13.BÖLÜM - RACON BİTMİŞTİR

3105 Words
Merhaba, Yetişkin içerikli sahnelere yavaş yavaş geçiyoruz. Lütfen satır aralarında da yorumlarınızı eklemeyi unutmayıın. Instagram’dan @favolatore heaabımı takip ederseniz İtibar Palaslı hakkında görsel ve videolara ulaşabilir, benimle iletişime geçip merak ettiklerinizi sorabilirsiniz. İyi okumalar! ** Bölüm Şarkısı: Olmazlara Vuruluyorum – Mert Demir ** 1 Ağustos. Ağustos’un kavurucu sıcaklarının ilk günü. Doğduğu tarihin özelliğini karakterinde taşıyordu. Kavurucu bir ayın ilk günü doğmuştu ve gözlerinde gezinirken o kavurucu bir harlanan ilk sıcaklığının yoğunluğunu hissedebiliyordum. Yiğit Uygar’ın öfkesi, mutluluğu, hayal kırıklığı, kini, merhameti ve şefkati bile kavurucuydu. “1 Ağustos,” diye mırıldandım, bir kez başını eğerek onayladı. Ellerimi göğüs hizamda birleştirerek bir şey dilermiş gibi baktım, “Bu beyefendi o gününü bana ayıracak zamanı var mı?” Dudaklarında hafif bir kalkık tebessümle, “Sen iste yeter.” Dedi. “Anlaşılan o ki, İstanbul’a dönülmüyor.” Sen iste ben senden hiç gitmem. Masada sonradan gelen katmeri yemeye devam ederken, “Abimle anlaşmamız dört gün,” dedim üzgün bir suratla. “Şartları zorlarsam beş gün,” fikir yürütüyordum düşüncelerimle boğuşurken. “Doğum gününü kutlayıp dönsem iyi olacak.” Hevesini kırıyordum. “Abin,” dedi kendini frenlemek konusunda zorlanarak. “Canımı sıkıyor.” Çenesi hafiften sivrilmişti. Yolun başındayız Yiğit Uygar Palaslı. Yolun çok başındayız. Katmerin son yudumunu ağzıma atıp kollarımı hava kaldırarak gerindim, güneş gözlerime kör edici ışığıyla doldururken gökyüzüne dokunacak kadar yakın hissediyorum, “Beni tanıdığına pişman olacaksın.” Dedim gülerek. Biraz ciddi biraz ukalaydım. “Oldun bile belki.” “Büyük yanılgı,” dedi çok net bir ifadeyle. Böyle söylememe kızmıştı. “Ulaşmam zaman alabilir ama ben, sana koşullar ne olursa olsun ulaşırım.” “Kavuşmamız zor diyorsun galiba?” diye fısıldadım gülümseyerek. Ondan cesaretli kelimeleri seçmem onun çehresinde öylesine derin bir tebessüm yarattı ki, başı hafifçe aşağı eğilip gülümsemesini sürdürdü. “Bizim kavuşmamız imkânsız Yiğit Uygar Palaslı.” “Söyle bakalım, abinden kaç kez dayak yerim?” derken usulca kahkaha attım. “Boyun eğer miyim yoluma çıkan zorluklara, istediğimi alırım ben.” Kendinden ölesiye emindi. Şu an bile istediğini almıştı aslında. Onun gözlerinin içine bakarken kopamayacağımı hissediyordum. “Kırk kez ister sonucunda bir kez bile alamazsın.” Dedim zorlaştırarak. “En iyisi burada yaşananlar burada kalsın.” Söylediklerim Yiğit Uygar’ı test eden türdendi. “Kaç geceyi, kaç gündüzü beraber geçireceğiz bilmiyorum ama bazı yaşananlar, yaşandığı yerde kalmalı.” “İstediğim de sensin uğruna her şeyi göze alabileceğim kadın da,” dedi işaret parmağı masaya her kelimesinde dokunduruyordu. Söylediklerini aklıma kazımak ister gibi. “Benden kaçamayacaksın.” Senden kopamayacağım. Dün geceden sonra bir kez daha, “Abimi tanımıyorsun.” Diye iddialaştım. Elini çenesine koydu, “Gayet iyi tanıyorum,” dedi çaba gösteren bir bakışla. “İşleri zorlaştırmaya çalıştığın her dakika abini mi öne süreceksin?” hesap sorar gibi bir tavrı vardı. Ağzımı açtığım