Lütfen yorumlarınızı belirtmeyi unutmayın, iyi okumalar!
BÖLÜM ŞARKISI: Dinle Beni Bi' - Yüzyezeyken Konuşuruz
**
Yiğit Uygar Palaslı’nın işaret ve yüzük parmağının ucunu boynumda gezdirdi. Tenimin altında onun temasıyla boynumdaki iki damarım şiddetle atıyordu. Bir anda sarsan keşif gezintisini durdurdu, aradığı artık elinin altındaymış gibiydi.
Aşk damarı.
O damarın yerini öğrendiğin zaman aşkın gelip seni yakaladığını bilirdin.
O ipince damarın teninin altında zihnine, aklına ve kalbine sarmaşık gibi sardığında kurtulamayacağını bilirdin.
Aşk damarı yalnızca bir kez tutardı.
Başını biraz daha bana doğru çevirdiğinde burnu yanağıma sürttü. Dudaklarım tıraşlanmış sakallı çenesini teğet geçti.
Yanağıma sürtünmeye devam eden sivri burnundan sert soluklarının tenimi kavuruşuyla baş başaydım.
Oturduğum yerde düşmemek için tutunma ihtiyacı hissederek elim Yiğit’in dizini yakaladı. Tırnaklarımı dizinin üstüne geçirerek asılmıştım. Bu öyle bir histi ki, oturduğum yerde düşeceğim korkusu salıyordu.
Yanağımın kenarına pamuktan hafif kokulu bir öpücük bıraktı. Kavurucuydu, yakıcıydı, yabancısıydım bu sevişlerin, öpüşlerin…
Ben hissettiklerimle zihnimin huzurlu köşelerine savrulurken boynumdaki eli yüzüme çıktı ve bu kez başımı iki eliyle tuttu, fevri bakışlarıyla, “Bu yangın bitmez Alara, o yüzden hemen şimdi uygulama marş!” diyerek bizi harekete geçti.
Bu yangın bitmezdi.
Kabına sığmayan ani ve fevri hallerine çatacak gibi baktım, “Bağcı söndürmeye niye çalışmıyor? Denesin.”
Dilini hafif aralıklı ağzının içinde döndürdü, tansiyonum bu beş saniyeyle çıkmıştı, alnımı kaşıdım, “Yiğit Uyar Palaslı’yı bağcı yaptığın yetmedi mi?”
“Tamam, yetti.” Dedim büyük yutkunarak.
Midemden ses geldiğinde çenesinin sağını kaşıyarak güldü, “Karnın acıkmasa yetmezdi.” Neşeyle göz kırptım.
Arabadan indiğim gibi ayak bastığım yerin neresi olduğunu anlamaya çalıştım. Bir köyün tepesindeydik. Denizin sert esintisini yumuşatan bir havayla Yiğit’in bakışlarında kavruluşum serinletti.
Tepedeki evler taşlardan yapılmıştı, alt katlarında küçük yemek işletmeleri açmıştı. Arsa alanlardaki zeytin ağaçlarının bodurluğundaki kısa gölgelere bazı insanlar oturmuştu ve piknik yapıyordu.
Arabayı kilitleyip yanıma yürürken bana ulaşmasına üç dört adım kala elini uzattı. Tebessüm ederek kemikli ellerinin içine elimi verdim.
Parmakları, elimi çok güçlü bir tutuşla sardı. Parmakları parmaklarımın içine geçtiğinde adımlarımız eşit konuma gelmişti bile.
Taş bir ev çift kanatlı geniş kapısından geçtik, büyük bir avlu vardı, şirin bir havuz vardı, şırıldayarak su akıyordu.
Taş fırının başında hamur açan gencecik iki kızdan birisi koşarak geldi, “Hoş geldin Yiğit abim. Nereye aliyim sizi?” diye sordu, kafasında uçları oyalanmış bir örtü vardı.
Beni meraklı gözlerle süzdüklerinden yerimde zıplayacak kadar mutlulukla elimi salladım, “Kolay gelsin kızlar.” Diyerek iki kıza sımsıcak gülümsedim.
Yiğit yer arayışı içinde gözleri dört dönüyordu avlunun içinde, “Balkon gölge mi?”
