11.BÖLÜM-ZAPT EDİLEMEZ HİSLER

3733 Words
Merhaba, Yorum konusunda lütfen beni yalnız bırakmayın. Düşüncelerinizi benimle paylaşın. Bir cümlelik bir yorumunuz ne kadar yazma motivasyonu verdiğini bilemezsiniz. Ayrıca sosyal medya hesaplarımdan iletişime geçebilirsiniz. Spotify’dan çalma listeleri kısmına ‘Palaslı’ diye aratırsanız, kitabın şarkılarını okurken dinleyebilirsiniz. Görsel koyma kısmına geçersek, bu konuda yakında bir çözüm bulacağım. Bölümleri hızlı atıyorum, yorumlarla desteğinizi esirgemezseniz çok daha hızlı gelebileceğine eminim. İyi okumalar! ** Bölüm Şarkısı: Madalen Duke – Love into a Weapon Sam Tinnesz – Play the Fire ** Kumbara. İçine en değerli anılarla doldurulan kumbara. Çocukluk kumbaramı dışarıya taşana denk güzel anılarla doldurmuştum. Annem, babam iş seyahatine çıktığı gün abimle beni Bodrum’a götürürdü, babamızın yolunu günlerce beklemememiz için gençliğinin son zamanlarındaki o bize huzur veren enerjisiyle her günümüze mutlu olacağımız durumlar yaratırdı. Su parklarından çıkmazdık ve yazlığa döndüğümüzde o yorgunlukla duş almaya her seferinde mızmızlanırdık. Annem bahçenin palmiye ağaçlarının gölgeliğine engel parkurları oluşturur abimle aramızda yarışlar düzenlerdi. Daima abim kazanır ve ben ağlayınca yeni bir yarış düzenler ardından bana yenilirdi ama mutlaka ilk yarışımızı o kazanırdı. Antik tiyatroda sergilenen küçük tiyatro oyunlarını izlemeyi abimle dört gözle beklerdik. Yatağımdan abimin su tabancısı savaşıyla başlattığı sabahlara uyanırdım. O zamanlar, annem ve benim, abim büyüyünce onun uslanacağına dair hiç inancımız yoktu. Uslanmayacak ve sürekli bizimle savaşacak gibiydi. Geceleri bahçeye kurduğumuz oyun çadırında uyuya kalırdık. Ve bir gece babamızın abimle beni öperek yatağa taşımasını hayal ederdik. Babamın bir gecenin köründe yanımıza geleceğini bildiğimizden umutla uyurduk. Yurtdışıyla Türkiye arasında saat farkı ne kadar çok olursa olsun babam, bizi uykuya yatmadan önce aramadan uyumazdık. Geriye kaç günün kaldığını şaşırır ya da oyunbozanlık yaparak babamı ağlaya zırlaya planlanandan erken gelmesine sebep olurduk. Seve seve gelirdi, geldiği gibi seve seve yorgun argın bizi kucaklar yatağımıza o yatırırdı. Babam gelirdi ve ailemizin tamamlanmasıyla okul açılana kadar, yeni bir tatil dönemi başlardı. Her yasağa göz yumulan bir tatil… Şımarıklıklarımız, babamın dizine kıvrılışımız, uyumak istemeyişimiz, istediğimiz kadar dondurma topu almamıza müsaade edilişimiz küçük bir kızın dünyasındaki en değerli zamanlardı. Sıra gençlik kumbaramı değerli anılarla doldurmaya gelmişti. Ailesinin ‘göz bebeği’ bir kız çocuğu olmamalıydım artık. Hayata hazır bir gençtim. İyi bir eğitim almıştım, işimdeki deneyim sürem dört beş yılı geride bırakmıştım… Kafamı yastığa koyar koymaz uyuya kalmıştım. Korku duymuyordum, midem stresle büzüşmüyordu, zihnimi şüpheler sarmıyordu; akışına kapıldığım bir sükûnetin içinde yüzüyordum. Saate göz attığımda altı civarıydı. İki saat uyumuştum ama o uyuduğum süre bana üç günlük bir uykunun verdiği doygunluğu ve dinçliği vermişti. Yiğit Uygar’ı dinleyerek iyi bir uyku çekmiştim. Duşa girmeden önce elime almadığım telefona, koluma yazdığım Yiğit Uygar Palaslı’nın numarasını kaydetmiştim. Sonra abimin on