazıra konulmuş miras mülklerinden ibaret değiller.” Diye düzelttim. “Gayrimenkulden başlayıp, inşaat, restorasyon ve otelciliğe kadar uzanıyorlar. Sanat ve kültür vakıfları da var.” Onların hakkında bu kadar şey bilmeme şaşırdı. “Onların olmayanı da onlar restore etti zaten.” Diye açıklama yaptım.
“Ne ararsan varmış.” Dediğinde aklına bir şey takıldı ama sormadı.
“Stajımı Palaslı’ların Maslaktaki şirkette yaptım.”
“Eski patronun.” Dediğinde gözlerimi devirdim. Patronum falan değildi.
Yiğit Uygar, dengemi sarsabilecek kadar yakışıklı, bir adımımdan sonraki adımı kendisine attıramayacak kadar katı ama her şey bir yana o derin bakışlarıyla dakikalarca beni kuşatmıştı.
“Of,” dedi hayranlıkla. “Adam fena değilmiş cidden.”
“Işılay!” diye yumuşak bir sesle uyardım. “Dalga geçme istersen.”
“Erkekler, teori konusu olacak kadar karmaşık varlıklar değiller Alara. Seninkinin türü nedir bilemem ama denklemindeki bilinmeyeni standart olmadığı ortada.” Düşünmeyi sürdürdü. “Bu muhitin insanı değil.”
“İlgimi o yüzden çekmiş olabilir o zaman.” Dedim fikir yürütüp Palaslı’ya bakmalarımı açıklamak ve örtbas etmek isteyen bir rahatlamayla. “İki bakışmayla olsaydı zaten…”
“Aynen Alaracığım.” Dedi omzumu okşarken. “Böyle sağ gösterip sol vuracaksın. Artık çıkabiliriz, adamları solundan vurma zamanı geldi.”
Kadınlar tuvaletinden çıkarken, “Gerçekten böyle düşünüyorum.” Dedim bana inanması adına ısrar ederek.
Koluma girip sıkıca sarmaladığında, “Sarhoşsun,” dedi emin bir tınıyla. “Çok fazla değilsin.” Diye düzeltti. “Bakışların hedefsiz, yanıltıcı olsun, erkekler aklı karıştığında korkak davranmayı unuturlar.”
Kürşat girişte belini duvara yaslayıp bizim masaya doğru bakınıyordu, yanına ulaşmadan Işılay’ı “İstifra ettim,” diye uydurarak uyardım. “Seni fazlasıyla uğraştırdım ama sarhoş olduğumdan minnet gösterme görevini Kürşat’a bırakacağım.”
Dudaklarını büzerek kadınsı şeytani bir özgüvenle gülümsedi, “Zevkle kıvrandırtayım onu.” Dediğinde kahkaha attım.
“Kürşat!” diye seslendim.
“Ağaç oldum kızım!” diye yükseldiğinde gözleri bir anda Işılay’a uğradı. “Ama buna değmiş gözüküyor.”
“Tam odunluk ağaç bu.” Diye ağzımın içinde geveledim. Aramızda az mesafe kaldığında baygın ve sarhoş bakışlarımla Kürşat’tan destek almak isteyen bir yalpalama şovu yaptım.
“Alara!” dedi neye uğradığını anlamadan. “Sen bu kadar sarhoş olmuş muydun ya?”
“Sakladığın şişeyi yürüttüm.” Dedim masum bakışlarımla.
“Eh be güzelim.” Dedi, azarlamak istemeyen ama Işılay olmasa azarlamadan geri duymayacağını bildiğim korumacılıkla.
“Midem sürekli bir viraj dönüyor gibi.” Yüzümü midem bulanır gibi ekşittim.
“Boşaltsaydın mideni.”
“Boşalttı.” Dedi Işılay. “Birazdan rahatlar.”
Işılay’a, “Sarhoşluğu pistir,” diye açıklama yapmak zorunda hissetti. “Seni uğraştırdı mı?” gözleriyle bana kızar gibiydi.
Kürşat kibarlık budalasına dönüşmüştü.
“Yok ya, olur böyle şeyler, iki kadın hallettik.” Işılay bir samimiyet göstermiyordu.
İşte şimdi kaçmanın tam zamanıydı.
“Ben gidip oturacağım, midem bulanıyor.” Dedim, aralarında durmak istemeyerek.
“Dur bi yerinde kızım.” Dedi Kürşat kolumdan geriye çekerek. “Gideceğiz sabret, teşekkürümüzü edelim.” Kibar tondan konuşmaya çalışıyordu.
Sabah onunla ölesiye dalga geçip saatlerce taklidini yapacaktım. Bir kızın karşısında erirken nasıl da kibar olabiliyordu beyefendi, Melisa’yla Gözde’ye göstermeliydim.
“Sen et, ben gidiyorum.” Diye süründürdüm.
“Peşinden git, düşmesin.” Dedi Işılay. “Başı dönüyordu.” O da gitmeye hazırlandığında Kürşat içinden bana bir ton belalar saydırdığını düşünüyordum.
Kolumu direkt bıraktı, bu kez beni bırakıp Işılay’la sohbet edebilmesi için yalpalamadım, “Sapasağlam etmişsin bizim kızı,” dediğinde kahkahamı yutmak o denli zordu ki elimin tersini dudaklarıma bastırdım. “Masaya gitmesinin bir yolunu bulur.”
“Arkadaşını yalnız bırakma.” Diye diretti Işılay.
“İyi, şu an o, tanıyorum ben onu.” Dedi bana dönüp. “Bizimkiler seni bekler, bir şey olursa seslen bana gelirim.”
“Gidiyorum o zaman ben.” Dedim elimi ikisine sallayarak. Aklımda dolanan şeytani fikirlerimle göz kırptım. “Geç kalma ama bak.” Omzunu sertçe sıkıp göz dağı vermiş gibi yaptım. “Bekleriz seni biliyorsun.”
Bir erkek için hiçbir zaman işleri kolaylaştırmayacaktım.
Gözleriyle sabırla onayladı, “Geç yerine, ikile hadi kızım.” Dediğinde kıvranıyordu. “Ne taş koydun yoluma anasını satayım.”
Tekrardan, “Midem bulanıyor.” Diye sızlandım.
Gözleriyle beni bir kaşık suda boğacak gibi baktı, “Alara,” dedi sesi yükselmeye hazırdı. “Canımın içi, canım arkadaşım,” diyerek dişlerini sıktı. “Geç otur masaya, geçer güzelim.”
“Geçmiyor.” Dedim inatla.
“Ben şimdi geçiricem.” Dedi sesindeki gerginlikle dolup taşarak. “Mide bulantını yani.” Işılay’a kibar adam pozları keserken gerçek yüzünü bildiğimi gösteren gülümsemeyle sinirleriyle oynadım.
“Gidiyorum.” Dedim küskün bir tavırla. “Ne yapacaksan burada? Hiç anlamadım.” Omuz silktim onun öfkesinden etkilenmediğimi gösterir gibi.
Işılay’a göz kırparak Kürşat’la onları rahat bıraktım, bu kadar kıvrandırttığım yeterli gelmişti gözüme.
Sırada, ‘boyumu aşan’ Palaslı bir beyefendi vardı. Adımlarım nefeslerim gibi hızlandı.
Restoranın bahçesine girdiğimde darbuka ve klarnetin eğlencenin dozunu arttırdığı insanların mendillerle kıvırtarak dans ediyordu.
Bıraktığım yerde bulmayı umut ettiğim masaya döndüm. Palaslı’nın sırtı bana dönüktü, omuzlarından boynuna doğru uzanan belirgin kasların sırtında yarattığı güçlü köprüyü görebiliyordum.
Sağlam ve sarsılmaz duruşunu sırtının arkasından hissetmiştim.
Kusursuzluğa varan bir yakışıklılığı yoktu ve beni etkileyen tarafının bu olduğunu fark ettim.
Sert ve ufak bir yumuşamaya geçit vermeyen mizacı, varlığını hissettirdiği anda oluşan ağırlık, bakışlarında asılı kalan derinliğindeki kararlılık beni çekip alıyordu.
Karşısında oturan sarışına dönük adam, Palaslı’lardan birisiydi ve masadakilere beni gözleriyle işaret etti.
Sonunda, benim varlığımı fark edip omzuna doğru başını çevirdi ama gözleri, yanından geçip gitmemi bekleyen keskin bir dikkat barındıran bakışlarla bekledi.
Adım atmadım, beklesin ve gözlerini üzerimde saatlerce tutsun istedim.
Palaslılar mekandaki eğlenceden etkilenir vaziyette değillerdi. Dirseklerini masaya koymuş üçlü bir koalisyon kurmuştular.
Büyük rakı şişelerinden sek miktarla bardaklarına dolduruyordular. Beni fark ettikleri ana kadar, kendi koyu ve ciddi gözüken muhabbetlerine girdiklerinden etraftan kopuktular.
Palaslı’nın sarhoşluğu banaysa dilediği kadar içebilirdi.
Yalnızca bana sarhoşsa. Bir tek bana.
Mekânın girişi olan yere baktım, özel koruma oldukları her hallerinden belli olan fit yapıda asker gibi tıraşlı ve giyimleri derli toplu olan beyler gözlerini bir tehlike arar gibi herkeste gezdiriyordular.
Siyah takım elbise giymişlerdi, ayakkabıları iyi cilalanmış parlıyordu. Kulaklarında gizli şeffaf bir kulaklık takılıydı.
Tetikteydiler. Sanki her dakika olabilecek bir tehlikeye hazırdılar.
Onları yeni fark ettiğimden kaşlarımı epey bir çatmıştım. Hoşlanmadığım durumlardan bir tanesiydi, çevremdeki hiç kimsenin tatile gelip eğlencenin doruklarındayken dahi özel korumalarla etrafımda dolanmasını mantıklı bulmuyordum.
Biz iş insanlarıydık, namlunun ucundaymış gibi yaşayamazdık.
Bedenim arada sırada ileri geri çok hafif sallantıya girerken burnumun dibinde biten Hazal, Palaslı’yı gördüğüm açının önüne geçti.
Gözleri sarhoşluktan nereye baktığını şaşırıyordu, “Ne buldun da bakıyorsun bu kadar?” diye alkollü nefesi suratımı yalayıp geçti. “Uyardım bir de seni.”
“Bu konunun seni epey yakından neden bu kadar alakadar ettiğini anlamadım.” Dediğimde dönüp Palaslı’lara gülümsedi.
Hafifçe arkasına doğru bir iki adım sarsak adımladı, dengesini toplayamıyordu.
Palaslılar Hazal’a selam verilmeden geçemeyeceklerini fark ettiklerinde zoraki, soğuk ve donuk bir halde baş selamı verdiler.
Sezdirmeden nabzını ölçen bir tavırla Yiğit Uygar Palaslı’ya baktılar.
Sırtımdan soğuk bir ter aktı, mideme sert bir yumruk yemiş gibi hissettim.
Tanışıyordular. Hazal, Yiğit Uygar Palaslı’yı tanıdığını belli etmişti ama Yiğit’in de Hazal’ı tanıdığını ilk kez belli etmiştiler.