Seçici birisiydi, kolay bir şekilde hiçbir şeyi beğendiğine tanık olmamıştım.
Balkonun gölge olduğunu öğrenince onu takip eden adımlarımla manzaranın tadını çıkartıyordum, “Nereye oturalım?” dediğinde o konuyla ilgilenmeyip göğe, sağa sola bakmama gülümsedi. “Sana fark etmez, anlaşıldı.”
Dudaklarımı sağa doğru büzdüm, onun yanında durumu kontrol etme hissi hiç hissetmiyordum. Kendi yaşantımın içerisinde gerektiğinde akıntıya bile ters yüzmeye çalışan o karakterim törpülenmişti.
En köşedeki masaya geçtiğimizde manzarayı kesen hiçbir şey yoktu. Apaçık bir deniz manzarası ve denizi kollarına alan dağ yamaçları gözüküyordu.
Köy kahvaltısı nedir sorusunun cevabı bizim masamıza serilen çeşit peynir ve reçellerdendi. Bakınca ekmek gördüğüm ama yerlisinin ekmek demediği çörekler yeni fırından mis gibi kokuyla çıkmıştı.
Yiğit Uygar Palaslı’nın yerlisi olduğu bu yere ait tüm yöresel tatlar masadaydı.
Tadına vara vara her şeyi yememden memnundu.
“Yemek yenecekse seninle gelinmeli.” Dediğinde ağzıma aldığım katmer lokmasını yutmaya çalışıyordum. Sevimli bakarak elime aldığım diğer yudumu ona uzattığımda kasten parmağımın ucunu ısırarak ağzına almıştı.
“Çok mu yiyorsun diyorsun kısaca?”
“Hayır, yemenin keyfini alıyorum sadece.”
Gözlerimi şüpheyle kıstım, “Benden kalır yanın yok.” Dedim intikamımı sözlerimle alırcasına bir keyifle.
“Sağlam yerim, doyuramazsın.” Derken sol gözünü göz kırptı, karizmasından dağları kıskandıracak kadar kuvvetli yapısı vardı.
Nefesimi tutup, on saniye sonra geri verdiğimde kurumuş dudaklarımı birbirine bastırdım.
“Anladık o kadarını.” Dedim dağılmamış gibi yaparak. “Hep gelir misin Assos’a?”
Uzunca gözlerime baktı, “Üç dört yılda bir.” Dediğinde garipsedim. “Zamanım olmuyor.”
“Olsa?” diye sordum.
“Olsa,” diye tekrar etti. “Burada bile yaşardım.”
“Benimsediğin bir yer olduğu o kadar belli ki. Gözlerinde, vatanına, kendi insanına geri dönmüş bir adamın özlemi duruyor.” Dedim içten bir yorum yaparak.
Başını salladı söylediğim her kelimenin arkasında dururmuş gibi, “Burada farklı bir adamım,” dedi. “Ve o yanım bana huzurlu hissettiriyor, Alara.”
“İstanbul’da tanışmış olsaydık, senden hoşlanmazdım yani?” dedim onunla uğraşmak isteyen bir cesaretle. “Diktatör, kontrolcü, hükmedici birisi mi olacaktı karşımdaki adam?”
Gülmedi, ciddiyetle dinleyip, işaret parmağını kaldırdı, “Tam olarak öyle bir adamla tanışacaktın. Ve bu hoşuna gitmeyecekti.”
Ben Yiğit Uygar Palaslı’nın tanıdığım her yüzünden etkilenebileceğimi hissediyordum ama bunu itiraf edecek cesareti kendimde bulmamıştım.
“Bilemezsin.” Diye iddialaştım.
Başı sağ tarafa hafifçe eğildi, bu fikrini değiştirebileceğim bir konu olmadığını anladım, “Bir sergi için buradayım,” dedi o konuyu atlayarak. “Bakanlıkla çalışıyorum. Yaz turizminin Alaçatı, Bodrum gibi bölgelere kıyasla az popülaritesi olan bir yer seçtim.”
“Senin fikrindi değil mi Assos?”
Manzaraya baktı, “Buradan başka yeri düşünemezdim. Asya’nın ve Türkiye’nin en batısı olan bu yer tam anlamıyla değer görmesi gereken bir yer.”
Gözlerine daha fazla bilgi yakalamak isteyen beklentiyle bakıyordum, “Heyecanlandım, duymamıştım.” diye fısıldadım.
“Duysan da Assos pek senlik bir yer değil.” Dedi alçalan bir sesle. “Gelmezdin.”
“Benlik yerler nerelermiş?”
“Bodrum, Miami, Yunan adaları?” dediğinde gülüyordu. Beni kısa zamanda tanıyabilmişti.
Kabul etmeyerek iki yana başımı salladım, etmesem de gerçekleri söylediğini kabullenmeliydim, “Buradayım ve çok mutluyum.”
“İşte bu yüzden özel davetlimsin,” dediğinde bir davet kartı çıkardı. Bir kalem vardı, bir yere karalayıp bana uzattı. “Gelen konuklar beyaz giyecek ama sen, kırmızı giyecek tek davetlimizsin. Sen o kırmızı elbiseyi giyip elimi tuttuğun zaman, kıskanç bir adam olmayacağım.”
"Kırmızı elbiseyi giyeceğim ama elini tutmayacağım."
"Kırmızı giyip elimi tutmaman gibi bir ihtimal yok."
"Kıskanç bir adamsın işte, kabul etsene. İlkel bir yanın var."
"Gayet rahat bir adamım ben," dedi dudaklarını diklenen bir eminlikle büzerken. "Şayet elimi tutarsan."
Yiğit Uygar Palaslı en kıskanç adam bile olabilirdi ama asla bunu itiraf etmeyecek kadar inat birisiydi.
“Ev sahibinin sözünü dinleyeceğim.” Dedim uysal bir onaylamayla. “Ne zaman?”
“Zararlı çıkmazsın," dediğinde gözlerimi gülerek devirdim ona. "Üç gün sonra.” Diye yanıtladı beni.
“Bu kadar uluslararası önemde olan bir sergiyi bakanlık sana niye verdi? Palaslı şirketinin sergi kısmıyla ilgilendiğini hatırlamıyorum, şirket için neredeyse bu, sokağa para atmakla aynı şey. Masraflı ve getirisi yok.” diye fikir yürüttüm. "Lansman değil, neyin reklamını yapıyorsun Yiğit?"
“Sorun yanlış Alara,” dedi uyararak. “Doğru soru, ben niye bakanlıktan böyle bir serginin sorumluluğunu aldım?”
“Yiğit Uygar Palaslı niye bu sergiyi aldı?”
“Palas, tuğladan, betondan yapılmaz Alara,” diye mırıldandı. “İtibardan yapılır.”
“Şöhret, görkem, ihtişam…” diye ekledim.
“Ben de kendi palasımı inşa ediyorum. En iyi yaptığım şey bu.”
İtibardan palas yapıyordu kendine. Bu itibarın neyine yetmediğini merak ediyordum.
“Size ait sergilenecek eşyalar var mı?”
“Aileme ait tüm servet bu sergi esnasında sergilenecek. Bakanlıklara bağışlanan, hediye edilen şeyler de aynı zamanda getirilecek.”
Serveti sergilemek konusunda cömert bir aileydiler.
Gözlerindeki başarı hırsını gördüğümde, “Ortalık karışacak mı Yiğit Uygar Palaslı?” diye sorma ihtiyacı hissettim.
“Ortalık yangın yerine dönecek Alara Yücesoy,” dediğinde şeytani bir gülüş dudaklarında izi kaldı. “Ve o yangının ortasında durmaktan büyük keyif alacağım.”
O kaybedecek bir adam değildi. Kime, neye haddini bildirip böyle bir işe kalkıştıysa başarısız olmazdı.
“Karşılığında ne alacaksın?”
“Hiçbir şey.” Dedi başı sağdan sola eğilirken. "Belki birkaç tebrik mesajı." küstahtı, tavizsizdi ve bu meseleye fazla kafasına takmıştı. “Sergiden bir sonraki gün, doğum günüm. Kutlarız.”
1 Ağustos.
***