anda, kafasını iki yana konuşmamı tavsiye etmeyen bir tehditkâr serserilikle salladı. “Gözümü korkutamıyorsun Alara.” Dediğinde masaya bir hayli fazla olan kâğıt para bıraktı ardından cüzdanını ve anahtarlıklarını aldı. “Gidiyoruz.” “Nereye?” Suratına afallamış bir şekilde bakarken ayağa kalktı, elini uzattı, “Serin sulara atacağız kendimizi.” Yangını büyüktü. “Senin yerine de ne istediğimi farkındayım.” Elini tuttuğumda sımsıkı parmaklarımı kavradı, adımları benden öndeydi, onun hızına yetebilmek için koşar adımlarla tuttuğum elinin bileğine sol elimle tutundum. Bakışlarım onun baskıcı duran gözlerine tutunmak arayışına girdim, “Bana kızıyor musun?” diye sordum çenemi omzuna sürttüm. “Kızma,” dedim af diler gibi. “Heves kaçırmak için yapmıyorum, bir engele takılmadan ilerlemenin ne demek olduğunu bilmiyorum.” Büyük bir huzurun içinde boğulmaktan ölesiye korkuyordum. Yürüdüğümüz sırada çenemin ucu omzunda durmaya devam ediyordu, burnu saçlarımın arasına karıştığını hissettiğim anda, “Güzelim benim.” dedi kokumu içine çekerken. ‘Öğretirim’ veya ‘hallederim’ dememişti ama ‘güzelim’ derken ağzından çıkan benimseyiş bambaşka bir güven veriyordu. Onu iki elimle ellerini tutuyor olmam bile Yiğit Uygar’ı kaybetmekten korktuğumun vücut dilime yansıyan bir tutuştu. Yiğit arabaya binene kadar ayrılmayan onun parmakları arasından ayrılmayan ellerimi arabayı kullanırken de tutup kolçağa koyduğunda ağırdan almanın ne demek olduğunu ikimizin de bilmediğini ve bunu istemediğimizi fark ettim. Biz ağır ağır adımlarla mutlu sona yaklaşamazdık. Freni patlayan bir araba yalnızca bir engele çarparak dururdu. Bizim sonumuz buydu, sezgilerimde yanılmayacaktım. Yarım saat kadar yılan gibi kıvrılan dar yolları geçerek muhteşem bakir koya geldiğimizde arabadan Yiğit’i beklemeden inmiştim. Bir yarımadanın içine gizlenmişti. Sığ denizinden kopup gelen tatlı bir esintiye karışan tuzlu kokusunu içime çektim. Dokunulmamıştı, bizden başka birkaç kampçı arkadaş grubu ve birkaç motelin misafirleri vardı. Denize ayaklarımı suya sokmaya heyecanla koştuğumda Yiğit bana doğru telaşsız adımlarla geliyordu. Ayaklarıma serin su değer değmez yüzümdeki o şokla aralanan dudaklarıma soğukkanlı bir tavırla izledi. Çok serindi, inanılmaz üşütürdü bu su. “Su nasıl?” diye sorduğunda cevabını bildiğinden ukala hafif bir tebessüm sağ dudak kenarında uzun süre kaldı. Parmak uçlarımda yükselerek sudan kaçmak istedim, “Gel buraya,” diye bağırdı gülerek. “Tuttum bile.” Denizin soğukluğundan kaçmamam için kolu belimi sardığında gitmeme yeltenmemelerimin önüne çok kolay bir şekilde geçti. Ayaklarım yerden kesilmişti. “Çok soğuk!” diye çığlık attım. “Bırak beni Yiğit.” “Benzemez buralar senin sevdiğin o tekno clup plajlara güzelim,” dediğinde kahkaha atarak omzuna bir tane şakayla patlattım. “En azından oraların suyu sıcak.” İsyankâr sesim yüksekti. “Deniz dediğin soğuk oluyor Alara.” Diye bilmiş tonda üstten konuştu. Uydurduğuna o kadar emindim ki. “Safım ben, inandırırsın beni.” “İnanmazsan atacağım suya seni.” Diyerek beni son derece ciddi bir sesle tehdit etti. “Pislik!” Beni belimden tutarak hapsettiği bedenimi özgürlüğüne bırakıp, “Ne dedin sen, ne dedin?” diye sordu. “Üzülme,” dedim. “Kolay geçer acısı.” “Soyunayım,” dedi kumlu plajda duran şezlonglardan birisine gidip gözlerini ayırmadan üstündeki gömleğin düğümlerini açarken. “Defterini dürelim senin.” Gömleğinden kurtulduğunda yol üstünden bir yerden yalnızca deniz şortuyla kalmasıyla kalbimin durmaksızın teklediğini hissettim. Göğüs kasları kabarıktı ve aşağı inen karın ve kalça kasları dalga dalga girintili çıkıntılıydı. Kollarındaki pazının kalınlığı can yakıcıydı. Güneş gözlüklerimi saçlarımdan çıkartıp gömleğinin üzerine attım, “Soyunmasa mıydık acaba?” dedim çaresiz bir halde, yakışıklılık büstü yarışmasında ilk adayımız Yiğit Uygar Palaslı soluklarımı yok etmişti. Şortunun lastiğini iyice sıkıp başını hafifçe kaldırdı ama tam kaldırmadığından bana çapraz bir açıyla bakıyordu, “Niye?” dedi anlamsızca. Anında, “Su soğuk,” diye yanıt verirken saçma sapan hazır cevaplarıma dişlerimi sıktım. “Kıyafetlerimiz bizi ısıtır diye.” Lastiğe düğüm atıp bir adımda mesafemizi ortadan kaldırdı, başımı hafifçe yukarı kaldırdım, kocaman avuçlarıyla saçlarımı geriye doğru okşadı, “Ben seni ısıtırım.” Dediğinde sesi hafif kısık, hafif serseriydi. Bu gözde bekar lanet olası adam, bu denizde birilerini ısıtmış mıydı? Denize bakışları çevirdim, “Ateşle oynama.” diyerek ondan uzaklaştım. “Üşüyeceğim ben.” Agresif bir hareketle bikinin üstüne gittiğim gömleği sıyırdım. Birileri ısıtılmış mıydı bu denizde? “Attı yine senin şalterler?” neye bozulduğumun sebebini anlamamıştı. “Aynen, attı” diye sürdürdüm. “Çok yaklaşma, çarpılan sen olursun.” Kot şortumun düğmesini açıp kalçamın aşağı indirdim, Yiğit’in o anda gözleri avcı bir kuş gibi gruplaşarak oturan gençlere kaydı. “Benim de atacak şimdi şalterler.” Dediğinde gözleri hala çatacak birisi arıyordu. Ayaklarımdan dışarıya şortu çıkarttığımda, “Kaçak vardır,” diye öfkeyle soludum. “Denizde birilerini ısıtmak kadar iyi idman yapamamışsın o konuda.” Söylediklerimi dinlemiyordu, vücuduma bakan bakışları elimdeki şorta baktı aksi bir tavırla şezlongların birisine fırlattım, o sırada yükselen nabzıyla boğuşuyordu, burnunu parmaklarıyla tıkayıp sağa sola baktı, “Ulu orta soyun,” dedi azarlayıp ve üstüne de tebrik eden bakışlarla. “Yüz adamın içinde soyun, benim de ayarlarımı boz.” “Ne diyorsun Yiğit?” dedim sağa sola bakarak. “Erkek plajı mı burası?” denize girmek için soyunmamın sakıncasını anlayamamıştım. “Halk plajı basbayağı.” Elini beline koyarak koyulaşmasıyla elaları yanan gözlerle vücuduma bakıyordu, “Canıma okuyorsun. Ne yapacağız böyle?” Derken vücudumda kusur arayan bakışlarımla ben de başımı eğerek baktım. “Son zamanlarda spor yapacak vaktim yok benim. Ne bakıyorsun öyle?” Dedim bozguna uğramış bir yüz ifadesiyle. “Öncesinde yapıyordum.” Gözlerime döndü bakışları, dinliyordu ama kafası başka yerdeydi. “Binicilik, kickboks, tenis…” bir şeyi unutup unutmadığımı düşündüm. “Koşu sayılır mı?” “Ben seni bizim evin plajına götüreyim,” dediğinde kabul etmeyeceğimi bilir bir haldeydi, yine de şansını denemek istiyordu. “Sen ve ben, o zaman istediğin kadar soyun.” Tatlı bir sesle homurdandım, “Soyundum bile, çok geç kaldın Palaslı.” Diye meydan okudum. “Bir ben soyunuyormuşum ve tamamen çıplak kalıyormuşum gibi davranmazsan sevinirim. Üstümdeki bikini sıradan model kapalı bir bikini.” Tangalı bikini giysem üçüncü dünya savaşı çıkartabilirdi. İki üç sene önce inanılmaz bir şekilde forma girmiş fiziğim vardı ama iş hayatın getirdiği uzun saatler oturup bilgisayar başında çalışma temposu fazladan aldığım yedi sekiz kiloya dönmüştü. Yeni yetişkinlik çağımdan beri dikkat çeken bir kalçam vardı, belime orantılı ve giydiğim kıyafeti kaldırırdı. Biraz şekilliydim ama son yıllarda fiziğimi koruyamamıştım. Dert ettiğim bir mesele değildi. Güneş gözlerine geldiğinden ve soyunuk olmama aşırı sinirlemiş olduğundan kaşları aşağı doğru çatıktı, “Kapalısı buysa, toptan sikeyim bu iki karış parçaları.” Diye mırıldandı sağa sola bakınırken. Boyun kasları yine gerim geri geriliyordu, “Senin gördüğün en kapalı bikini budur. Birilerini ısıtırken fark etmedin mi?” Bana yaklaştı ama yakınlığımız onun gerginliğinden biraz korkutucuydu, “Bak güzelim benim,” diye isyan edeceğinin sinyallerini verdi. İki eli yanaklarıma yerleşti, baş parmağı yavaşça tenime sürtüyordu, “Denizde bir kadını ısıtacak kadar romantik hiçbir şey yaşamayı tercih etmedim bu zamana kadar,” diye tek tek kelimeleri kalın dudaklarından dökerek sarf etti. “Yaşım otuz dört olduğuna bakma, zamanım olmadı.” “Olsaydı yaşayacaktın yani?” “Öyle mi diyorum ben?” dedi yumuşak bakışlarla. Yanağımdaki parmakları tenimi şefkatle okşuyordu. “Doğru kadın karşıma çıksaydı veya romantik bir şeyler yaşamak isteydim, sadece zamanımı değil ona hayatımı adardım.” “İstediğin, hayalini kurduğun ve beklediğin bir kadın var.” diye mırıldandım. Başını iki yana olumsuz anlamda salladı. Katılmıyordu bu fikrime. Kulağıma eğilerek birkaç tutam saçı kulağımın kenarına çekti, “Net bir adamımdır Alara,” dediğinde kalbimin atma şiddetini duyuyordum. “O tarz beklentilerin hayalini kurmakla uğraşmam, yaşayacaksam dibine kadar yaşarım ya da o yola hiç girmem zaten.” Bacaklarımda dermansız bir güçsüzlük yaşandı. Ona karşı kendimi emniyetsiz hissettim, o savaşmaya her an hazır bir adamdı ben ise uzun bir hazırlığın sonucunda bir savaşa girmeyi yeğlerdim. Aramızdaki fark buydu. O yaşanacaksa şimdiden itibaren yaşansın istiyordu ben ise hazırlanmak istiyordum. Tepemizdeki güneşe baktım, “Sıcak bastı,” diye yutkunarak ondan geri çekildim. “Denize girsek iyi olacak. Güneş kremi de sürmedim zaten.” İşaret parmağı omzumun üstüne tüy kadar hafif sürttü, “Tenin hassas,” diyerek gözlerime çıktı bakışları. “Güneş kremini sürmeden girme. Süt gibi tenin.” Çok beyaz değildim ama damarlarım net görünecek denli şeffaflıkta ince, yumuşak bir tenim vardı. Yaşadığım korkuları geride çok hızlı bırakabilen birisiydim, yerimde zıplayıp şezlonga fırlattığım çantanın içinden kremi bulmaya çalıştım, “Kremlesene beni,” dedim sevinçle. “Yoksa üç gün boyunca yüz üstü yatmak zorunda kalacağım.” Dudaklarım büzüldü. Denize girmek için sabırsızlanan küçük kız çocuğu gibi yerimde duramayan kıpırtılı halime güldü. Eline bol sıktığı kremi, eşit şekilde bedenimin her yerine dağıttı. Sırtımı kuvvetli bilek gücüyle ovarak kremi dağıttığından gevşemiştim, rahatlamış bir sesle homurdandım, “Sen bana böyle masaj yapsan sürekli?” dedim gözlerim kapalıyken, ayakta sallandığımdan bir eliyle de belimi sarmıştı. “Bıraksam çuval gibi devrileceksin şimdi yere.” “Evet,” dedim uyuklayan bir sesle. Kolumu havaya kaldırmaya çalıştım, “Kolum kalkmıyor, görüyor musun?” Omuzlarımdan tutup yüzümü ona çevirdi. Gözlerine baktığımda sert mizacının yanı sıra durumumuzdan eğlenebilen bir adam gördüm. Benimle ilgilendiği dakikalar ona külfet gibi ağır bir yük gelmiyordu, mesafemiz kısaldıkça benimle daha yakından ilgilenen bir adama dönüşüyordu. Karizmatik sesiyle kahkaha attığında son olarak yüzümdeki kremi de dikkat ve hassas davranarak sürmüştü. “Kapat gözlerini,” dediğinde söylediğini ikiletmedim. “Gözüne girmesin.” Avuçlarının içiyle geriye doğru yanaklarıma da kremi yedirdiğinde başımı omzuna yasladım, “Uyuyalım mı?” diye sordum. Çıplak göğsünden buram buram ciğerlerimi dağlayan baskın bir kokusu, benim yaz kokuma karışıyordu. Saçlarıma dudaklarını bastırdı uzun bir süre, “Tamamsın güzelim.” Dedi. Başımı havaya kaldırıp çenemi göğsüne yasladım, “Seni kremleyelim, ya da uyuyayım ben.” Çenemi sürttürdüm göğsüne. “Tam burada.” Ters üçgen bir bedeni olduğundan iki avuç krem omuzlarına yetmemişti, epey geniş boy adamdı. “Sen benim beş katım falan olabilir misin?” diye dalga geçtiğimde benim ince ve dar vücudumla onun geniş kaslı vücudu arasında büyük bir genişlik farkı mevcuttu. “Kocamansın!” Elimi göğsüne koyunca yer bile kaplamadığını fark ettim ama o benim belimi kavradığı anda karnımın ve kasıklarımın hepsini kaplıyordu. Göz ucuyla alayla vücuduma baktı, göğüslerimden aşağı uyluklarıma yol aldı, “Sen küçücüksün.” Diye karşı savunma yaptı. Türkiye’de ortalama bir kadından çok uzundum. Yiğit’te ortalama bir erkekten çok uzundu. Tepemden bakıyor olması bazen canımı sıkıyordu. Burnuna, yanaklarına ve alnına kremi yayarak dağıttım, “Sen kocamansın.” Diye sürdürdüm atışmamızı. “Tamam,” dedi umursamazlıkla. “Ben dev olayım seni denize atayım. Devim sonuçta, hakkını vereyim.” Güneşin turuncu parıldamaları denizin yüzeyine vuruyordu. Denize koşturarak kaçmaya çalıştığımda beni yakalayıp omzuna atmaya çalışıyordu. Yüksek sesli huzurlu kahkahalarımıza karışan sevimli tehditkâr bakışlarımız dışarıdan eğlenceli gözüktüğüne emindim. Yiğit şakadan anlayan birisi değildi... Beni bu suya gömerdi. Beni yakalayıp omzuna atmaması için dizlerime denizin hafif şiddetli dalgaları vururken eğilerek ellerimle Yiğit'in beni omuzlamasını engelliyordum. "Yiğit," diye gülüyordum çaresizlikle. "Sahiden şakadan falan anlamıyorsun, vicdansız bir adam mısın sen?" Beni denize gömecek olma fikrinden vazgeçirmeye çalışıyordum. Oyunbaz gözlerle, "Beni ne kadar uğraştırırsan o kadar fazla seninle uğraşıcam," dediğinde denize çekiliyorduk. Dizlerime kadar değen suya aldırış etmeden ayağımı Yiğit'e doğru sallayarak onun göğsüne su sıçrattım. Açık bir saldırı yapmışım gibi bana ‘sen bilirsin’ dermiş gibi bakıyordu. "Yakalayabilirsen şansını denersin," dediğimde suya eğilip avuçlarımı doldurduğum suyu ona doğru bir kez daha iki avuç su fırlattım. Suyun içinden kaçamadan beni yakalamaya odaklanmıştı. "Denemek bedava." Bir iki adım daha suyun derinliklerine doğru gittim. "Hadi canım," dedi alayla. "Bedavaya demek." Dediğinde tek elinin avcuyla kuvvetli bir şekilde ona sıçrattığım suyun beş mislini yüzüme doğru fırlattığı anda çığlık atarak ondan kaçtım. Kahkahalarımla çığlıklarım arada birbirine karışıyordu. Saçlarım bir avuç suyla ıslanmaya yetmişti. Tuzlu su bal rengi saçlarımı ıslatmıştı bile. "Çok soğuk," dememe kalmadan beni soğuk sudan ürkütüp bir tuzak kurmanın sevinciyle belimden kavrayarak omzuna tek hamleyle attı. “Dev misin canavar mı ya?” Başım aşağı doğru tersten bakmaya başlayınca yükümü taşıyan omzunda kıpırdanmaya başladım. "Bırak beni!" diye tersleştik onunla. Hiç zorlanmadan hatta benim ağırlığım yokmuş gibi beni omzunda taşıması, çok saçmaydı. Başımı hafiften kaldırınca belimden tutmaya başlamıştı ve suyun hızla derinliklerine yürüyordu. Omzunda durduğumdan su bana henüz değmiyordu ama beni suya gömeceğini bildiğimden elinden kaçmaya çalıştım. Omzuna birkaç kez vurdum ama etkilenmedi, "Kaçmıcam bırak beni!" Diye pazarlık fikri sundum ama ses çıkarmadı. Külahıma anlat der gibi gülüyordu. "Ben donarım ama böyle bir anda suya atarsan." Dediğimde umurunda olmadı. "Isıtırım demiştim." Suyun dalgaları artık baldırlarımıza alçalıp yükselen dalgalarla çarpıyordu. "Önce dondur sonra ısıt." Yüzünde huzurlu ve geniş bir gülümseme duruyordu, "Kollarıma başka türlü gelmeyeceksin." Dediğinde bize yakınlaşmak adına olaylar ve durumlar yaratmasına mest oldum. Su seviyesi Yiğit'in beline kadar geldiğinde durdu ve o an beni ileriye doğru fırlatacağını sezip çırpınmaya başladım. "Deniz canlılarından..." Havada süzülüp suya düştüm. Kocaman elleriyle belimin inceliğini sardı, avuç içleri o denli büyüktü ki belimin neredeyse tamamını sarabiliyordu elleri. Parmaklarıyla sımsıkı sardığı belime gücüyle yukarıya doğru beni fırlattı. "Ağzını kapat, ağzını!" Diye bağırarak seslendi, havalandığımı hissettim ve ağzıma soluğumu doldurduğum gibi serinliğiyle afallatan suyun dibine doğru düştüm. Su seviyesinin derinleştiği bir noktada dibe boy versem de yüzmem gerektiğini fark ettiğimde kollarım ve ayaklarım kıpırdanmaya başladı. Bir solukla su yüzeyine nefes nefese çıktığımda tuzlu suyun gözlerimi yakmasıyla kırpıştırdım, suya değen çenem titriyordu, "Üşüyorum," diye mırıldandım. “Suya alışsaydım böyle olmazdı.” "Alara, seninle işim bitmedi!" Diyerek bana doğru suya kulaç atarak dalan Yiğit'i görmemle ben de suyun altına dalarak ondan uzaklara kaçmaya yüzmeye çalıştım. Tam bir serseri ve haylazdı. Yerinde duramayan bir hiperaktifti. Suyun dibine iyice tersten bir dalmayla yüzerek indiğimde hareket etmeden dalgaların arasında bir kulaçla benim iki kat mesafem alan Yiğit'ten saklandım. Kazanamayacağım mücadeleye girmezdim. Kulaç atan dalgalanma sesleri kesilir kesilmez sırtının arkasından su yüzeyine usulca çıktığımda omuzlarından nefes almasına müsaade etmeden aşağıya bastırdım. Suyun dibine göndermiştim onu. "Ama benim seninle işim bitti Yiğit Uygar Palaslı!" Diye büyük bir kahkaha atarak bağırdığımda afallayan dikkatsizliğinden kurtularak beni de suyun içine çekti. Soluğumu tutmadan suya dalmamla deniz suyu yuttum ve çırpınmaya başladım. Beline bacaklarımı sımsıkı sardığımda başım hafif bir mesafeyle ondan yüksektim. Soluksuz kalan halde yüzeye çıktığımızda yüzüme yapışan suları suratımdan geriye doğru çektiğimde suratında haylaz bir ifade vardı. Parmaklarını yumuşak saçlarının arasından geçirerek geriye doğru eliyle sertçe attı. Çenesi ve burnunun ucundan sular damlıyordu, karizmanın dibini bile sıyırıp kendisine tahsis etmiş adamdı, kalbim eriyordu ona bakarken, “Benimle işin bitti ha?” dedi hesap soran bir tavırla. Boynuna kollarımı gevşek bir halde sardım. “Bitmişti.” Diye gülümsedim. Nefes nefeseydik, soluğum soluğuna çarpıyordu, “Bitemez.” Dedi sertçe, dudaklarıma değen gözleriyle dudaklarım istekle sızladı. Beni öpmesini bekledim, ölesiye dudaklarımızın buluşmasına buluşmasını istedim, dudaklarıma daldığında ikimizin de dudakları aralıktı. Belimdeki ayaklarımla daha güçlü sardım, varlığımı hatırlatmak istercesine, o ana denk sertliğini hissetmemiştim, “Alara,” dediğinde sesindeki muhtaçlığı hissettim. “Normal şartlarda duracak bir adam değilim.” Dürüsttü ve verdiği kararların arkasındaki duruşunu çok beğeniyordum. “Olağandışı ne var?” soluklarımız yatışmıyor, hızlanıyordu. Başı boyun girintime sokuldu, boynumdaki sıcaklıkta dudaklarını gezdirdi ama öpmedi, “Geberiyorum sana,” diye homurdandı. “Dün gece uykularımı kaçırdın. Sabah olmadı.” Yaptığı itirafa karşılık dayanılmaz çekici gülüşü dudaklarında durdu. En muhteşem kadın benmişim gibi bakıyordu. Yiğit’in benim kalbime acıması yoktu. Mavi gözlerim onun denizden açılan ela renklerine meydan okudu, “İspat etsene,” dedim şeytani bir bakışla. “İnandır hadi beni. Bir racon kesersin şimdi olur biter, değil mi?” dudaklarına dalıyordum. Yiğit Uygar Palaslı istese beni öper raconunu keserdi ama başını iki yana sallayarak beni öpmeyi reddetti. “Raconumuz sana çizilsin.” dediğinde beni şaşırtıyordu. Üstüne gitmeme rağmen kaçıyordu. “Tek sana.” “Yiğit,” diye mızmızlandım boynuna sarılmayı sürdürürken. “Oyuna getiriyorsun beni.” Sesli güldü, “Güzelim,” dediğinde bana laf anlatmaya gayret ediyordu. “Racon bitmiştir diyorum. Ne oyunu diyorsun bana.” Yiğit Uygar Palaslı, küçük dağları ben yarattım tavrından ‘racon bitmiştir’ diyen bir adam olmuştu. Küskün bir tavırla boynundan ayrıldım. Beni öpmediği için bu kadar huzursuz olmam çok saçma olabilirdi. Kendimi sırt üstü suya bıraktığımda gökyüzündeki güneşin yakıcı ışığıyla gözlerimi kapattım. Yanıma yüzüp, “Bu kadar erken işimiz bitmedi seninle.” Diyerek bacaklarım arasından geçen başıyla beni omuzlarına alması on saniye sürdü. “Yiğit!” diye çığlık atarken burnumu parmaklarımla tıkadım ve omuzlarından geriye ters bir şekilde fırlatmıştı. Zamanın nasıl hızlı geçtiğini bilmeden ellerimiz buruşana kadar suda onunla güreşmiştim. Yiğit hiç yorulmadan benim enerjimi tüketmişti. Asla yorulan birisi değildi, su savaşçısı gibiydi. Elinde yalnızca su tabancası eksikti bana kalırsa. Bazen ona gücümün yetmediği için sinirlendiğimi fark edip omuzlarından aşağıya bastırıp onu boğmama müsaade ediyordu.  İki kocaman çocuktuk ve mutluyduk. ** BÖLÜM SONU.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD