YORUM YAPMAYI LÜTFEN ATLAMAYIN!
Bölüm Şarkıları: Sezen Aksu – Kalbim Ege’de Kaldı
Duman – Bu Aşk Beni Yorar
**
Can sıkan tesadüfler.
Hazal Atılgan, Yiğit Uygar Palaslı’nın kardeşiydi. Parçalanmış bir ailenin tek çocuğu diye bildiğimiz Yiğit Erdal Atılgan’ın toz kondurmadığı kızı, staj yapmak için okul birinciliğini kovalayıp girebildiğimiz Palaslı Şirketler grubunun sahiplerinden birisinin kız kardeşi çıkmıştı.
Bu tesadüfler, bir fanusunun içinde sıkıştığımı ve dışarıya çıkamadığımı hissettirmişti. Assos diye çıkıp geldiğim bu yerde bile Hazal’ın hayatıma olan yapışkanlığı bitmemişti.
Üstelik bakışmalara doyamadığım çünkü etkilenmenin zirvesini yaşadığım adamla birinci dereceden kan bağı vardı.
Staj sırasında uğradığım haksızlığın hiçbir yaptırımının olmasının sebebini yıllar geçtikten sonra böyle bir durumunun içine düştüğümde anlayabilmiştim.
Yiğit veya şirkettekilerden bir başkası, Hazal’a yaptırım uygulayamazdı. Uygulamamıştı da.
Ben bu ailenin parçalanmışlığıyla mücadele edemezdim, çünkü ben parçalanmışlığa hiç tanık olmamıştım.
Peki, bunlar tesadüf mü yoksa bana, o sıralar tercih gelmeyen ama seçimlerimin sonucu olan bir şey miydi?
Hızlı değişen duygularımla, “Ne yaparsan yap.” Diye öfkemi kustum.
Gitmeye kalkıştığımda önüme çıkmadı.
Yalnızdık. Ben önde, o arkamda yürüdü.
Yalnız değilsek bile tek gördüğüm Yiğit Uygar Palaslı’ydı. Aklımda tek o vardı.
Sakin görün Alara. Yalnız kalmanız kalbini ağzında attırmıyormuş gibi davran.
Nabzımı hızlandıran şeyin kendisi olduğunu hissedecekti. Hayır, hissetmemeliydi.
Beni tek kelime etmeden takip etmesi kalbimi deli gibi çaptırıyordu. Soğukkanlı kal Alara.
Adımlarım kapıya doğru gittiğinde, sırtımın arkasında az bir mesafeyle attığım adımları takip etti. Gidişime karşı sessiz kalması içime sığmayan bir öfkeyle doldurdu.
Önüme geçip gitmek gibi bir derdi yoktu, ne yanımdan ne önümden yürüdü.
Yiğit Uygar Palaslı, beni yanına alamadığı gibi arkasında da bırakamıyordu. Birtakım tercihler, vakti gelmese bile yine de yapılmalıydı.
Bazen doğru bir zamanı beklerken yapılan tercih, ortada bir tercih yapılacak durumun kalmamasına sebep olurdu.
Heyecanımı suç aletiymiş gibi bir kaygıyla örtbas etmeye çalıştım.
Duraksayıp başımı omzumdan arkama doğru döndürdüğümde, “Takip mi ediyorsun beni?” diye bağırmış bulundum. Yutkunarak genzimi sesli bir şekilde temizledim, sesime ayar vermem gerektiğini düşündüm.
Şimdi de fazla kayıtsız kalmıştım.
Karmakarışıktım.
Kafamın içinde bin bir soru vardı ve hiçbirisini ona sormama müsaade etmeyeceğini farkındaydım. Hazal’la ilgili hiçbir soruya tavizi yoktu.
Bir abinin, kız kardeşine ne sebeple tahammülü kalmazdı?
Başı düşünceli bir halde hafif aşağıdaydı, “Yoluma gidiyorum Alara.” Bir daha konuşmaya cesaret ettirmeyecek denli kesip atar bir tavırdaydı. “Restoranın bir tane çıkış kapısı var.”
“Yalnızca sorduk.” Dedim onun aksiliğine daha aksi bir tavırla karşılık vererek. “Kibarlık nedir bilmiyorsun.”
Kuytu gözlerinde yolunda gitmeyen, içime doğru huzursuzluk aktıran bir aksilik vardı.
“Bana sapık muamelesi çekerken kibarlık mı yapayım istersin?”