iki cevapsız çağrısını gördüğüm gibi tutuşmuştum. On iki kez arayan bir abi, deyim yerindeyse ağzımıza sıçmak için arardı. Abimi iki kez çaldırdığımda paldır küldür bir şekilde aramamı açtı, sert aldığı nefesin hışırtısı kulağıma geldi, “Günaydın!” diye cıvıldadım. “Benim sözüm ne zamandır hiç sayılıyor?” sesi ağır ve çatallıydı, sanırım ayılmaya çalışıyordu. “Saat kaç?” diye sordu. “Altıyı on geçiyor.” “Alara, karga bokunu yemeden kalkmışsın, yat uyu, kalkınca alacağım hesabını.” Şimdiden hesabımı verip kenara çekilsem uyku sersemi haliyle, bana o şeytani aklını yoramazdı, “Dün akşam yemek yiyip dağıldık. Yol yorgunluğuyla erkenden uyumuşum abi.” İçi uyuduğuna yemin edebilirdim, “O telefon bir dahakine tek çaldırmamla açılacak.” Diye pazarlık etti. “Of abi!” diye baygın bir sesle itiraz ettim. “Tamam.” Moral bozucu abimin alacağı olsundu. İbiza’ya gittiği günü ona dar edecektim. Cıvıl cıvıl hava beni gevşetiyordu, farklı cinsten kuşların şen şakrak ötmesi ve odamdaki balkondan çarşaf gibi görünen denizin üstüne güneş ışığının vurmasıyla pırlanta gibi parlaması ruhumu besliyordu. “Alara kapat abicim.” Dediğinde sesi uzaklaştı, kapatmaya tenezzül bile etmeden bir yerlere telefonunu fırlatmıştı. Başımdan bir belayı savmıştım. Beş altı saatliğine en azından. Yiğit’le kahvaltı edene kadar bana yeterdi. Koskoca adamın karşısında abisine hesap veren kadın olmak istemiyordum. Üstelik yirmi yedi yaşındayken. Duştan sonra hafif uçları kıvrılmış bal rengi tonundaki saçlarıma yasemin kokan krem sürerek nemlendirdim, ardından cildime hafif gül rengi pembesi tonlarında allık sürdüm, tenimin açık oluşundan patlak renkler kullanmıyordum. Böylesi renkler doğal duruyordu, yüzümdeki keskin ifadeleri yumuşatıyordu. Dün akşamın aksine dudaklarıma renk vermedim, renksiz bir dudak nemlendiricisiyle geçiştirdim. Anneme benzetilen sık kirpiklerimi yalnızca kıvırdım. Suya dayanaklı bir rimelli tek kat kirpiklerime rimelledim. Güneşin altında zarif ama rahat parçalar seçtim. Bikini üstü, oversize bir keten gömlek ve beyaz kumaştan bir şort. Denizi gördüğüm anda balıklama atlayacağımı bildiğimden, ipli ve koyu mavi bir bikini üstümü giydim. Koyu bir maviydi. Üçgen kesim modelinde olduğundan, göğüs oluklarım epey belirginleşmişti. Tek olduğumdan bikinin iplerini bağlarken zorluk yaşamıştım ama şimdilik gevşememişti. İlerleyen zamanlarda gevşerse çözümünü bulabilirdim. O sırada saatin yediye yaklaştığını fark ettiğim gibi balkona koştum, Yiğit Uygar Palaslı henüz gelmemişti. Gelse bile beni ilk günden bekleyecek, dakik birisi olduğumu bilmesine gerek yoktu. Hazırlanmamın son kısmı aksesuarlarımı takmaktı, babamın aldığı kısa İtalyan zincirli kolyenin ucunda, yuvasında duran minik bir serçeye benzettiğim kuş vardı. Hediyesini verirken ‘Kolyenin ucundaki sevgi kuşuymuş,’ derken beni o kuş yerine koyduğuna kuşkum yoktu. ‘Sevgisiz yuvasında kalamazmış.’ Babamın ‘sevgi kuşu’ bendim. Sevgiyle yuvada tuttuğu biricik kızıydım. Bu kolye şans kolyemdi, şansa ihtiyacım olduğu hissettiğim günler takar ve işler yolunda gittiğini kabul edene denk çıkarmazdım. Bugüne denk bu altı yıllık kolye hiç kopmamıştı. Bir erkeğe yükseldiğim ve bu yüzden şansa ihtiyacım olması sebebiyle ilk kez takıyordum. Çoğunlukla kritik bir iş günü esnasında takardım. Tekrardan balkona koştuğumda saat 7’yi çeyrek geçiyordu. Yiğit Uygar Palaslı’yı petrol mavisi GT spor bir arabanın kaputuna yaslanmıştı. Elinde İsveç çakısına benzer bir şeyler tutuyordu ve ahşap kalemin ucunu sivrilttiğini gördüm. İşini ciddiye alarak yapıyordu ve fazla odaklıydı. Kaşları çatıktı, açık mavi kollarını katladığı ince dokulu gömlek giymişti, gömleğinin üç dört düşmesi açıktı ve göğsünün kaslarından dolayı kabarıklığı ortadaydı. İstemsiz bir içgüdüyle ellerimi yasladığım tırabzanı kıracak güçte sıktım. Hava estirince yarıya kadar açık gömleğinin kaslarının en ufak hareketinde aktifleşmesiyle belirginleşen bir seyir zevki yüksek manzara sunuyordu. Ulu orta hem de… Kalemin talaşını başının hafifçe eğerek üflediğinde gözlerimi ondan ayıramadım. Yalnızca elinde ustalıkla tuttuğu çakının bir kalemi sivriltmesini dahi hayranlıkla izledim. Dün geceki şık saatini çıkartıp damarlarının bir maviden yol çizdiği bileğine ince zincir bileklik takmıştı. Neyi neden yapacağını bilecek kadar onu tanımıyordum ama ufacık bir hareketinin sebebine meraklıydım. Dünya yansa benim merak ettiğim tek konu, Yiğit’in elindeki kalemi neden sivrilttiği olurdu. Aldığım her solukta ona dair bir şey öğrenmek için yanıp tutuşuyordum. Üst kattan, “Yiğit?” diye seslendim. “Günaydın.” Sesimi duymasıyla bakışlarımı bulması saniyelikti, “Aşağı inmen için babandan izin mi almam gerekiyor?” diye ukalalık yaptı. “Sana da günaydın güzelim.” Elindeki kalem ve çakıyla selam verdi. Onun ukalalıklarını başımdan savabiliyordum. Balkondan onunla konuşmaya devam edip biraz sabrını test edip canını sıksam fena olmazdı. Aklım fikrim tek onun yokuşlarımı nasıl tırmandırabileceğimdi. Dirseklerimi “Tek babam olsa işin kolaydı sevgili Palaslı,” dedim dudaklarımda davetkara dönük bir sıcaklık vardı. “Abim var benim, alır boyunun ölçüsünü.” Bakışlarındaki delilik kalbimi deliyordu, “Kaçırırım seni.” Dedi kendinden emin tavırla. “Öyle kolay değil,” dedim göz devirerek. “Müsaade ettiğimi hatırlamıyorum.” “Güzelim,” dedi alaşağı edeceği bir bakışla. “Nazını çekmezsem adam değilim.” Bakışlarım beklemediğim bu tavrıyla ona kitlenip kaldı. “Ama abin konusunu siktir edeceğim bir süreliğine. Onu konuşuruz.” Benim nazımı çekerdi ama abimin kıskançlığı konusunda söz veremiyordu. Bu ne yapacağını bilmeyen haline kadınsı bir sesle kıkırdadım. Tav olmaya çok yakınken bakmalara doyamadığım o boyuna posuna bakmayı, kendime vazgeçirdim, “Sen beni kaçıramazsın,” diye peşin peşin söyledim. “Ama ben seni kaçırırım. Geliyorum bekle.” İşaret parmağımı salladım ona doğru. Yiğit, “Hadi aşağı in de kaçır,” diye cevapladı beni sıkılgan bir boyun eğişiyle. “Bu koca adam seni beklemekten ağaç olacak, elini çabuk tut Alara Yücesoy.” “Koca adamsın!” diye isyan ettim. “Sabırsızlanma, bekle iki dakika.” Dudağının kenarına baş parmağını sürttürdü, kaşları aşağıya doğru düşüktü, “Beni test etmek için odada sallanıyorsun bence.” Diye kurnazlığını ortaya döktü. “Girme o işlere.” “Sabırsızlanma,” diye uzata uzata bağırdım. “Geliyorum seni kaçırmaya.” Çocuksu o neşeme kızacağını düşündüğüm anda gülümsemeye devam ediyordu. “İki dakikan var,” dedi. “Bir saniye geçirtme, gelir alırım.” “Üç dakika.” Diye pazarlık yaptım. Yiğit, elini kaldırıp konuyu kapattı, “O güzel ağzınla kendinle vakit kaybettirme. İki dakika.” Bazı konularda bitirici davranarak tavizsiz yanaşıyordu. “Gelir atarım omzuma.” Aşağıda sigara molasına çıkan güvenlikçi adam, ‘kaçırma’ fikrini duyunca, kafasını yukarı kaldırıp bir bana bir Yiğit’e baktı. Sorumluluğundan kaynaklı bir tereddütte düşmüştü. Güvenlikçi abiye el salladım usulca, “Biraz nazlanıyorum abi, fena mı yani?” diye dudaklarımı büzdüm. Gözleriyle beni kastederek, “Duydun, nazlanıyormuş.” Dedi Yiğit. Olduğumuz durumdan epey eğleniyordu. “Geriye çok az zamanın kaldı, dur orada sen, çıkacağım birazdan.” Ağzım şok içerisinde açıldı, süre tutuyordu. Kalbimdeki sevgi kuşları güneşli bir sabahta sabırsızlıkla kanat çırpıp şakıyordular. Balkondan, bir adamla oynaştığımı abim duysa kalp krizi geçebilirdi. Odadan çıkmadan önce açık bir kumsal terliği ve hasırdan plaj çantamı omzuma geçirip son bir ayna kontrolü yaptım. Kapıdan çıktıktan sonra heyecandan parfüm sıkmayı atladığımı hatırlayıp geri döndüm. Asansörü beklemeden koşar adımlarla merdivenleri indim. Bedeni arabaya yaslı, freni olmayan adımlarımla Yiğit’e çarptığımda çakıyı tuttuğu sol elini benden uzaklaştırarak sağ koluyla belimi sardı. Yiğit, “Hop,” diyerek beni belimden yakaladığında, “Tuttum seni.” Ona çarpmamak için ellerimi hava kaldırmıştım ve avuçlarımın içleri göğsüne çarpmıştı. Yanaklarım utançtan ölesiye kızardığında soluklarım boğazıma tıkanıp beni ufacık öksürtmüştü, “İyi misin?” dedi birkaç saniye sonra endişelenmeye başlayacak sesle. Sırt kemiklerimin arasına çıkan eli okşayıcıydı. Birkaç kez daha öksürdüğümde gözlerim büyüdü, zar zor, “İyiyim.” Dedim o sırada, yutkunurken dudaklarım tekrardan aralandı, ağzımı kapatamıyordum. Sebebi şaşkınlıktan mı yoksa öksürmekten mi bilmiyordum. “Sevindim.” Aralı kalmış dudaklarıma gözleri değdi ve değdiği anda dolu dizgin bir soluk alarak başını sol tarafına çevirdi. Çok yakından o taze, temiz kokumu aldığından zapt edilemez bakmıştı ama iradesine imrenmiştim çünkü ben onu çarptığım anda kokusunu ciğerlerime bir nefeste çekmiştim. Henüz kalbime yakınlaşamaz gibiydi, henüz dokunması yasak gibiydi. Nemli dudaklarımı içeri doğru bastırarak ezdim, “Günaydın demiş miydim?” aklım buhar olup uçmuştu. Kirpiklerime takılmış saç tutamını yanağıma doğru çekti, “Sen günaydın demeyi atlar mısın hiç?” diye benimle uğraştı. “Kaçmaz senden o kısımlar.” Yüzümü hemen astığımda gülmeden duramadı, “Uğraşma benimle.” Diye omuz silktim, ellerimi üstünden çekmiştim. İki adım geriye çekildim, “Plaja mı gidiyoruz?” diye sordu üstüme bakarken. “Mayolar giyilmiş.” Ufak bir rahatsızlık tınısı kulağımda vızıldamıyor değildi. “Bikini.” Diye düzelttim. “Ne türden bir…” küfredeceği sırada sustu. “Geldiğim neredeyse iki gün oluyor ben denizin kokusu alabildim sadece.” Başımı sağa uslu bir tavırla eğdim. “Yok mu şöyle dibi görünen tertemiz bir kumsalınız?” “İstemediğin kadar çok.” Dediğinde ayaklandı ve sürücü koltuğuna adımladı. Arkasından, “Kahvaltıdan sonra gelmek istemezsen ben giderim.” Diye açıkladım. “Bu şekilde emrivaki olmasın.” Arabaya binmemi işaret etti, kontrolcü yanını dizginleyemiyordu, “Beni büyük bir dertten kurtardın.” dedi kapıyı çekip açarken. Devamını söylemeden arabaya bindi. Meraklı ve koşar adımlarla kolumun altına düşen çantayı elime alarak arabaya bindim. “Ne derdiymiş o, bana da söyle.” “Söylemem, ütülersin kafamı,” dedi hilebaz bir gülüşle. “Asla.” Kafasını iki yana sallayıp emniyet kemerini taktı. “Peki.” Dedim gizli bir küskünle. Ağzımı yormayacak ve yalnızca Yiğit’i köşeye sıkıştıran oturuşumla itiraf ettirecektim. Hiçbir şey yapmama gerek kalmayacaktı. “Yeme beni. Sen benim başımın etini yemeden kolay teslim olmazsın.” İnanılmazdı çünkü beni bir geceyle az çok tanımıştı. “Çünkü açım.” Diye yalanladım. Arabayı çalıştırıp yumuşak bir kalkış yaptığında emniyet kemerimi takmadığımdan uyarı sesi durmadan ötüyordu. Kollarımı rahatça birbirine bağlayıp kılımı kıpırdatmadım. Sürdüğü esnada kaçamak bakışlarla birkaç dakika emniyet kemerimi takmamı veya konuşmamı bekledi, “Açsın diye öylece duracak mısın?” “Evet.” Dedim ‘ne sandın’ iması bulunduran bir tavırla. Uzun yolda kullanılan bu spor arabanın koltuğunda biraz aşağılara kayıyordum. “Açsın diye kemerde bağlanmıyor anladığım kadarıyla?” “Doğru anlamışsın.” Israrla öten o uyarı sesine uyuz oluyordu, sinirle güldü, “Alara,” dedi seslenerek. “Hadi ama güzelim, tak şu kemeri. Sabah sabah beynim sikildi.” Kemeri yavaşça kendime çektiğim anda, rahatlayan bir sesle nefes verdi, “Takarım,” dedim, tam yuvaya tokayı sokacağım sırada, “Söylersen.” Diye pazarlık ettim. Gözlerinin bana bakmadan devirdi, “Başımın etini her halükârda yiyeceksin,” dedi ustalıkla arabanın direksiyon kabiliyetini sergilerken. “En azından söyleyeyim de gönül koymadan ye.” Ellerimi mutlulukla birleştirip çenemin altına koydum, “Başardım.” “Kafamda yeni bir teklifte bulunmanın üretim aşamasındaydım.” “Hm,” dedim uzun uzun. “Seni büyük çileden kurtardım.” “Evet desem kafamı kıracaksın öyle bir hataya kalkışmam.” “Akıllı adamsın.” Dedim tek kelimeyle ona dibim düşerken. “Kalemini de o yüzden mi sivriltiyordun?” arka koltukta ekspertiz defterleri atılmıştı rastgele. “Çileli bir anındı ya hani?” “Hayır,” dedi ‘çile’ diye vurgulamam esnasında. “Kritik anlarda dizginliyor beni.” “Kritik anlar?” diye sordum. “Önemli zamanlarda.” Dedi açıkça. “Ne iş yapıyorsun desem sen benim kafamı ütüler misin? Şirketinizin iş kollarını biliyorum da senin ne yaptığını bilmiyorum.” Başını iki yana keyifle salladı, “Tanışıklığımız yok, doğal.” Dedi anlayışlı. “Mimarım.” Oysa Yiğit, itibarlı bir adamdı. Tereddüt etmeden bildiğim iki şey vardı, ne yaptığı ve kim olduğu bilinirdi. Benim bilmemem dünyanın en saçma komik olayı gibi bir şeydi. “Öğrenmiş oldum.” Dedim memnuniyetle. “Son yıllardaki Palas projelerinizi sen mi restore edip tasarlıyorsun?” Palaslı Şirketler grubunun çalışma sahasına hakimdim. O şirkete girebilmek için okul birincisi olmam gerektiğinde, tek motivasyonum Palaslı şirketinde staj yapmazsam başarılı olamayacağım düşüncesiydi. Yiğit’e bunların hiçbirisinden bahsetmedim. “Büyük işleri ben alıyorum. Gerisini mimarlık ofisine bırakmak daha akılcı bir yöntem oluyor. Ekip başarısına denilecek söz yok zaten, gözüm arkada kalmadan yürütebiliyoruz işleri. Stajyerler de taptaze bir kan oluyor ekip adına.” “Ekibin başında durmuyor musun?” “Durmaz mıyım, duruyorum.” Dedi sağ dudağının üstü kasılıp gevşedi. “Diğer türlü işler aksar.” “Yürümez de sen ona. Alçakgönüllü davrandığını farkındayım.” “Huyum değildir aslında.” Gülerken gözle gözüken o kibri bana zararsız geldi, gözünü yoldan ayırarak gülüşüme daldı, “Huyun kurusun o zaman.” “Şikayetçiyiz benden bakıyorum?” “Haddimize mi?” dedim alaylı bir küçümseme ifadesiyle. Kaşları havalandı, “Alara Yücesoy, ne iş yapar?” dediğinde dikkatle dinlemek için yola bakmaktan her fırsatını bulduğunda bana baktı. O bana, ben yola baktım, “Alara Yücesoy, mühendis.” Dedim sıradan bir sesle. “İşletme mühendisi. Şirkette işleri rayına sokar, girip çıkmadığı departman yoktur, alçakgönüllü davranamayacağı kadar it gibi çalışır. Doğrusu çok iyi para kazandırır.” “Mühendis Hanım,” diye fısıldadı, bu seslenişi hoşuna gitmişti. “İşimin başındayım diyorsun yani?” “Her zaman.” Elimdeki telefonun açılıp kapanan ekranından Melisa’nın cevapsız kalan aramalarını gördüm. Sessizde olduğundan duymamıştım. “Melisa’yı aramam gerekiyor, merak etmiş.” Kafasını salladığında başını dikleştirdi. Melisa ve Hazal konusu geçer geçmez geriliyordu. Melisa aradığım gibi açtı, “Uyanıldı mı?” diye cıvıldamıştı sesi, morali yerindeydi. Soğukluğumu kıracak kadar sıcaktı, “Uyanıldı, oralarda durumlar nasıl?” Kürşat ve Hazal’ın son durumunu merak ediyordum. Gözde, arka taraftan, “Buralar tıkırında Alara kuşum.” Dedi bana sesini duyabilmek için bağırarak. “Totişini kaldırıyorsun, kahvaltıya gidiyoruz kız kıza. Sen, ben, Melisa. Bitirim üçlü.” Melisa, “Gideriz, dur bir dakika, önce şunu sorsana, dün gece Yiğit abiyle ne haltlar yemiş.” telefonun sesi dışarı taşıp taşmadığına emin olamadığım için kızarmış bir yüzle Yiğit’e baktım. Dudakları kalkık adi bir gülüş sergiliyordu. “Olan biten farklı bir şey yok.” Diyerek ‘farklı’ kelimesini vurguladım. “Merakta kalmamanız için aradım, bugün beni salıyorsunuz ve istediğim gibi sürtüyorum. Anlaşıldı mı?” Aralarında gülüştüler. Gözde öyle gözü açıktı ki, “Kızım bak, Yiğit Uygar Palaslı’yla mı, doğru söyle.” Anında olayı aymıştı. “Saklama bizden.” Ketum davranacağımdan korkuyordu. Birkaç saniye bekledim, “Evet.” Dediğimde heyecanla çığlık attılar ve telefonun sesini nasıl kısacağımı şaşırdım. Melisa, sorularını sıralamak için sakinleşti, “Şu an yanında?” diye sordu. “Evet.” “Geceyi birlikte geçirdiniz?” “Yok artık!” Gözde’de, “Yok devenin nalı.” Diyerek benimkine benzer tepki vermişti. “Çatlamak üzereyim kızım,” diye çıldıran bir sesle heyecanını hissettirdi. “Detay detay anlatman gerekiyor.” “İstanbul’a dönünce konuşuruz.” Diyerek kısa kestim. “İşler bizi bekliyor.” “Ne işi arkadaşım ya,” diye beni tersledi. “Tatilin ikinci günündeyiz, gözünü seveyim ne İstanbul’u Alara, yarın toplanıyoruz.” “Hayır,” diye reddettim. Yiğit olmasaydı açık kelimelerle uzun cümleler kurar Melisa’ya kırgınlığımı yüzüne vururdum ama sessiz kaldım. “Yaptığınız tatil planının suyu dün çıktı ve konu o zaman kapandı. Dönerim dönmem, bana kalmış bir şey. Bu yüzden bizi bir araya getirme planlarınızı kafanızdan silip benim Hazal’ı görme ihtimalimin olmadığı mekanları tercih ederseniz iyi yaparsanız.” Melisa, “Alara, bizi bi dinle.” Diye itiraz edecekken onu susturdum. “Onunla altı yüz metre içerisindeki mesafede bile denize girmek istemiyorum, ısrarın tadını kaçırdığınızı nasıl fark etmediğinizi anlayamıyorum ya. Döndüğümü söyleyin ve konu kapansın, sen de kiraladığınız o evde kal, çünkü ben dönebilirim, ikimiz de güzel bir tatil yaptıktan sonra İstanbul’da görüşelim.” Çocukluğumun bir parçası olan arkadaşım sessiz kaldığında kırıcı ama yerinde konuştuğumu biliyordum. “İstediğin gibi olsun. Döndüğümüzde çözeceğiz ama değil mi?” “Arkadaşlığımızı kaybetmekten korkmasam olanlardan sonra yapıcı davranmazdım Melisa. Biz her zaman çözeriz. Yalnızca onu görmek istemiyorum, senden tek isteğim de bu zaten.” Melisa, “Tamam.” Dedi içi rahatlamış bir huzurla. “Kaldığımız yerden uzaklara çıkartmayacağım Hazal’ı. Yakınlarda eğlenir, yer içeriz. Abinde bir şeyden çakmaz, ararsa seni ele vermem.” “Teşekkür ederim. Kendinize iyi bakın.” Kızgınlık veya kırgınlıkla hareket etmemeye gayret gösterdim. Yiğit, konuşmamızın sonlanacağını anladığında, “Selamımı iletebilirsin.” Dedi çarpık bir gülümseyişle. Az da olsa tehdit mi barındırıyordu bu selam iletme mevzusu bilmiyordum. “Söyle söyle.” Israrcı olduğundan uzanıp ağzını elimle kapattım. Avcumun içine kordan dudakları değiyordu, tüylerim diken diken olmuştu. Telefonu kulağımdan hafifçe indirerek, “Şşş.” Dedim küçük bir çocuğun yaramazlığını dizginlemek ister gibi bir yumuşaklıkla. “Dönüşümüzü bekliyorum hedefi on ikiden vuran taş kalpli arkadaşım.” Hem vurmuş hem vurulmuş olabilir miydim? İhtimal dahilindeydi. “Seviyorum sizi.” Dedim telefonun hoparlörüne sesli bir öpücük atıp aramayı sonlandırarak. “Söyleseydin ya selamımı,” dedi Hazal konusunu asla kaleye almayan bir tavırla. İnsanları mum etmek konusunda fantezisi var mıydı? “Ulaşması gereken kişiye ulaşırdı.” Dudaklarındaki o şeytani ifade, Hazal’a karşıydı. “Hazal konusu beni ilgilendirmiyor ama Melisa en yakın arkadaşım.” Gayet açık olan bir uyarıydı söylediklerim. Arkadaşlarım, ailem ve işim konusunda çok hassas çizgilerim vardı ve hiç kimse o çizgileri silemezdi. Başını ciddiye alan bir onaylamayla bir kez eğip kaldırdı, “Onunla bir derdim yok.” Sesi sert ve katıydı. “Bu sevindirici bir haber benim için.” Diyerek kesip attım. “Yaklaştık mı?” karnımı tuttum. “Birkaç dakikaya varacağız.” Direksiyonu dakikalar öncesinden daha sıkı tuttu. “Aramıza kimseyi sokma Alara.” Diye kesin bir kuralını bildirerek beni uyardı. “Melisa ve o zirzop, mayınlı tarla.” Zirzopun kim olduğunu düşünürken Kürşat’ın olabileceğini tahmin ettim. Hazal’a yakın kim varsa, onun için mayınlı tarlaydı ve oralarda çok fazla dolanmamamı söylüyordu. “Melisa, kötü birisi değil.” “Bundan bahsetmiyorum.” Dedi devam etmeme müsaade etmezken. “Hazal, Melisa’nın yakınında dolandıkça bize faydası olmayacak. Kız kardeşim bir şeytana bile pabucunu ters giydirecek kadar kurnazdır. Herkesi kendi oyununda vurur ve kaybettiğini bile sonucunda görürsün.” Çehresini bana bir anlığına çevirdi, “Dikkat et, Alara.” Zarar görmemi istemiyordu. Herkesi kendi oyununda vurur ve kaybettiğini bile sonucunda görürsün. Kaybettiğini bile kaybedene kadar anlayamadığımız bir oyun kurardı Hazal. Tüm iyiler ve kötüler o oyunun içine düşerdik. Hazal Atılgan onu son gördüğüm beş yıl önceye göre büyümüştü ve şeytanlığı güç kazanıyordu. “Bilmediğimi sanıyorsun.” Diye ağzımın içinden fısıldadım. “Bu konuyu bir daha açmayalım.” Başıyla son derece hak verdi bana, “Ne zaman açsak tadımız kalmıyor.” Diyerek onayladı. “Gel buraya, o güzel yüzünde güller solmaya başladı.” dediğinde kolu hafif havaya kalkmıştı. Sol eliyle direksiyona yön veriyordu. Beni sağ kolunun altına ruhumu okşayan bakışlarıyla çağırıyordu. Koltuğun en uç kısmına yanaşarak başımı sağ kolunun altından geçirdim, kolu sırtıma yerini buldu, yanağımı omzuna tedirgin, ürkek ve yerini öğrenmeye çalışan bir kuş kadar hafiflikle yerleştirdim. Gözlerimi usulca kapattım, iç geçirdim yüksek sesle, sırtımda duran eli beni kendi bedenine sımsıkı bastırdı, “Yiğit Uygar Palaslı, solan yaz çiçeğini yeşertmek sana kaldı.” Diye onun kollarında huzur aradım. Yaz çiçeği. “Yaz çiçeği yeşermesi için doğru toprağı bulduysa.” dediğinde dudaklarımdaki silik ama huzurlu o gülümse uzun bir süre kaldı. “Eksiksiz bir kahvaltı sofrası ziyafeti ardından suya hop diye atlama…” keyifle iç çektim bir kez daha. “Tuzun saçlarımda, yüzümde kalması ve yıkanmak. Kapanış.” “Kapanışı erken yaptın. Günün ortasından kapanış mı yapılır?” dedi uyanık sesle çünkü benimle günü bitirmek için sağlam bir fırsat yakalamıştı. “Senin için mahzenden şarap çıkardım,” diye mırıldandı. “Bagajda.” “Buranın bağından kesilen üzümlerle mi?” meraklı gözlerle omzundaki başımı yukarı kaldırmıştım. “Bağ bizim, üzüm bizim.” Dedi teklifini kabul etmem için beni heveslendirmeye çalışıyordu. Arabanın hafif aralan camından saçlarıma değen esintiler, saçlarımı dağıtmıştı, birkaç tutam ince saç, burnumu kaşındırmıştı, “Yedi koldan etrafımı kuşattın.” Dedim yanağımı omzuna sürterek. “Şarap sıcakta bozulmasın.” Arabayı durduğunda başını bana doğru çevirdi, “Yoksa üzümlere yazık mı olacak?” dedi benimle oyun oynayan bir soruyla. Başımı indirip omzundan başımı çeksem beni bir korkak bilecekti. Dudaklarımız arasından sızan soluklarımız birbirimizin yüzünü sıcak bir sıcaklıkla vuruyordu. Dudaklarına usulca baktım, “Hem bağcıya,” dedim sesimin varlığını unutarak. “Hem üzümlere.” Kokusu ciğerlerime afyon gibi bir etkiyle süzülüyordu. Bakışları çakılı kalmıştı yüzümde, “Bağcıyı azat et, Alara.” Dediğinde dudaklarımdan gözlerini ayıramıyordu. “Bağcıyı azat et yoksa,” diye sert bir soluk çekerken yutkundu. “Erken.” Başka bir kelimeye nefesini tüketmedi. “Gel sen bağcıyı azat et.” İkna etmeye başarılı yaramaz hırçın bakışlarıyla. Başımı iki yana reddeden bakışlarla sallarken aramızda ulaşılması gereken mesafelerin tamamı aşılmıştı. “Etmem.” Dedim inatla. Alara Yücesoy’u bir bakışta yerle bir edebilecek bir adamdı fakat o yaramaz hırçınlığını benim uslanmaz hırçınlığımla çarpıştırmaktan zevk alıyordu. Kaşları aşağı doğru çatıldı, “Senin amacın üzüm yemek değil,” dedi kalbimi sıkıştıran o kuvvetli ses tonuyla. “Bağcıya eziyet etmek.” Benim amacım üzüm yemek değil, Yiğit Uygar Palaslı’ya eziyet etmekti. “Bağcı razı, ben razı.” Dedim uysal bir serçe gibi bakışlarla. “Sana ne oluyor?” Yiğit Uygar Palaslı alışık hissetmediği bir duygusal yenilgiye başını salladı, “Doğru, şikâyetimiz yok.” Dediğinde gözleri kısıldı. “Bağcı,” diye düzeltti. “Bağcının şikâyeti yok.”  Yaz çiçeği yeşeriyor, bir bağcının şikâyeti olmayan kalbinde.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD