Narve Hancı :)
Gözlerimi açmak için çok zorladım ama olmadı. Birkaç kez zorladıktan sonra açabildim. Gene boğazımda bir yanma hissi ve kolumda serum vardı. Hızlıca ayağı kalktım ama Harun abi izin vermedi.
Harun abi;
"Kalkma otur saatlerdir baygın yatıyorsun dinlen biraz daha" deyip geri yatırmaya çalıştı.
"Harun abi bırak abime gidicem" dedim. Biraz duraksadı sonra kalkmama yardım etti. Tekrardan morga indik. Bu sefer içeride sadece abim vardı.
Yanına adımladım. Başını okşayıp öptüm ve;
"Abim. Cesurum. Sende mi beni bıraktın. Ben napıcam siz olmadan" dedim.
Bir saat sonra anca çıkabildim morgtan.
İki gün sonra...
Dakikalardır aynı yazıyla bakışıyorum.
HANCI AİLESİ.
Saatler içerisinde kaybettiğim ailemin yattığı yerdeyim. Buna nasıl alışırım naparım bilmiyorum. Mezarlık evim olucak bunu şimdiden hissediyorum.
Annemi babamı canımdan çok sevdiğim ikiz kardeşlerimi ve abimi burda bu soğukta toprağın altında bırakıp nasıl sıcacık evde yatıp kalkarım.
1 ay sonra...
Cenaze kalabalığı hala vardı. Babam ve annem o kadar merhametli ve saygı değer insanlarmış ki aşiret dışında ülkenin dört bir yanından tanımadığım bir sürü insanlar ve işadamları geldi. Hala da gelenler var. Hatta İstanbul'dan bir çiftin geldiğini ve ısrarla beni görmek istediğini de söyledi ama umursamadım.
Bu süreçte Hülya abla ve Ezgi olmasaydı ne yapardım bilmiyorum.
Bir aydır kendi odamda uyumadım. Günün çoğunu misafirlere ayırdım ve günün sonunda kendimi anne babamın yatak odasına attım. Kendi odamda uyumak istemedim.
Babam bana hep güçlü ve direkli olmam gerektiğini söylerdi. Bende öyle yapmaya çalışıyorum. Onları kaybetmeme rağmen dışarıya çöktüğümü yansıtmamaya çalışıyorum. Başarabiliyor muyum orası kocaman bir soru işareti.
Gece geç saatlere kadar ağlayıp durdum hep. Ezgi sürekli bana destek oldu. Çok kahrımı çekti bu süreçte.
Gene babamın kazağını ellerime alıp koklaya koklaya uyumaya çalıştım ama olmadı. Gözyaşlarıma hakim olamadım ve ağladım. Kapının tıklama sesine irkildim. Ezgi;
"Güzelim müsait misin gelebilir miyim içeri?" dedi.
"Gel" dedim. İçeri girdiği gibi yanıma geldi.
"Yapma böyle güzelim eziyet etme kendine. Bir aydır perişan oldun. Bu böyle olmaz hadi gel çık kendi odana geç. Bu odayı artık temizlememiz lazım"
Hayır bunu asla yapmamalılar. Burda anne ve babam vardı. Asla onlarla alâkalı bir çöpü bile atamam.
"Hayır Ezgi asla yapmayın hâlâ bir yerlerde annemin saç telleri babamın parmak izleri var. Lütfen asla kimse bu odayı temizlemesin hatta havalandırmayın da asla pencereler açılmasın annemin mis kokusu kalsın içerde"
"Güzelim bak yapma böyle ölenle ölünmez. Onları bende çok seviyorum. Biliyorsun babam yok ve ben bu evde hizmetçinin kızıyım ama bir gün bile bana bu gözle bakmadılar. Senle aynı okulda aynı imkanlarda okudum. Baban belki yeri geldi beni senden daha çok sevdi. Cesur abi seni koruduğu gibi beni de korudu. Onlar senin için ne kadar özel ve önemli iseler benim içinde öyle ama yapacak bir şey yok. Lütfen yapma böyle hadi gel odana gidelim" deyip ellerimden tutup kaldırdı ve istemesemde odama götürdü.
Annemin yaptığı gibi başımı dizine koydum ve saçlarımı okşaya okşaya uyuttu beni.
Sabah ağır bir baş ağrımasıyla uyandım. Gece boyu ağladığım için başım fena ağrıyordu. Yatakta doğrulunca ayaklarımın altında babamın kazağını gördüm. Aklıma gelenle direk annemle babamın odasına fırladım. Korktuğum başıma geldi. Tüm oda temizlenmiş ve pencereler açıktı.
Annemin mis kokusu gitmişti. İçeriden sadece temizlik malzemelerinin kokusu geliyordu. Gözyaşlarım hazırda beklemiş gibi yanağıma düştü.
Hemen ikizlerin odasına baktım orasıda temizlenmişti. Sadece abimin odası temizlenmemiş olsun diye dua ederek abimin odasına gittim. Çok şükür ki burası hala temizlenmemişti.
Abimin odasının kapısını çektiğim gibi kilitledim ve anahtarı cebime attım. En azından abimin mis kokusu kalsın. O ferah deniz kokusu...
Hızla merdivenlere yöneldim. Hülya abla kahvaltı hazırlıyordu. Beni görünce yanıma geldi ve;
"Günaydın. Hadi gel kızım kahvaltıya bir şeyler ye. Kursağından yemek niyetine bir şey girmedi haftalardır" dedi ve ellerimi tutup masaya doğru götürdü.
Kahvaltı faslı beni zorla yedirtmeleriyle geçti resmen. Yiyemiyorum dememe rağmen küçük çocuk besler gibi zorla ağzıma tıkıştırdılar.
Masadan kalktım ve odama gitmiş gibi yapıp abimin odasına gittim. Kapıyı hızlıca açtım ve içeriye geçip kapıyı üstüme kilitledim. En azından şimdilik abimin odası temizlenmesin. Zaten yedek anahtarda abimin komodininin içinde. İsterlerse bile açamazlar kapıyı.
Abimin dolabına ilerledim. Kirli sepetinde ceketi vardı. Abim çok titizdi. Kirli sepetine giren kıyafetler hiçbir zaman kirli olmazdı aslında. Ve bir erkek olmasına rağmen kullandığı parfümün kokusu mükemmeldi. Çok ferah iç açan bir kokuydu.
Ceketi koklaya koklaya abimin yatağına geçtim. Yatak da abim kokuyordu. Onun o ferah erkek parfümü hep beni cezbetmişti. Onun zevkleri her zaman mükemmeldi.
Yarım saat sonra dikkatli bir şekilde odadan çıkıp kapıyı tekrar kilitledim ve anahtarı cebime attım.
3 ay sonra...
Artık yanlız kaldığımı biliyorum. Zor oldu alışmam ama alıştım. Sadece bazenleri kendimi tutamadığım oluyor ve soluğu onların yanında alıyorum.
Bu süreçte Ezgi zorla da olsa abimin odasının anahtarını benden almış ve odayı temizlemişti.
"Artık onları bırak ve kendine gel. Feriha ve Ahmet Hancı'nın kızısın sen" deyip azarlamıştı.
Sabah gene zorla yedirtmeli bir kahvaltı faslı yaşadım. Sonra odama geçip üstümü değiştirdim ve mutfağa geçtim. Ezgi'ye gidiceğimi haber verdim. Bende geleyim senle desede inkar ettim. Ailemle yanlız kalmak istiyorum.
Yarım saat sonra iki koruma eşliğinde ailemin yattığı soğuk topraklara gittim.
Eskiden yağmur yağdığında ıslak toprak kokusunu içime çekmek için saatlerce dışarıda dururdum. Çıplak ayakla basardım toprağa. Ama artık o toprak o kadar da hoş görünmüyor gözüme. Çünkü artık o toprak benim için ailemi benden alan bir KATİL...
Annemin yanına gittim ilk. Gözyaşlarımı tutamadım her zamanki gibi. Başucuna geçip;
"Feriha sultan bana akıl ver nolur aklımı kaybedicem. Ben siz olmadan yapamam. Birkaç aydır ev buz gibi. Ne ikizlerin koşuşturması ne abimin bana sataşması ne senin ve babamın sesi. Hiçbir şey yok. Sizin kokunuz da gitti. Duvarlar buz gibi kokuyo. O ev o kadar sessizliği haketmiyo. Hele ben. Ben sizsiz olmayı hiç haketmiyorum." diyerek ağlamaya devam ettim.
Bir süre sonra bir koruma gelip beni omuzlarımdan tutup kaldırdı ve koluma girdi. O kadar halsizdimki beni arabaya koruma oturttu ve kemerimi bağladı.
Eve gittiğimde Harun abi evdeydi. Harun abi Mehmet amcamın oğlu. Bana saplantılı aşık olması konusunda hiçbir kötülüğünü görmedim. Hatta bu cenaze yoğunluğunda en çok o bizimle ilgilendi.
Yanına yaklaştım ve;
"Hoşgeldin Harun abi" dedim. Tek kaşı havalandı.
"Hoşbulduk neredeydin?"
"Aileme gittim" dedim ve merdivenlere doğru yürüdüm. O da peşimden geldi. Salona geçene kadar sustu. Salona geçince kapıyı kapattı ve karşıma oturdu.
"Daha ne kadar sürecek bu. Kabullen olanları ve devam et hayatına"
"Devam et mi? Ciddi misin sen ya! Ben bir günde ailemden 5 kişiyi kaybettim. Benim bu beş kişi dışında kimim var. Bırakın da acımı yaşayayım" dedim sinirli bir tonda.
"Tamam bak haklısın ama dört ay oldu"dedi.
Gerçekten acının geçmesi için aylar mı geçmesi gerek. Ben ailemi kaybettim ama onlar benden sanki oyuncağımı kaybetmişim gibi davranmamı istiyorlar.
"Sadede gel Harun abi yorgunum uyumam lazım" dedim. Bir an duraksadı. Sanırım söze nasıl gireceğini bilmiyor.
"Millet konuşuyor seni sağda solda"
"Ne?" dedim şaşkın bir tonda.
"Dedikodun yapılıyor sağda solda"
"Ne deniliyormuş peki?"
"Ahmet'in kızı tek kaldı o kadar mirasla nolcak diyorlarmış" dedi. Sinirlerim tepeme çıktı.
"Yani. Onlara ne. Mirastan onlara ne. Nerenin köpekleri oluyor onlar. Arkamdan bu kadar konuşuyorlar. Ne hatlerine"
"Sakin ol Narve. Bende bunu çözmek için geldim buraya zaten"
"Nasıl çözeceksin ki?"
"Evlen benimle Narve. Biliyorsun seni yıllardır seviyorum biliyorum benimde sende bir karşılığım var ama bana açılmaya utanıyorsun. Evlenelim milletin ağzı da kapanır mutlu da oluruz ne diyorsun?" dedi.
Şakaklarıma ağrı girdiğini hissettim. Laf sözün önüne geçerizmiş. Koskoca Şırnak'ta bir beni çekiştirmrdikleri kalmıştı zaten.
"Harun abi derhal evimi terk et!" diye bağırdım.
"Bak bir dinl-" lafının arasına girdim;
"Sus" dedim ve konuşmasına engel olup dışarı attım kendimi. Hızla avluya çıktım. Peşimden geldi ve koluma dokundu.
"Dokunma bana ve çık evimden hemde hemen" diye bağırdım. Sesim yüksek çıktığı için Ezgi ve Hülya abla mutfaktan çıkıp bize doğru geldiler.
Ezgi'ye bakıp;
"Ezgi korumaları çağırır mısın Harun abiyi çıkarsınlar" dedim. Ezgi daha arkasını dönmeden Harun abi;
"Tamam gerek yok çıkıyorum" dedi ve sessizce çıkıp gitti evden. Bahçeye gelen korumalara bakarak;
"Eve giren çıkan herkesten haberim olucak. Ben Ezgi ve Hülya abla dışında kimse kafasına göre girip çıkamaz" diye bağırdım. Koruma başını tamam anlamında sallayıp çıktı. Bende kendimi odama attım. Bir iki dakika sonra Ezgi elinde bir kupa ıhlamur çayı ile girdi içeri. O kupa annemin bana aldığı kupaydı. Yanıma oturdu ve saçlarımı okşadı.
"Sana sarkıyor gene demi?" dedi. Sesim ağlamaklı bir tonda çıktı ve;
"Evet gerizekalı evlenelim diyor ölsem yapmam" dedim. Ezgi bir süre sessiz kaldı ve cebinden bir kağıt sesi geldi. Başımı ona çevirdiğimde cebinden bir mektup çıkardığını gördüm. Mektubu bana uzatıp;
"Bunu babanın çalışma masasını temizlerken buldum. Aslında kendini tamamen toparladığında vericektim ama sanırım şimdi versem daha iyi olur. Çayını soğutma iç ve sakin kafayla düşün. Bir şey olursa ben aşağıdayım" deyip sarıldı ve çıktı.
Ben ise odada elimde mektupla kaldım. Mektubun üstünde ''NARVE'ME" yazıyordu.
Acaba ne bekliyor beni bu mektubun içinde...