“İtiraz ediyorum,” diyerek durdum, vücudumu tamamen ona döndürüp yavaşça gözlerine tırmandım. “Öyle bir düşüncem yoktu.”
Ona inanmak istiyordum.
Bir yabancının gözlerine soğuk ya da sıcak bir uzaklıkla ve tanınmamışlıkla bakılırdı. Niye ona böyle bakamıyordum?
Yiğit’e bakarken eskiden tanımak değildi hissettiğim veya herkesin bahsettiği o ruhlarımız tanışıktı önceden naraları değildi.
Aramızdaki uzaklığın boşluklarını bir göz bağıyla doldurabilmiştim. Birkaç dakika o kahveye dönük ela gözlerinde kalsam orada bana ait bir yerin var olduğunu seziyordum.
Gözlerinde bana ait bir yer vardı.
“Her neyse,” dedi kesin sözünü söylemekten çekinmeden. “Eğer sapık olduğumu düşünmeye son vereceksen, valeye söyleyeyim taksi çağırsınlar.” Sağını solunu kolaçan etti.
“Kibarlık edip beni bırakmayı niye teklif etmiyorsun?”
Onunla alay ettiğimi düşünüyormuş gibi alt dudağını hoyratça ısırarak güldü. Ellerini deri siyah kayışlı kemerinin üstüne yasladı, “Ne istediğine karar ver Alara.”
“Ne isteyip ne istemediğime karışma.”
Uzaktan gördüğü valeyi elinle çağırdı. Bir eli hala belindeydi ve tavizsiz bir tavırla dolgun alt dudağını ıslattı. “Arada bir yerlerdesin.”
Karmakarışıklığımdan hoşlanmamıştı.
“Alara Hanım’a bir taksi çağırın.” Dedi, beni yolcu etmek için hevesli değildi ama bunu yapmasının doğru olduğunu düşüyordu.
Kapıda duran valeye benzer delikanlı bir çocuk, “Tabii efendim.” Demişti. Ne olurdu yani, taksi gelmez buralara deseydin.
“O zaman git.” Dedim küçük bir restleşmeye girerek. “Bekleme buralarda.” Gökyüzüne baktım başımı kaldırarak. “Beni yani,” diye düzelttim. “Bekleme.”
Batırabildiğin kadar batır Alara.
“Gitmiyorum.” Tek bir kelimeyle bile baskınlığını koruyordu. “Buradayım.” Dedi üstüne basa basa.
“Git dedim.”
Söylediklerimi dinlerken ısmarlama sivri bir gülümseme vardı dudaklarında, gerçek hisleri asabiyetti ama üstünü örten bir yüz ifadesiyle benimle zıtlaşıyordu, “İşime karışma.”
Gözleriyle çok açık ve net bir ifadeyle, ‘kendi işine bak’ dermiş gibi bakmıştı.
Gözlerimi hınç içinde kıstım, “Kibarlık edip beni bırakmayı bile teklif etmezken niye kibarlık edip taksiyi bekliyorsun?” derken mantıklı konuşmadığıma emindim. “Sen ne istediğine karar ver.”
İki üç kelimelik sohbetimizi kırarak, “Taktın anasını satayım kibarlığa.” Dedi zalimce bir gülüşle. “Ayrıca seni beklediğimi nereden çıkardın?”
“Sinirlerimi bozma benim. Yüzünde dağılmayan yerleri ben dağıtırım ona göre.” Derken hırçındım. “Soruma doğru dürüst cevap ver.”
Göz ucuyla bana bakıp tekrar valeye seslendi, “Hanımefendinin taksisini çağırdınız değil mi?” diye sordu. “Biraz hırçın, sorun çıkarmasın.”
“Beş dakikaya burada olur.”
“Kolay gelsin.” Dedi mesafeli bir şekilde Yiğit.
Beni insanlara ‘hırçın’ diye tanıtırken ağzım şaşkınlıkla aralandı, “Yumruk yumruğa kavga eden ben miydim?” burnunun dibine kadar girerek, sinirle işaret parmağımı ona yönelttim, “Sendin!” Diyerek yüksek sesli bir fısıldadım.
Parmağım sıkı göğsüne değiyordu, bakışları aşağı inerek elime baktı. Cesaretimi takdir eden bir tavrı vardı, gözlerinde anlam veremediğim bir parıltıyla beni izliyordu, bu bakışlar, bu tavır dinmeye çalışan öfkeme yardımcı olmuyordu.
Bir aracın farları yüzlerimizi aniden yansıyarak aydınlattı.
Yiğit, taşlı otoparka taksi yanaştığını gördüğünde işaret parmağımı koskocaman avcunun arasına sardı, onun çektiği yere gelmek için herhangi bir adım atmaya yeltenmediğimi görünce gözleriyle yürümemi komut verdi.
“Duvara mı konuşuyorum ben?” diye isyan ederek bağırdım.
Olduğum yerden bir adım atmadım.
Ne yapmak istediğini anlamadan onun beni sürüklediği yere gitmeyecektim.
Kemikli ve biçimli gibi parmakları beni daha kuvvetli gittiği yere çekmek için avcumun içine kapattığım parmaklarımın arasına sızdı. Gevşek değil, sımsıkı tutuyordu.
Gevşek tuttuğunda elimi çekeceğimi tahmin ediyordu.
Elimi tutmuştu. Bu olayın gerçekten yaşanıp yaşanmadığını sorgulayarak tekrar ve tekrar ellerimize baktım. Gerçekti, elimi tutuyordu. Onun serçe parmağı bile benim avcum içine zor sığacak kadar büyüktü.
Alelade bir durum yüzünden mi tutuyordu yoksa tutmak için mi böyle bir durum yaratmıştı?
Hangi rüzgâr nereden esmişti de Yiğit Uygar Palaslı elimi tutuyordu bilmiyordum.
“Duvara konuştuğunu düşünüyorsan bir nebze iyi durumdasın,” dedi. “Ben egoyla konuştuğumu düşünüyorum, ölümcül vaka.” Umutsuz bir bakış attı.
Yol dar geçişli olduğundan ben arkasında kalmıştım, “Ego mu?”
Yüzüme bakmayıp yürüdüğü yola bakarken, “Ego.” Dedi ağzının ucuyla.
Histerik bir şekilde sesle güldüm. Kendimi ondan uzak tutmaya çalışmamı ego diye yorumlamıştı.
‘Problem sandığın gibi değil, yazın yaşananlara fazla anlam yüklenmeyeceğini çünkü yaşanıp biteceğini düşünen arkadaşlarım ve senin, benim boyumu aştığını söyleyen kıskançlıktan ölen bir kız kardeşin var.’ Diyesim geldi ama kendimi durdurdum.
Sustum.
Adımlarımız yavaştı, taksiye giden yolun uzaması ikimizin de işine geliyordu.
Beni bırakacak olması içimi burktu. Taksici abi vazgeçip gitse dünyalar kesinlikle benim olurdu.
Yiğit, elimi bırakmadan taksinin arka kapısını açtı, bir adım geri çekilip arabaya binmemi bekledi. Bir eli arabanın tavanındaydı, diğer kolu açık kapıya uzanmıştı. Ayrılmak, bırakıp gitmek istemiyordum.
Gözlerinin içine baktım, ısrar yoktu, komut yoktu, kontrol yoktu. Seçimi bana bırakmıştı.
“Sen nasıl gideceksin?” diye sordum. “Kimseyi gelmesi için aramadın.” Bakışlarını pahalı duran yarış motoruna dikti. “Onunla mı?” dedim gözlerim kocaman açılırken.
Başını tek bir kez olumlu anlamda salladı. Bir yerden kırıktı, bir yerden hasar vermiştim Yiğit’e. “Bin hadi.”
Arkaya kaldırıp kalçamı hafifçe içeri doğru kaydırdım, “Kendine dikkat et.” Diye fısıldadım, cevapsız bırakıp kapımı kapattı.
Sürücü koltuğunun yanındaki ön cama gelip uzun boyundan dolayı epey kafasını aşağı eğdi, “Dayı,” dedi sertçe. “Sen beni tanırsın?”
Taksici abi, “Tanırım tabii oğlum, Nergis ebenin torunusun sen.” Dedi, Yiğit Uygar buranın insanıydı.
Sanırım Nergis ebe, büyükannesi oluyordu.
“Çok yaşa.” Diyerek taksici abiyi kısa süren bir gülümsemeyle kutladı. “Bu kızı istediği yere bıraktıktan sonra telefon et bana.” İki üç kâğıt para verdi.
“Hanım kızımız yabancısı mı buraların?” Yiğit kafasını sallayarak o geçilmesi zor sınırlarını yumuşatmadı. “Senin aklın kalmasın oğlum, gözüm gibi bakarım.”
“Hayırlı işler.” Dedi Yiğit, bu küçük tatil beldesinden birisi gibi. İnsanlarına, yabancılık çektiği bir yer değildi Assos.
Buralıydı. Buranın insanıydı.
Kimseye karşı ufacık bir yumuşaklığını görmemiştim. İnanılmaz katıydı ama kimle konuşursa konuşsun içten bir yerden konuşuyordu.
Arabadan uzaklaşıp cebinden bir anahtar çıkardı. Gece mavisi motorun ön lambaları yanıp söndü. Taksiyi kullanan abi o sırada arabayı geriye doğru sürerek taşlık yoldan çıkarttı.
Yiğit’i son görüş açımda deri bir siyah motorcu ceketini giyerken gördüm. Cekete sağ kolunu sokmak üzereydi ve yüzündeki ifadesizlik can yakıcıydı. Vücut hatları ve omuzlarındaki kaslı duruş belirginleşmişti.
Yollarımızın kesişmezse bu onu son görüşüm olacaktı. Aynı çevrenin insanları da olsak, onların şirkette aylarca staj bile yapsam yüz yüze gelmemiştik.
Üç gün sonra, yaşanmayan ama yaşanabilecek olan şeyler aklıma gelecekti arada sırada ve göğüs kafesim dar gelecekti.
İhtimaller, canımı yakacaktı.
“Ben sizden bir şey rica edeceğim.” Dedim çekinmeyen bir halde. Öne doğru eğildim. “Yiğit’in numarasını alabilir miyim?”
Az nüfuslu bir yerde yaşamanın büyük nimetleriydi bunlar.
İmalı bir gülümsemeyle, telefonunu arkaya doğru uzattı, “Bir faydamız dokunsun.” Diyerek baş salladı. “Buyur kızım.”
“Teşekkür ederim.” Diyerek telefonu elimde tutup çantamdan çıkardığım kalemi kolumun iç tarafına numarasını yazdım. Ellerim fazlasıyla terliyordu.
“Nereye bırakayım seni kızım?”
Kaldığım yerin ismini söylediğimden birkaç dakika sonra kapkaranlık dağlık bir yol üzerinden gitmeye başladık.
Arabanın camını açtım. İçgüdüsel veya sezgilerime kulak vererek davranamazdım. Nefes aldım verdim. Aldım, verdim.
Gözlerimi kapatsam bana çok yakından bakışı canlanıyordu, gözlerimi açsam sesi kulağıma doluyordu. Kaçamıyordum, hissettiklerimden saklanamıyordum.
Arabanın tavanı bana alçak ve dar geldiğinde duramayacağımı anladım. Göğüs kafesim kalbim dışarı taşacakmış gibi inip kalkıyordu.
Pişman olacaksam da Yiğit’e kollarımı açarak pişman olmak istiyordum.
“Abi, sağa çeker misin?” diye anlık gelen bir kararla inmeye karar verdim. “İnmek istiyorum.”
“Geri dönelim mi? Dağın başı burası.”
“Sorun olmaz.” Diyerek araba durur durmaz indim.
Gidiyor olduğumuz yolun tersine yöne koşmaya başladım. Bir kumardı; ona dönmek ve onu orada bulmak fakat elimden gelen son şeyi yaptığımı hissedip bu mesele aklımı kurcalamayı bırakacaktı.
Nefes nefeseydim. Saçlarım yüzüme dağılmıştı, aldırmadan gelişigüzel yüzüme dökülen kısa saç tutamlarımı geriye çektim.
Aradan en az on dakika geçmişti, Yiğit’in o süre zarfında oradan gitmiş olması yüksek ihtimaldi.
Koşmaktan yorulduğumdan adımlarımı yavaşlattım, gecenin yüksek neminden alnıma biriken su damlacıklarını elimin tersiyle sildim.
Patikayı dönmekte olan tek farın yüksek parlaklıkta beyaz ışığını suratıma vurdu. Gecenin karanlığına alışan gözlerimi kısarak korudum. Yiğit’in motoruna bayağı benzediğinden kendimi yolun kenarına atma ihtiyacı hissetmedim.
Sağ bacağını yere koydu, fren ve gaz kollarından ellerini çekerek ileriye doğru eğik duruşunu dikleştirdi. Motorun üstündeyken bu yarış canavarına fazlasıyla hâkim bir görünüşü vardı.
Kafasına taktığı kaskı çıkartır çıkartmaz, bir girdabın ortasındaymış gibi birbirimize varla yok arası gülümsedik, kaskını arkasına koyup ellerini “Baş belası mısın sen?” dedi söylediğinin aksine yaptığımdan hoşlanan bir tınıyla.
Gözleriyle gülmüştü bana. Başını öne eğerek ceketinin fermuarını yavaşça aşağıya indirdi, dudaklarında silik bir tebessüm asılıydı.
“Bana bela demek yakışmıyor ağzına.” Dedim ukala bir tavırla. “Yolun burası mıydı senin?” yola baktım. Ceketini omuzlarından geriye doğru çekerek çıkarttı.
Motordan inip önümde durmuştu bile.
Ceketi arkamdan geçirerek “Hayır,” dedi. “Yolum burası değildi.”
Benim için geri dönmüştü.
“E niye buradasın?” ceketi arkamda tutup kollarımı ceketin içine geçirmemi bekledi. Birbirimizi sorgulamadan akışına bırakmak en doğrusunun bu olduğunu hissettiriyordu.
“Dayı, arayıp indiğini söyledi.” Dediğinde sağa eğik çehresinde kaşları anlık çatıldı.
Ceketin içinde kaybolduğumu düşünürken kollarımı aşağıya doğru salladım, “Uçar üstümden bu benim.” Derken fermuarı çeneme kadar usulca çekti.
Çenemi yukarı kaldırdığımda fermuarın ucunu bırakmadı, “Uçmaz.” Dedi kendinden çok emin bir tınıyla. Gerekeni yapacakmış gibi bir güven veriyordu.
İçim kıpır kıpır bir heyecan hissediyordum; karnımda karıncalanan bir histi.
Dört tekerlekli dağ motoruna binmek dışında motorlu bir taşıta binmemiştim.
Motorun önünde kendime inanamayarak bekliyordum. Bir adamın peşine takılmak, pek benlik bir hareket değildi, üstelik birkaç dakika sonra yarış motoruna binip can güvenliğimi bir adama emanet edecektim.
Motor kasasından ikinci kaskı çıkarmak için benim arka tarafıma doğru eğildi, “İstanbul’da motor kullanıyor musun?” diye sordum.
O sırada kaskı çıkartıp, ters tutuyordu, “Canım sıkkın oldukça.”
Yiğit’i takım elbiseli haliyle yarış motorunu kullanırken hayal ettim, o hıza tutkun kişiliği beni de ona tutkun ediyordu.
“Stres topun yani?”
Sağ dudağının kenarında belli belirsiz bir gülümsemenin ardından göz kırptı, “Aynen öyle.” Derken bakışları bedenimde uslu durmayan bir çocuk gibi oyalanıyordu.
Yiğit Uygar Palaslı, uslanmazdı.
Benimle dolaysızca ayak üstünde etkilemeye çalışıyordu. Gözlerimdeki o heyecanlı parıltıları saklamadım.
Ve Alara Yücesoy, ben de uslanmazdım.
Önüme geçti, “Takalım kaskını.” Dedi gitmeye hazırlığı bittiğinde. Deri koltuğun üstüne bıraktığı kaskını başımdan geçirmek için kaldırdı.
Motora parmaklarımı sürttüm, “Ben bu canavardan korkarım.” diyerek yutkundum. “Hız yapacak mısın?” yavaşça başını salladı.
“Üstündeyken ne kadar hız yaptığımı anlamayacaksın.” Merhamet edecek gibi bir tavrı yoktu.
Gözlerimi kıstım, “İyi,” dedim sağ omuzumu umursamaz bir şekilde silkerek. “Korkmuyorum zaten.” Duruşum korkusuzdu.
Söylediklerim hoşuma gitti, “Korkman gereken bir durum yok.”
Dudaklarımı öne doğru büzdüm, “Sen yine de korkmuyorum diye çok hızlı gitme.” Yiğit, kahkaha atmamak için zor dayandı.
Kaskın kayışlarını daraltıp gevşetti, “Saçlarını toparlayalım.” Diyerek efendi bir şekilde yaklaştı.
Kaskı yükselttiğinde başımı hafifçe eğdim, saçlarım salıktı, yüzümün önüne doğru düşen kısa saç tutamlarını teker teker geriye çekti. Saç tutamlarımdan birkaç parmaklarının arasına dolanmıştı.
Sağ eli saçlarımın içine bütünüyle karıştığında gözlerinin içine bakma ihtiyacı hissettim, saçlarımı çok ciddi alan bir tavırla yukarıda tutmaya çalışıyordu.
Saçlarıma karışan ellerinin tadını alarak işini hallediyor olmasıyla içime karışan huzur ve güvenin yüzüme vuran uysal rüzgarlar kadar sakinleştiriyordu. Upuzun kemikli parmaklarını saçlarımdan özenle çekti.
Bir serçe gibiydim, masumiyetle Yiğit’i izliyordum ve onun şefkatiyle etrafım kuşanmıştı.
Tam onda, kalbimde yanmaya başlayan bir volkan dağı keşfettim.
Kafamdan aşağı geçen kaskı sağa sola hafifçe konumlandırdı, gözlerime bakarak, “İyi mi?” derken kaskı doğru taktığına emin olmak istediğinden, başımı salladım.
Çenemin altındaki kayışı eli hızlı bir alışmışlıkla sıktı. Kendi kaskını takmadan son bir kez daha benim kaskımı birkaç saniyeyle kontrol etti.
Yiğit Uygar, “Bu canavarın üzerine çıkmaya hazırsın.” Dedi kask camının arkasından gelen boğuk sesle. Kaskının camı açıktı; gözlerinin elasının koyuluğu çoğalmıştı.
Birkaç parça tutam saçı şakaklarına sıkışmıştı. Nefes kesici bir dayanılmaz çekiciliği vardı.
Elini uzattığında hiç düşünmeden tutmuştum, el bileğinden güç alarak sımsıkı sıktım ve motorun arka koltuğuna oturdum.
“Düşmeyim diye tutacaksın beni.” Dedim direkt onunla anlaşmak isteyen bir acemilikle. Dudak kenarları yukarı kalktığını fark ettim, kaskın içinde yüzünü görebilmem zorlaşıyordu.
Hafifçe dizlerini kırdı, ayak bileğimden tutup koymam gereken ayak desteklerine koydu. “Anladım ben, işimiz var seninle.”
Kaskıma güvenerek hafifçe onun kaskına vurduğumda metalik bir çarpışma ses gelmişti, güçlü elleriyle beni yakaladı, “Beni sinirlendiriyorsun.”
Benimle uğraşmak hoşuna gitmeye başlamıştı, “Geçer.” dedi ukala ama şakacı bir tavırla. “Kafamı mı kıracaksın?” diyerek soru dolu gözlerle kaskımı tutmaya devam etti. Kaskı, kaskıma yaslandı. “Senden beklerim orası ayrı.”
“Yeterince dövüştün.” Dedim alayla. “Bugünlük bu kadar.”
Elbisemin uçlarının rüzgarla uçuşmasıyla hafif utangaç bir tavırla aşağı çektim. Bacaklarıma bakmadan önüme geçti.
Motoru çalıştırıp kaskının camını kapattı, başı sol omzuna doğru döndüğünde, “Tutacak mısın artık?” diye sordu.
Parmaklarım gerginlikle titreyerek belini hafifçe tuttu. “Azarlama beni!” diye bağırdım beni duyması için. “Tuttum.”
“Alara!” diye seslendi. “Seni ben tutarsam, motoru kim kullanacak?”
Duymamazlıktan geldim, “Ne diyorsun? Duymuyorum.” Derken amacım neydi bilmiyorum. Onu delirtmek de benim hoşuma gidiyordu.
“Süründür ulan beni!” diye isyan ettiğini çok uzaktan fısıltı gibi duymuştum ama duymuştum.
Ellerini motorun kollarından sertçe çekti. “Güzelim,” dedi büyük bir dayanma gücüyle. Kuvvetli ellerini belinin gerisine getirdi, “Sımsıkı,” diye bastırdı. “Sımsıkı diyorum.”
Ellerimin üstünde tuttuğu elleri büyük bir güçle parmaklarımı kavradı. Varla yok arası kuvvette tuttuğum ellerimi sıkı karın kaslarını dokunmadan hissedebileceğim yere çok hızlı bastırdı.
Kollarım bedenine sarınırken, kaskım omuzlarına dayandı, “Niye? Gerekli mi?” diye nazlandım, isyan ederek biraz geri çekilmek istediğimde karnının üstündeki ellerimi bırakmadı. “Gidemeyeceğiz galiba.”
Nazlandığımın farkındaydı ve sabırlıydı, “Birleştir ellerini.” Dedi emir vererek. “Gerekli mi orasını karıştırma ama şu an zorunlu.”
Sanırım Yiğit Uygar Palaslı ona sarılmam için inceden inceye uygun bir zaman ve ortam yaratıyordu.
“Zorundayım yani?” dedim tatlı bir sesle.
“Evet.” Dedi çok net şekilde belirterek.
Göremediğini bildiğimden rahatça gülümsedim, ellerimi sımsıkı karnında birleştirdim, “Zorunluluktan.” Diye belirttim.
Avcumun altından hissettiğim karın kaslarına baskı uyguladım. Ona dokunmak içimde keşfettiğim volkan dağlarını birer birer arttırıyordu.
“Eminim,” diyerek sürdürdü. “Aksi takdirde düşersin.”
“Düşmem, tutarsın.”
“Tutmam.” Diye benimle iddialaştı.
“Tutarsın.”
“Ne söylediysem o.” Gaz koluna yüklendiğinde motordan çıkan yüksek iniltiyi duydum, ürkmem gereken bu sese Yiğit’e sokularak korkmamı düşündürtecek korkularımın tamamı dindi ve son buldu.
“Tutmazsın.” Dedim ama ‘tutacağına’ emindim.
“Hazır mısın?” Ayaklarımı içe doğru daha fazla yaklaştırdım böylelikle Yiğit’in üst bacaklarına çıplak dizlerim temastaydı. “Korkarsan dürt, sesini duyamam.” Diye uyardı.
“Korkmam.”
Motor yerden tozu toprağı kaldırtacak güçteydi, Yiğit Uygar Palaslı bir süre tertemiz inleyen motorun gürültüsünü dinledi. Benim için anlamı olmayacak bu yarış motoru, onun sığınaydı.
Hızlı bir kalkışla hareketlendiğinde gözlerimi yumdum, kalbim dehşet bir heyecanla çarpıyordu, gözlerimi kapatırsam korkmayacak gibi hissetmiştim.
Gecenin karanlığında yüreğimin de soğuktan ve korkudan tir tir titredi, bedenimi Yiğit Uygar’a daha sıkı kenetledim.
“Korkuyorsun.” Diye bağırdı ormanın ortasındaki patika bir yoldan gidiyorduk ve sesi kaskın içinden çok çıkmamıştı ama duymuştum. “Yaklaş bana.”
Giydiği gömleğin kumaşını avuçlarımda buruşturdum, avuçlarımın içi aksiyon alan bedenimin sıcaklığıyla terliyordu.
Dijital gösterge panelinden hızına baktım, gözlerim yüzüme çarparak esen sert rüzgârdan yaşlanmıştı. Bulanık bir görüşle yüz elli kilometre hızla gidiyordu.
Büyük bir hayret içerisinde, “Korkuyor musun?” dedim, bile isteye onu yanlış anlamıştım. “Korkma, ben buradayım.” Diye seslendim nefes nefese. Hissettiğim adrenalin dozunu çoktan aşmıştı.
Kaskın içinden duyduğum alaylı gülüşüyle
Bu hızda bir motorla gitmek benim için biraz hızlıydı. Gözümü korkutan bu şeye cesaretle yaklaşmam beni iyi hissettiriyordu.
Yiğit’in hızı yükseldikçe, rüzgârın şiddeti artıyordu ve etrafımızdan geçen her şeyi geride bırakışımız saniyeyi almıyordu. İnanılmaz hızlı ama dehşet iyi bir hakimiyetle sürüyordu.
Şehrin merkezine inerken keskin bir viraja yaklaşınca, Yiğit hafifçe sola doğru eğilmişti. Onun sürücülüğüne güvenmeye başladığımda viraja döndüğümüz sırada en ufak bir kaygım yoktu.
Avcunun içi bildiği gibi sokaklardan birisi butik otelimin önüne çıktı. Ayağını yere koyup motoru susturur susturmaz, kasktan kurtuldum.
Yiğit’in yaptığı hızla birlikte yediğim sert rüzgarlar epey bir üşütmüştü beni. Kollarımı birbirine bağladım ama ceketi vermem gerektiğini düşündüğümden fermuarını tutarak aşağı indirdim.
O sırada kaskını çıkartıp dağılan ve özgürlüğe saçılan saçlarını düzelten Yiğit, fermuarın üzerindeki elimi yakaladı. Hızlı refleksleri vardı.
“Kalsın.”
Aşağıya bakan başımı hafifçe yükselttim, “İhtiyacın olur.” Diyerek ceketin bir kolunu omzumdan çıkartmaya yeltendim.
“Olmaz.” Dedi emin bir tınıyla. “Kalsın.”
“Yarın buralardaysan,” dediğim anda.
“Buralardayım.” Diye yanıtladı beni.
“Yarın bir ara veririm o zaman. Gerçi birkaç saat sonra hava aydınlanacak.”
Şakaklarına düşen saçlarla ilk gördüğüm andakinden daha doğal bir Yiğit Uygar’la karşı karşıyaydım.
Gecenin sonundaydık.
“Bir ara verme,” dediğinde gözlerimi kıstım. Çehresi sağa eğildi, eli ensesine değdi ve çekildi, vereceğim tepkiden korkmuyordu ama bir fikri ortaya atıp atmamaktan şüpheliydi, “Kahvaltı?” diye söyledi sonunda.
Gökyüzüne kafamı kaldırdım, “Bir an hiç demeyeceksin sandım,” diye fısıldadım içime konuşarak. Yüzünde muzip bir sert ifade vardı. “Kahvaltı?” dedim düşünerek. “Ben çok erken kalkarım ve kalktığım gibi kahvaltı yaparım. Açlığa dayanamıyorum.” Onu zorlayacak iyi bir pazarlık yapacaktım.
Sorun çıkartacağımı tahmin ettiğinden, hazırlıklı olan yüz ifadesi hiç bozulmadı, “Sorun yok. Yalnızca seni almam gereken saati söyle.”
Tüm yokuşlarımı çıkmaya çok hazırdı.
“Yedi, iyi mi?”
“Yedi.” Dedi uygun bularak. “Anlaştık.”
Dudaklarımın kenarları yukarı kıvrıldı, “Güne benimle başlamak umarım hoşuna gider Yiğit Uygar Palaslı.”
Kaçmazsa iyi, diye düşündüm.
Gözlerinde duran ulaşılmaz o tavır, “Güne beraber başlamak?” dedi olası şeyleri düşündüğüne emindim. “Göreceğiz.”
“Şüphelerin var yani?” diye asabileştiğim an, dişlerini gördüğüm karizmatik bir şekilde güldü.
Kalbimin yerinden oynayacak hızlı atışları, zihnimin içinde tek çatlağı olmayan korunaklı duvarları yerle bir ediyordu.
İçimde çığlık atan tek sezgim, nefesim bitene denk Yiğit Uygar Palaslı’ya koşmaktı. Olur da koştuğumda ona ulaşabilirsem onu kaybetmemekti.
Elini uzattığında tuttum, gücünü kullanarak motordan kalkmamı sağladı, “Şüphem yok,” dedi. “Aksiyon almaktan yanayım.” Parlak ela gözleri, kelimelerinin dürüstlüğüyle parlıyordu.
Göğsüm göğsüne çarptı usulca. Hızımı isteyerek alamamıştım. Yakınında kaldığımda çekilmedim.
Omzumun arkasına bakarak hotelin kapısına göz attım, “Gidiyorum o zaman,” diye Yiğit’e haber verdim.
“Gitmeden,” dedi göz bebekleri çok hareketliydi. Yüzümün her noktasında gezinirken nefeslerimizi tüketir misali uslanmazdı. “Dönüşün ne zamana?”
Kanıma bir şırıngayla ayaklarımı yerden kesen bir heyecan veriyordu sanki ve bunu tek bir yaramaz bakışıyla başarabiliyordu.
“İşler yolunda gitmezse hemen.”
Senin için kalacağım demenin bir başka yolunu bulmuştum.
“Hangi işler onlar?” diye sordu arsız bir bakışla.
Dudaklarına cesaretten kopmayan bakışlarımı gezdirdim, “Bu işler.” Diye fısıldadım.
Kulağıma yakınlaştı, bir sır verecek kadar eğilmişti ama rahatsız olabileceğimi düşündüğünden aramıza güvenli bir mesafe bırakmıştı.
Yiğit Uygar, dudaklarını nemlendirişindeki o tatlı ve ateşimi yükselten hışırtısının ardından, “Her şey yolunda gidecek.” Dedi, koşulsuz ve şartsız inandım çünkü kalbime çöken duyguların altında azap çekmek istemiyordum. “İşler yani, bahsettiğin işler.”
Hafif bir sesle güldüm, “Öyle mi?” dedim oyunbozan bir tavırla.
Ciddi bir ifade takındı, “Bu işte beraberiz o zaman.” diyerek elini uzattı.
Kendime zaman vermeden elini çok güçlü bir şekilde sıktım, “Beraberiz.”
Yiğit Uygar Palaslı’yla belirsiz olmayan ama beklenmedik her şeye kucak açmıştım.
Gözlerine çakılmış o ne istediğini bilen tavırla, “Şimdi iyi bir uyku çekiyorsun,” diye görevlerimi sıraladı. “Uyandıktan sonra beraberiz.”
Beraberiz.