8.BÖLÜM - HASARIM BÜYÜK

3484 Words
Bölüm Şarkısı: Ruelle - War of Hearts ** Tanışıyordular. Hazal, Yiğit Uygar Palaslı’yı tanıdığını belli etmişti ama Yiğit’in de Hazal’ı tanıdığını ilk kez belli etmiştiler. Yiğit, başını başka bir yöne sertçe çevirdiğini gördüm, sırt kemiklerinin arasındaki mesafe daraldığında gerginliğinin artmaya başladığını ve sebebini çözemedim. “Benim neden yüzüme bir kez olsun bakmıyor, sebebini düşündün mü? Hasarım büyük.” dediğinde gözlerindeki hüznü benimle alakalı bir kıskançlığa dönüştü aniden. “Oteline dönüp, buradan onunla bana bir hikâye çıkart Alara ve köşene çekil.” Yutkundum. Ruh hastası gibiydi. Yiğit o esnada yanına çağırdığı garsonun ona yaklaşması için bekleyip kısa süren birkaç şey istemişti. Garsonun yüzü önce bize dönüp sonra elindeki adisyon kağıdına bir şeyler yazıp yanından ayrıldı. Hazal aklımı çorba etmişken garsonun yanımızda bittiğini fark ettim, “Bir problem mi var?” diye sordum anlam veremezken. Yiğit’in yanından direkt bizim yanımıza gelmişti. “İyi akşamlar efendim.” Dedi sıkıntıyla. “Beş on dakikaya kadar restoranımız kapanacak, taksi çağırmamı ister misiniz diye öğrenmek için geldim.” Kol saatime baktığımda ikiye yeni geldiğini gördüm, böyle bir mekânın böyle erkenden kapanabilmesi imkansızdı, “Kapanacak mı?” dedim şaşkınlıkla. “İnsanlar daha eğleniyor, görmüyor musun?” “Kasada yoğunluğu olmasın diye önden size haberdar etmek istedim efendim. Taksinizi çağırıyorum.” Dedi alelacele. Elindeki telefonun kilidini açtığı anda ekrana elimi bastırdım. “Çağır demedim.” Diye reddettim. “Lütfen efendim,” dedi arkasındaki Palaslı masasına bakıp. “Hesabınız da kapatıldı, bir an önce restorandan ayrılırsanız seviniriz. İşletmemiz zor durumda kalıyor.” Hazal, “Kim senden bunu istedi, Yiğit Uygar Palaslı mı?” diye sordu gevşek bir hoşnutlukla. “Beyimiz epey sinirlenmiş.” “Problem mi çıkartmamı istiyorsunuz?” dedim alayla. “İnanın, hiç sıkıntı etmem, büyük sıkıntı çıkarırım.” Palaslı’ların korumalardan bir tanesi yanımıza kadar gelmeye cesaret bulduğunda, “Hanımefendi,” dedi son derece kalın ve göz korkutan cinsten sesle. “Hesabınız ödenmiş, taksiniz çağırılmış, buyurun Hazal Hanım’la sizi yolcu edelim.” “Karpuz kesecektik daha Ömer abi.” Dedi Hazal, çok yakından tanıdığı hissini verdiği özel güvenliğe. Sinirlerim bir saç teli kadar inceldiğinde, “Hafife alınıyorsun, sonra niye söylemedin, niye uyarmadın deme bana. Bir adam tarafından bayağı hafife alınıyorsun.” Hazal, hafife alındığını hiç kafasına takmadı, hatta hesabı kapatılıp, taksi çağrılmasını iyi bir tepkiden saydı. Bir yabancıdan sayılmaması hoşuna gidiyordu. “Hazal Hanım, arkadaşınızı problem çıkartıp kimsenin tadını çıkarmadan ikna edin uğurlayalım. Geç oldu, üstelik çok da içmişsiniz, buraya gelmemeliydiniz. Yiğit Uygar Bey’in buraya geleceğini biliyordunuz.” Dediğinde hem saygı hem sahiplenen tavırları karşısında nutkum tutuluyordu. “Bu konuda daha önceki zamanlarda da uyarılmıştınız.” Kolundan tutmuştu Hazal’ın. “Pardon, kimsiniz, neyisiniz?” dedim aksi bir sesle. Hazal’ın bir adım önüne geçtim, “Uzaklaşın biraz, sevmedim mesafenizi.” Adamı üç adım geriye attırdım. “Uğraştırmayın beni.” “Alara,” diye kahkaha attı sarhoş bir şuursuzlukla. “Kimlere kafa tutuyorsun bir anlasam. Bizi kışkışlıyorlar işte.” Kürşat’ı Işılay’la görür görmez kolundan tutup Hazal’ı ona bıraktım, “Al şunu, uçmuş kafası.” Ellerimi kafama getirip öfkemi dindirmek istedim. “Aptal bu kız. Başıma iş açacağını biliyordum.” “Ne oluyor kızım?” dedi Kürşat, özel korumayla yaşanan kargaşanın durumunu çözemezken. “Derdin ne, anlat dayı.” Kürşat’ın bu adamlara terslenip başının belaya girmesini istemediğimden, “Bir şey yok,” dedim onları içeriye doğru ittirirken. Garsona dönüp hızlı bir şekilde, “Koş, kahveleri yap getir.” Benim emirlerime aldırmadan Ömer abi dedikleri korumaya baktı. “Köpüklü ve sade.” Diyerek gözlerimle tehditkâr bir ifadeyle mutfağı işaret ettim. “Taksi kapıda hanımefendi, bekliyor.” Dediğinde Kürşat korumanın hadsiz ve fazla olduğunu düşündüğü yardıma öfkeyle baktı. “Geri gönderebilirsiniz.” Dedim. “Hayırdır?” dedi eli havaya kavgaya hazır bir tonda kalkarken. “Çağır dedik mi? Alara sen mi dedin çağır diye?” Elimle yavaşça ensemi kaşıdım, “Hazal sapıtınca rica ettim beyefendiden.” Diyerek yalan attım. “Kahvesini içsin, bindirelim gitsin diye düşündüm.” “Tek başına nereye gönderiyorsun?” diye kızgın tonda bağırdı. “Kalkılacaksa hep beraber kalkılır.” Hazal, “Ben iyiyim, abartıyorsunuz.” Diye aradan sesini çıkarttı.  Koruma öne doğru adımlayıp Hazal’ı tutmak istediğinde kolumu karnının hizasında kaldırıp engelledim. Uyarı dolu bakışlarımla geride kaldı. “Kapat çeneni Hazal!” dedim öfkeyle. Onun paçasını kurtarmaya çalışıyordum. “Işılay, sende Kürşat ve Hazal’a katıl lütfen.” Kürşat’ın biraz olsun yumuşamasını görüp içimin rahat etmesini istediğim için Işılay’ı da davet etmeliydim. “Sonra kalkarız, tadı kaçtı.” Kürşat, Işılay’a bakınca gözlerindeki öfke dağılıyordu. “Bir dublede şarkı söyleyeyim mi?” “Ayıl öyle söylersin.” Dediğimde Kürşat sırıttı. “Hadi, kahveler gelir şimdi, kızları yalnız bırakmayın.” Diyerek sırtlarından gitmeleri için iteledim. “Geldi bile bak.” Garsonu görüp içim rahatladı. Kürşat korumayla bize baktığında, “Hey, sen nereye?” diyerek kolumdan tutuldum. “Hesabı halledeceğim.” Diye bir yalan daha salladım. Pek kabul edeceği türden gelmiyordu kulağa. “Olmaz öyle şey.” Diye Hazal’ın koluna beni sokmaya çalışıp masaya göndermeye çalıştı. “Biz olmasak neyse.” “Hayır,” diye karşı çıktım tek ayak üzerinde bin yalan uydurmaya hazır bir zekayla planlar uydururken. “Bugün ben halledeyim, yarın sana kitlerim hesabın tamamını merak etme.” “Bundan sonraki günler karıştığını görmeyeceğim.” Dedi Hazal’ı tutmakta zorlanırken. “Öde desen de ödemem.” Diye içini rahat ettirdim. “Tamam güzelim, ödeme.” Dedi Işılay’la Hazal’ı masaya götürmeden önce. Arkalarından baktığımda masayı boşaltıp restoranın bağlı olduğu pansiyon lobisine gittiklerini gördüm. Garson kahvelerini oraya götürmüştü. Ömer’e baktım, doğrusu abi diyebileceğim yaşlardaydı, “O taksiyi gönder, benim bey paşa keyfim ne zaman arkadaşlarımı alıp gitmek isterse o zaman gideriz.” Patronuna doğru bakarak nasıl müdahale etmesi gerektiğini anlamak istedi, gözlerinin baktığı yeri takip ettim, Yiğit Uygar Palaslı’ydı. “Kapı dışarı ettirmeyin kendinizi, Yiğit Uygar Bey böyle olmasını rica etti ve söylediği olacak.” “Senin patronun ne kadar kibar birisiymiş.” Diyerek gözlerimi devirdim. “Rica etmişse ne denebilir ki? Elimiz kolumuz bağlı, boynumuz kıldan ince razı olacağız.” dudaklarım aralık hızlı nefesler alıp sağa sola gidip geldim. “O götü boklu patronuna git de ki, benim tepemin tasasını attırmasın!” Benim canımı sıkarlarsa ağzımı bozmaktan geri durmazdım. “Yiğit Beyle bu şekilde konuşamazsınız!” diyerek karşı çıktı. “Konuşuyorum, ne duruyorsun yapsana bir şeyler. Git söyle patronuna.” “Kimsiniz siz hanımefendi?” dedi beni küçümseyici bir tavırla. “Alkolün etkisiyle cesaret hapı yutmuş gibisiniz ama tavsiye etmem.” “Tavsiyen sana kalsın.” Diye ağzımdan kelimeler saldırgan bir tavırla çıkıyordu. “Olay çıkmasın diye üstünü kapattım ama damarıma basar gibi olursanız sizi pişman ederim, git söyle patronuna.” Dediğimde yüzünde saygı duymakta zorlanan ifade büründü. “İstediğimiz bu değil hanımefendi. Hazal Hanım’ı alın götürün, asıl problem böyle çıkacak. Burada istenmiyor.” “Bak bakalım problemin büyüğü nasıl çıkıyor?” dediğimde en kalabalık köşede duran masaları öfkeyle aşarak Palaslı’ların masasına hızlı adımlarla yürüdüm. Geride duran omuzlarıma her attığım sert adımda saçlarım havalanıyordu, başım dik ama gözlerim, öfkeden kimsenin beni susturamayacağı kadar büyük bir yangındaydı. Kendimde karşıma çıkan her şeye meydan okuyabilecek o güçlü cesareti soğukkanlılıkla hissedebiliyordum. Arkamdan önüme geçip barikat kurmak isteyen korumalardan hızlı davrandım ve Yiğit Uygar Palaslı’nın yanı boştu ama oturmadım, sırtının arkasından yaklaşarak masaya elimi öfkeyle vurdum. Adı ağzımdan, “Yiğit Bey?” ince ama güçlü tonda yükseldi. Sesimin öfkeyle körüklenen cesaretiyle uğultular son bulmuştu, sesimin bir an restorandaki kalabalık ve gürültü kirliliğinde kaybolacak zannetmiştim. Sol kolunu yasladığı yerin birkaç santim yanına elimi patlatırken masa titremişti, avuç içlerimin acıyla yandığını hissettim. Yiğit’in karşısında oturan efendi duran sarışının yanındaki kumral kıvırcık, “Ne oluyor anasını satayım?” diye ne olduğunu şaşırdığında küçük çaplı bir şaşkınlık geçirdi. “Siz söyleyeceksiniz orasını. Bir probleminiz mi var?” diye öyle hiddetli sesle bağırdım ki, boğazım zorlandığından yandı. İşletmedeki garsonlar ve korumalar koşar ayak gelmeye çalıştıklarından benim sesimi duyduklarında kalakaldılar. Geç kalmıştılar. “Ya sizin beyler? Söyleyin çözelim!” Sırtı her an atılacak bir ok gibi gerildi. “Özellikle senin bir problemin varsa sen söyle, Yiğit Uygar Palaslı.” Masadakiler donakalan bakışlarla gözleri büyüdüğünde ellerinde duran rakı kadehlerini yavaşça masaya bıraktılar. Kumral kıvırcığın yanındaki sarışın, oturduğu yan profiliyle Yiğit’in sert mizacı andırıyordu, “Fazla oluyorsun!” diye ayağa kükreyerek kalktı. “Haddini bil.” “Gel sana bildiklerimi ben öğreteyim.” Dedim dikine gitmeyi sürdürdüğüm bir aksilikle. “O zaman had bilmek konusunda bir tartışırız.” Göz kırptım. Zorlarsa o kafasını bile kırardım. Yiğit Uygar Palaslı’nın o tehlikeli tepkisizliği son buldu. “Otur yerine Mete!” diye sesinin tüm şiddetiyle bağırdığında elimi masadan çekmek zorunda hissettim. “Sakin olamayacaksanız kalkın.” Kontrol barındıran sesi, kendi zihnimde bile beni baskıya uğratmıştı. O bağırdığında bir fırtınanın ortasında yapayalnız kalmış gibi savunmasız hissetmiştim ve zihnimin bana bir oyun oynadığını hissettiği bir akıl dışı şekilde zaman yavaş akmaya başlamıştı. Heyecanlanan nefesimle göğsüm yavaşça inip kalktı, Ömer dedikleri koruma beni geriye doğru hoyrat bir kuvvetle çekti. O anki korkuyla verdiğim refleks masanın örtüsünü kendimle birlikte çok hızlı çekmemdi. Dalgınlığıma geldiğinde sarsılmıştım, dudaklarım şaşkınlıkla aralanırken korkuyla gözlerimi kırpıştırdım. Put kesilir gibi kaldığımda Yiğit’in üstüne devrilen üç yudumluk şalgam suyuyla, “Sikeyim böyle işi ulan!” diyerek oturduğu yerden gözlerinde öfkeden şimşek parıltılarını görür gibi olmuştum. Sakin kalmaktan bahseden o adama baktığımda ondaki sakinlikten de artık eser yoktu. Tehlike büyüyordu galiba. Benim abim var desem, korkarlar mıydı, en son anasınıfındaki sümüklü veletleri böyle korkutmuştum. Ben fazlasıyla kısıtlayıcı abisi olan bir kadındım, erkeklerin çekinilecek eylemlerine cesur davranmayı öğretilerek büyütülmüştüm. Koruma, “Yiğit Bey ne yapmamızı istersiniz?” diyerek sorusunu geciktirmeden sordu. Mahcup, suçlu gibi duruyordu ve kolumdaki elinin kuvvetini asla azaltmıyordu. Acımasız bir alayla sesle güldüm. Yiğit Uygar Palaslı’ya meydan okumak, Hazal’ı nereden tanıdığını sormak ve onu tanıdığı için defalarca kez ona çatmak istiyordum. Başım yavaşça sağa eğildi, gözlerine öfkeyle değdim, “Ne yapsınlar istersin?” Yiğit, elindeki kumaştan peçeteyi masaya atarak üzerimize doğru geldiğinde arkamızda kalan kalabalığa kontrollü bir bakış attı, alçak bir sesle, “Kaybol buradan.” Dedi aynı boyda durdukları özel korumaya. Korumanın kolumu kuvvetle tutan elini kıracak gibi geriye tutup çektiğinde beni kendi tarafında tutmaya yeltenmişti ama Yiğit Uygar Palaslı’nın bana dokunmasına müsaade etmeyerek elimi durmasına yönelik bir uyarıyla kaldırdım. Köşeli çenesinden yanaklarına doğru bir kaslar dalgalandı. O reddedilmekten, karşı konulmaktan nefret eden bir adamdı ama benim engellerime yeni çarpıyordu. Yiğit Uygar Palaslı’nın ilk talihsiz kazasıydı. “Sessiz sedasız işini yapamadı, değil mi?” Yiğit, “Ne konuşuyorsun sen hala?” diye hiddetlendiğinde bize bakan kalabalığa bakıp kendisini sakinleştirebilmeyi umduğu bir halde gözlerini kapattı. İtiraf etmek gerekirse bu kadar büyük bir karmaşaya sebep olmak istememiştim ve polis çağırırlarsa suçlu muydum acaba? Çatal kaşık şıngırtıları, orkestranın çaldığı şarkılar, davul ve zurna ekibinin eğlencesi dakikalardır kesilmişti. Tüm restoranın bizi izlediğiyle zerre ilgilenmedim. Rezillik çıkmasın diye susmam saçmaydı ama kimsenin çıt çıkarmadan izlemesi oldukça berbat bir durumda olduğumuzu gösteriyordu. Garsonlar masaya koşuşturarak bin bir kez özürlerini ileterek masayı topluyordular. “Susturabileceğini mi düşünüyorsun?” dediğimde, sorumun cevabını cesaretle kendim vermek istedim. Yüzünü yüzüme aniden yakınlaştırdım, beş saniye kırıcı bir alayla baktım, “Susturabileceğin son insan bile ben olamam.” “Kahramanlık mı yapmak istiyor canın?” diye benim alaylı tavrımdan beslenen çok keskin ve sert bir alayla. Kelimeler ağzından dövecek gibi çıkıyordu. “Yanlış adama gelip çattın.” Gözlerinde tanık olduğum o beni yutan derinlik sersem ediyordu. Yanlış adam. “Sen herkesin yanlışı olabilecek kadar kaba bir herifsin Yiğit Uygar Palaslı.” Diye kelimeleri tısladığımda, başı yavaşça bildiği masallar okunan sıkılgan ve ukala bir tavra büründü. Hazal Atılgan’ın bile yanlışı olabilirdi. “Kahramanlık yapmaya kalkışmasan da seni fark etmiştim.” Derken beni baştan aşağı aşağılayıcı bir gözle süzdü. “Böyle boy gösterilerine ihtiyacın yoktu.” Başımı sağa sola öfkeyle salladım. “Aynı masada oturan iki kadından gözünü alamayacak kadar şerefsizsin.” Yiğit’in karanlıktan elası kahveye dönen göz bebekleri ateş topuna döndü, “Sözlerine dikkat et!” diye peşinen uyardı. “Kabul etsene. Kapı dışarı atmaya çalışmakla üstünü kapatamazsın.” “Kimden bahsediyorsun sen?” öyle hiddetliydi ki dağılmamak için kendimi zor tuttum. “Yüksek sesle seni aşağılamamı istemiyorsan kalkar gidersin. İsminin hakkını vermen gerektiği tarafındayım ama kendin bilirsin.” Yiğit. İsimlere takılmayan birisiydim fakat Yiğit Uygar’ın ismi bile çekici gelmişti. “Beni tehdit ediyorsun!” dedi tıslayarak. “Yapacaklarımı bil istiyorum.” Dediğimde başımı dikleştirdim. “Çok fazla zamanın yok.” “Peki ya, sen benim yapacaklarımı biliyor musun?” dediğinde asıl savaşın başladığını hissettim. “Ne yapabilirsin?” dedim küçümseyici bir tavırla. “Suçlu olan sensin!” Yerine geçip oturdu. Oturunca etraftaki üzerimizdeki gözlerin varlığını idrak etti. Bize bakan gözlere öfkeyle döndü, burun kanatları daralıp gevşiyordu, bana olan öfkesini tek tek hepsinden çıkartsa rahat edecek bir asabiyetle, “İşinize bakın, eğlence bitti!” diye bağırdı. Dört kişilik erkek masasındaki gençler gözlerini çekmediğinden, “İki saattir ne diyorum burada ben bilader, dön önüne diyorum!” diyerek sataştı, masaya şiddetle yumruğunu geçirmeyi bir dakika bile ihmal etmedi. Kurban onları seçmişti, o masadaki beyler uzatmamayı seçerek ses çıkarmadılar. Oturduğu yerden burada terör estirebilirdi. Sıra bana geldiğinde, “Geç karşıma, otur!” dedi, sesinin tonunu ayarlamaya çalışıyordu. Bu teklif, barıştan yana bir teklifti. O barış istediğinde aramızda barış olmayacaktı. Buna Yiğit Uygar Palaslı karar vermeyecekti. “Nerenin fıkrasısın sen?” diye dalga geçtim. “Aklıma geleni söyleyeyim. Arı dedi vız.” “Neler yapabileceğimi ama yapmadığımı farkındasın ama bozuntuya vermiyorsun. İyi bir fıkra buradan çıkar asıl.” Kendinden öylesine emindi ki, ben mi onu ala bora edecektim yoksa o mu beni en ihtiraslı savaşımdı bu benim. Tüm varlığımla onunla savaşırdım ve savaşacaktım. Hiç kimseyle kavga etmekten böylesine zevk almamıştım. Arkasından dolanıp tekrardan sırtının gerisinden yavaşça ona eğildim, elinin yanına elimi yasladığımda kulağına usulca yaklaştım, “Masadan bulduğun bardağı yere mi fırlatacakmışsın ne yapabileceksin de yapmıyorsun Yiğit Uygar Palaslı?” “Kısa bir araştırmayla kim olduğum öğrenilmiş.” Dedi beni ciddiye almaz bir tavırla. Bakışlarım bir çukur gibi olan köprücük kemiklerine değdiğinde yutkundum. “Elinden geleni ardına koyma, sınırlarını zorlamaya çalış biraz. Son sınırın bardak kırmak veya elini masaya mı vurmak olacak? Paralı askerlerini işin içine katmadan sen nasıl boy gösterisi yapacaksın ben buradayım, izleyeceğim seni.” “Alara Yücesoy.” dedi kendi adı gibi benim adımı soy ismimi bilir bir eminlikle. “Benimle laf yarışına girmeyi bırak. Hazal’ı al ve terk et burayı yoksa seyir zevki yüksek şeyler yaşatacağım sana.” Mesele Hazal’dı belki de. Benimle bir savaşı yoktu, benimle savaştığı bile muammaydı. “Yaşatsana. İşin zor, aynı masadan iki kişiyle bakışmaya benzemez.” Diye mırıldandım. “Benimle yüksekten konuşmayı kes!” diye uyardığında gözleri öfkeden açılmıştı. “Niye?” dedim dudaklarımı büzerek. “Seninle konuşulduğunda ezilip büzülüp konuşulur ya da kuyruğunu sıkıştırıp boynunu mu bükerler?” histerik bir gülüş dudaklarımda asılı kaldı. Masadaki beylere dönüp, “Pısırık mısınız siz ya?” Yiğit’i andıran kumral, sanırım Göktuğ’ydu, “Abi,” dedi Yiğit’e dönüp. “Sana olan saygımdan susuyorum ama biraz daha şu kız buralarda başımızı ağrıtacaksa saygı falan demeyeceğim.” Yiğit, “Gece bitmiştir.” Dedi sakin ama düşünceli bir tonlamayla. “Eve geçiyorsunuz, kalkın.” Mete, “Sen gelmiyor musun?” dediğinde bana tekrar baktı. “Yemem abinizi.” Dedim gözlerimi devirerek. “Kızım bak.” Diye üstüme yürüdüğünde Yiğit durdurdu. “Hadi Mete, hadi abicim, uzatmayın, gittiğiniz gibi yatın,” dedi babacan bir ifadeyle, eliyle ağır ağır kalkın işareti yapmıştı. “Ömer geri dönmesin, tek dönerim.” Tek dönecekti. Tek. Karnıma yumruklar atan o his, biraz duruldu. Tek döneceği kısmına odaklanmaktan vazgeçtim. Bu kısım beni sersemletiyordu çünkü. Diğer bir meseleye odaklandım, Yiğit’in çevresinde tuttuğu en yakınları bile onun emirlerini koşulsuz yerine getiren insanlardı. Yiğit Uygar ego manyası. Dönmemiz gereken konu buydu. Göktuğ ve Mete afallamaya büründüğünde bir bana bir de Yiğit’e bakakaldılar, “Hazal…” diye ismini ağzına aldığı anda Yiğit ateş püsküren gözlerle susturdu. Hazal, ‘hasarım büyük’ demişti. Belki de doğru söylüyordu. Abartılı tepkisiyle karşı karşıya kalınca, “Hazal düşmanınmış gibi davranma artık.” diyerek isyan ettim. “Canınıza mı kastetti?” Canına kastetmemişti ama büyük yaralamıştı. Yiğit, “Nasıl davranacağıma sen karışamazsın!” kusursuz bir öfkenin yarattığı yüksek ses tonuyla üste çıkmıştı, inanılır gibi değildi. “Alın götürün nerede kalıyorsa, gözüm görmesin.” O öfkeden kısılan gözleri tekrardan Hazal’da takılı kaldı. “Kasıtlı yapıyor, damarıma basabilmek için.” Tanışıyordular ve yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. Tesadüf eseri burada karşılaşmamıştılar. Yurtdışı tatillerinden Türkiye’de yazı hiç görmeyen Hazal’ın, Assos tatili planlamasının mantık dışıydı. Niye Assos yerine pahalı ve lüks tatil beldelerini tercih etmemişti? Yiğit Uygar Palaslı gibi zengin bir adamın Assos’ta ne işi vardı? Yazın en az bir kez Yalıkavak marinaya yanaşır yat veya villa tatilimizi yapardık. Ben işin aslını bilmediğim hileli bir oyunun içindeydim. “Nerenin hükümdarısın da sen aklına eseni yapabiliyorsun?” dediğimde gözlerindeki parıltılı bir alay esintisini gördüm. “Kız istemediği sürece hiçbir yere alıp götüremezsin.” İçimden bir ses, artık sırtımı dönüp gitmem gerektiğini fısıldıyordu ama bu fısıltılara kulak asmak hoşuma gitmiyordu. “Olayı kendi canının istediği yere çekmeyi son ver.” “Görünen bu. Sevgilin miydi? Ayrılırken çok mu canını yaktı?” “Ne sevgilisi? Otur!” “Oturmayacağım.” Diye inatlaştım. Dudakları gerginleşti ve düz bir çizgiyi aldı, “Ayakta durma.” Dediğinde başımı sağa sola salladım. Arkamdan bir elin omzumu tuttuğunu hissettim, “Alara?” diye gerilmiş bir tonla bana bakan Kürşat’la kalbimin nabızları arttı. “Ne oluyor? Yanımıza dönmedin.” “Hiç,” dedim omuz silkerek. Gerilmiştim. “Hiçbir şey.” Yutkundum. Kürşat kafası karışmış bir şekilde Palaslı’lara baktı, “Tanışıyor musunuz?” “Tanışmıyoruz!” dedi Mete aksi bir tonla, son derece küçümseyen bir tavırla bakıyordu. Kürşat, öne atılarak, “Hayırdır bilader, kavga mı edelim?” dediğinde Melisa korkuyla gözlerime baktı ve hızla sağ kolundan sımsıkı yakaladı ve Işılay sol yanında olduğundan o da Kürşat’ı geriye çekmeye çalıştı. Kürşat’ın başını belaya sokmak gibi bir niyetim yoktu. “Yok canım,” diye güldüm. “Şaka yapıyor o, şakacı bir tip.” Yiğit Uygar Palaslı durumu düzeltmesini isteyen bir bakış attığımda dudaklarında zafer gülümsemesi belirginleşti. “Staj,” dedim yalan söylemekten çekinmeyerek. “Staj yaparken tanışmıştık. Aklımdan çıkmış tanıştığımız. Selam verip geçmek istedim. Ayıp olmasın.” “Evet.” dedi Melisa ani bir sevinçle. “Alara, stajını yaptığında Mete ve Göktuğ abi ar-ge müdürleriydi.” Yiğit’e baktığında fazlasıyla ondan çekindiğini o an fark ettim. “Yiğit abi, nasılsın?” gözlerini utancından kaçırıyordu. Mahcuptu. “Ben masanıza gelip rahatsız etmek istemedim.” Üçünün arasında bir bağ vardı. Büyük bir bağ. “İyiyim abicim,” dediğinde gözleri bana kaydı, “Arkadaşın senin yerine görevini layığıyla yerine getirdi.” “Alara…” dedi Melisa, bozulmuş ve mahcubiyet duyan bir sesle. ‘Neler oluyor’ diye soramadığım için gözlerimi ikisi arasında sabitledim. Sorulacak öyle çok hesabım vardı ki, içine düştüğüm oyunu bozacaktım. Kürşat, “Tamam.” Dedi inanarak. “Yeter bu kadar tantana!” Gözde, “Hazal yok.” diye telaşa girdiğinde zincirlemeye giren olaylar karşısında buz gibi hissettim. Melisa, “Nereye kayboldu?” dedi bir anda. “Çıkarken yanımızdaydı.” Kürşat, Hazal’ın kaybolmasıyla afallayıp sağa sola bakmaya başlamıştı. “Başımıza bir bela gelmeden tatili geçiremeyecek miyiz acaba?” Bu ekip bela çekim ekibiydi ve belasız tatili bitirmenin çözümü yoktu. Ufak yuvarlak sahneden mikrofona vurulma sesi geldiğinde Hazal’ı orada gördük. ‘Rüya’ şarkısının orta kıtalarından girmeyi tercih ederek çıplak sesiyle şarkıya girmişti. Üzgündü, yaralıydı ve bunu görebiliyordum. Yenilmiş gözlerle sevilmeyi istemekten vazgeçmiş bir halde Yiğit Uygar Palaslı’ya bakıyordu. Sarhoştu, ayakta bile kalmakta çok zorlanıyordu. Yiğit bir anda ayağa kalktı, “İndirin şunu sahneden!” diye bağırdığında korumalar elleri ayaklarına dolanıp ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Hazal’ın sesini duymaya tahammülü yoktu. “Denemeye bile kalkma!” tehditkardım. Sahneye yaklaşarak gözlerimi Hazal’dan ayıramadım. Kanında dolaşan alkol ve gördükleri onu üzüyor gibiydi. Hazal’ın sesi eğitim almadan bile adeta mükemmeliyete yakındı. Babasının üniversite etkinliklerinde sahne almasına son derece karşı çıkıp engellemeye çalıştığını önceden duymuştum. Ailesinden hiçbir destek alamamasına empati kurduğumda üzülebiliyordum yalnızca. Bizimkiler sahnenin önündeki boşalan masaların taraflara adımladılar. Kürşat ellerini ağzının kenarlarına getirerek coşkuyla uladı, “Kulaklarımızın pasını sil güzelim benim!” Dedi büyük bir güvenle. Hazal’ın arkasında ne olursa olsun dururdu. Kürşat’ın beni sevdiği kadar Hazal’ı sevmesini bazen kıskanıyordum. Melisa ve Gözde’nin heyecanla ellerini alkışlamak için kaldırmışlardı. Onu mutlu etmek istiyordular. Elimi kıpırdatmaya bir sebep görememiştim. O bana kötülükler yapmıştı. Hazal’ın donmuş bakışlarının ulaştığı yere baktım, sadrazam Ferit Paşa masasına benzettiğimiz o masadaydı bakışları. Dimdik kalmaya gayret ediyordu ama gözlerini alamadığı Yiğit Uygar Palaslı onu sarsıyordu. Tüm gerçekler gözümün önündeydi ve ben aptaldım. Bakışlarıyla susuyordu ama fırtınanın ortasında bir acı seline kapılmış gibi bakıyordu. Bakışlarının dahi ardını dönüp gidemediği adamdı Yiğit. Şarkının sözlerinde ‘başını eğme dik dur, hadi bu bir rüyaydı farz et’ derken ki hayal kırıklıkları azımsanacak bir boyutta değildi. Birkaç kez o sözleri tekrarlayıp mikrofonu tutmayı bıraktı, gözleri ben ve Yiğit arasında gidip geldi. Kürşat’ın yardımıyla sahneden inip onların övgülerini yarım ve yorgun bir gülüşle kabul etti ama gözlerinin hedefi bendim. Zor tutuyordu kendini bana saldırmamak için. Omzumun üstünden yavaşça kafamı çevirdim, önce Mete ve Göktuğ sonra Yiğit kapıya doğru yürümüşlerdi. Yiğit’in yumruk yapılmış eli bozmadan hırsla yeri hisseden adımlarıyla gidişinin ağırlığını hissedebiliyordum. Mekânın kapanmasını bekleyen üç dört masadan da alkış ve sesli iltifatlar almıştı ama o anda Hazal, Yiğit’in son kez dönüp baktığı bakışlarını takip edip bana ulaştığında kıskançlıkla harlanan bir öfkeye dönüşüyordu. Durmayacaktı, bir şeyler yapacaktı. Birkaç dakika geçmeden hızla bana doğru yürüyüp alkolle yitirdiği gücüyle beni hafifçe göğsümden geriye doğru itti. Yiğit’in çıkmasını beklemişti. O varken böyle bir şey yapmaya cesareti olmazdı. Bir iki adım geriledim. ** BÖLÜM SONU
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD